Anmak Mı, Anlamak Ve Yaşamak Mı? (2)

Sevgi var, sevileni anlamayı kolaylaştırır. Sevgi var, sevileni anlamayı zorlaştırır, hatta imkansız kılar. Birincisi bedeli ödenmiş sevgidir, ikincisi ise bedeli ödenmemiş, hakkı verilmemiş sevgi. Sevileni anlamayı kolaylaştıran sevgi tanıdıkça artan sevgidir. Bu birbirini tetikler: Sevdikçe tanır, tanıdıkça sever insan.

Keşke, andığımız kadar anlayıp yaşayabilseydik. Allah Rasulü'nü anmalar, eğer anlayıp yaşamaya kapı aralıyorsa anlamlıdır.

Sevgi var, sevileni anlamayı kolaylaştırır. Sevgi var, sevileni anlamayı zorlaştırır, hatta imkansız kılar. Birincisi bedeli ödenmiş sevgidir, ikincisi ise bedeli ödenmemiş, hakkı verilmemiş sevgi. Sevileni anlamayı kolaylaştıran sevgi tanıdıkça artan sevgidir. Bu birbirini tetikler: Sevdikçe tanır, tanıdıkça sever insan.

Allah Rasulü'nün hayatıyla derinden ve yoğun irtibat kuranlar, sümmettedarik olağanüstülüklere itibar etmezler. Buna gerek duymazlar. Çünkü böylesine berrak bir hayat kaynağını keşfedenin, boz bulanık sulara dalmaya ihtiyacı yoktur.

İbn Hazm'ın Cevami'u-Sîra'da söylediği "Onun peygamberliğine başka hiçbir delil olmasa yaşadığı hayat tek başına yeterdi" mealindeki sözü, ne demek istediğimi anlatmaya kafidir. Aynı tavrı, bütün bir ömrünü onun hayatını anlamaya ve anlatmaya vakfeden Muhammed Hamidullah Hoca'da da görüyoruz. Bunu söylemek kolay değildir. Bunu söylemek için bunu fark etmek lazım. Bunu fark etmek için, onu anlamak lazım.

Onu anlamak, Kur'an'ın haber verdiği gibi, "belini neyin ikiye büktüğünü" anlamaktır. İniş üssü onun yüreği olan "ağır ve değerli sözü" (kavlen sakîlen) anlamaktır. Vahyi almaya başladığında Allah Rasulü'nün saçları, belli belirsiz birkaç ak tel dışında simsiyahtı. Fakat 47'sine geldiğinde orantı tersine dönmüştü. Hz. Ebubekir bir keresinde "Saçların (tez) ağardı Ya Rasulallah!" demişti de, o "Saçlarımı Hud, Vakıa, Murselat, Amme yetesaelun ve İze'ş-şemsu kuvvirat sureleri ağarttı" demişti.

Onu anlamak, biraz da onun belini ikiye büken, saçlarını ağartan şeyi anlamaktır.

Onun "insan" diye bir derdi vardı. Bu öyle bir dertti ki, Kur'an onu şöyle uyarmak durumunda kalacaktı: "Mümin olmuyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin!" Benzer bir ifade, Kehf suresinde, farklı bir ibareyle gelecekti: "Demek sen kalkıp eğer onlar bu hitaba inanmazlarsa, onların tepkilerine gücenip kendini helak edeceksin?"

İlahi denetim altındaydı. En ücra yerinden denetleniyordu. Hayatın tüm sıkıntılarıyla, bu ilahi denetim ve gözetim altında baş etmek zorunda olduğunu biliyordu. Taif günü taşlandığında, olanca genişliğine rağmen yeryüzü ona dar gelmişti. Alemlere rahmet olarak gönderilmişti ama, alemler içerisinde Allah'tan başka gidecek bir yeri, sığınacak bir mekanı yoktu. Her gerçek seven gibi onun da sevgisi sınanıyordu. Kan revan içinde döndü, giremediği Mekke'sini uzaktan seyrederken, yanaklarından süzülen yaşlar eşliğinde bir yandan da şu duayı ediyordu:

İlâhî!
Kuvvetimin tükendiğini sana arz ediyorum!
Gücümün azaldığını,
insanların gözünde küçük düştüğümü Sana şikayet ediyorum!
Ey merhametlilerin en merhametlisi!
Sensin ezilmişlerin Rabbi!
Sensin benim Rabbim!
Beni kimlerin eline bıraktın?
Bana gaddarlık yapan yabancıların eline mi?
Yoksa, davamı ipotek altına alan düşmanın eline mi?
Ama, eğer Sen bana gücenmedinse,
kesinlikle bunlara aldırmıyorum,
lakin ihsanın beni rahatlatacaktır!
Senin nuruna sığınırım;
karanlıkları aydınlatan nuruna,
dünya ve ahiretimi aydınlatacak nuruna!
Gelecek gazabın, bana ulaşacak öfkenden,
kaçıp kurtulacak bir sığınak arıyorum.
Sana sığındım, yeter ki razı ol!
Beni bir lahza kendimle baş başa bırakma!
Güç ve kuvvet sendendir, yalnız senden!

Hicret gecesi Sevr'in eteğinde beklemedi, kulun gücünün bittiği yer olan zirvesine çıktı. Ve orada söyledi "Ey Ebubekir! Üçüncüsü Allah olan iki kişiye kim ne yapabilir ki?" sözünü. Biliyordu ki, insanın gücünün bittiği yerde Allah'ın yardımı başlardı.

Vahyin uyarılarıyla, duygularına bile ince ayar çekiliyordu. Sert olduğu bazı durumlarda "Onlara daha yumuşak ve güzel davran", "onları kendi haline bırak", "aldırma", "kendi gündemini izle", "işine bak" gibi uyarılar alıyordu. Fazla yumuşak davrandığında ise "Onlara karşı daha sert ol", "onlara yüz verme" uyarıları alıyordu.

Belini iki büklüm eden yükün ağırlığı bu örneklerden sonra daha iyi anlaşılmıyor mu? Sanırım ona "Ben hüzünlerin peygamberiyim" dedirten de buydu. Dahası, vefat günü başucunda ağlayan Fatıma'sına "Ağlama kızım, baban bir daha acı çekmeyecek" dedirten de buydu.

Rabbim ona layık olmayı, onu sevmeyi, anlamayı ve yaşamayı her kula nasip etsin!