Bilmenin Dereceleri ve Gayb İlişkisi

Bilmenin Dereceleri ve Gayb İlişkisi

Selamünaleyküm, Değerli Hocam, Marifetin (bilmenin) derecelerinden söz ediyoruz. İmana taalluk eden gaybî varlıklar hakkındaki bilgimizin de farklı dereceleri olduğunu kabul ediyoruz. Sufîlerin "müşahede"si, bilmenin en üst derecesi olma iddiasında. Öyle bir bilme ki, bilinen, bilenin (aklında/zihninde değil) benliğinde biliniyor. O derece ki, bilen, bilinenle bir oluyor. Müşahede makamındaki sufî, hakikati, olduğu hal üzere açık seçik görüyor. Sorum şu; Bilmenin bu derecesi, "gayba iman" esprisini ortadan kaldırmaz mı? Bunlar nasıl bağdaşır? Kur'an, muttakiler için, "Onlar gayba iman ederler" diyor. Bu derece açık seçik ve hakikatin en yalın halde görüldüğü bir müşahedede, "gayba iman"dan nasıl söz edilebilir? Böyle bir müşahede ile bilinen, bilen için, halâ "gayb" hükmünde olur mu? Özetle; Sufîlerin "müşahede"si karşısında, Âyet'ın "gayba iman" esprisinin durumu nedir? Ve gaybî varlıkları bu derecede müşahede edebilmek, (nasslar muvacehesinde) kul için mümkün müdür? Mesela; "...Öyle nimetler hazırladım ki, hiçbir göz görmedi, hiçbir kulak işitmedi, hiç kimsenin hayaline gelmedi..." hadisi, bu tür gaybî hususların müşahedesinin mümkün olmadığını, müşahedenin dahi hakikati, olduğu hal üzere göstermediğini kanıtlamaz mı? Bu konuda zihnimi tatmin edecek derecede aydınlatırsanız, sevinirim. Allah'tan, hayırlı hizmetlerinizin devamını niyaz ediyorum. Ve's-selam

Aziz ilim talibi,

Aleyküm selam.

 

Mukaddimeten...

Marifet vadisinde söz tükenmez. Bu denize dalan niceleri boğulduğu için çıkamamışlardır. Kıyıda onun çok derinlere daldığını düşünerek heyecanla bekleyenlere, bazıları, sorumsuzca, onun "ğayb" olduğunu, "ğayba karıştığını", "denizle birleştiğini", "ben denizim" deme hakkını kesbettiğini söyleyerek prim kapma yarışına girmişlerdir. Bunların hepsinde hakikatten bir pay vardır. Fakat asıl söylenmesi gereken onun boğulup öldüğüdür. İşte marifeti "yaşanan" bir şey gibi sundukları halde kendileri marifeti "satılan" bir şey imiş gibi davrananların yaptığı böyle izah edilir.

 

Evvelen…

Kur’an’dan yola çıkılarak yapılan "bilme" tasnifine katılıyorum: ilme'l-yakin, ayne'l-yakin, hakka'l-yakin…

İlme'l-yakin, bir şeyin bilgisine sahip olmak, ona dair bilgiyi kesbetmektir. Ayne'l-yakin, bir şeyi görerek yakine ermektir. Hakka'l-Yakin bir hakikati yaşayarak bilmektir. Fakat bu üçü bilme nesnelerinin tamamı için geçmez. Bazı şeyler vardır ki ne yaparsanız yapın onu ilme’l-yakin bilirsiniz, asla ayne’l-yakin bilemezsiniz. "Len-terani" sırrı budur. Bazı şeyler vardır ki ilmel’-yakin de bilemezsiniz, çünkü Allah’tan gayrısının bilgisine kapalıdır. Bu "el-ilmu indallah" sırrıdır. Bazı şeyler de vardır ki ilme’l-yakin ve ayne’l-yakin bilirsiniz de hakka’l-yakin bilemezsiniz, hatta bilmek istemezsiniz. Cehenneme iman imanın konusudur. Ama cehennemi bilmenin hakka’l-yakini cehenneme girmektir. Bunu yakin isteyen biri ister mi? İsterse o marifet ehli sayılır mı? Ezcümle, bu konuda bu üçlü için kopmaz bir hiyerarşi doğru değildir.

 

Saniyen...

Âyet âlimleri bilgiyi ikiye ayırırlar:

 

1) HUDURİ BİLGİ: Varlığa varoluştan verilmiş/yüklenmiş bilgidir. Fıtrat budur. Her şeye "ma hulika lehi" (yaratılış amacı) tıpkı bir bilgisayarın yazılımı gibi yüklenmiştir. Aslı mahfuz karttadır (levh-i mahfuz). Biz insanlara da ma hulika lehimiz yüklenmiştir. Buna huduri bilgi denir. Bu mevcuttur, vacid bunu vicdanında mevcut olarak bulur ve bu onun için bir vecd olur. Huduri bilgide bazı insanlara fazladan bir şey yüklenmiş olduğunu iddia etmek hiçbir delili olmayan türrehat cinsinden bir iddia olur. Kerameti kendinden menkul bu tür bir iddiaya farzı muhal evet demiş olsak, bu durumda bunun ispatı gerektir. Kur'an Allah’ın kelamıdır ve baştan sona âyetlerle yani "hakikati muhatabına kabul ettirmek için belgelerle" dolu olduğu halde, muhataplarına deliller sunup onlardan da tezlerini doğrulayacak delil istediği (kul_ hatu burhanekum in kuntum sadikin) böyle bir şeyi savunanların insanlara bir delil getirememiş olmaları manidar değil midir?

 

2) HUSULİ BİLGİ: Bu öğrenme yeteneği huduri olarak verilen insanın bu yetenekle sonradan kazandığı/edindiği/aldığı/ahz ettiği/kesbettiği/mevhibe-i ilahiyye olarak elde ettiği bilgidir. Bu manada vahiy de husuli bilgidir fakat onu diğer husuli bilgilerden ayıran, vahyi özne tahsil etmez, vahyin sahibi vahyi seçtiği şahısta hâsıl eder. Ona da Peygamber denir.

Şu halde husuli bilgilerin en yücesi vahiydir. Fakat vahyi alan peygamberin hakikatı müşahede konusunda iri iri laflar eden teosofik sufizm müntesiplerinin söylediklerinin zekâtı kadar iddialı söz söylememişlerdir. Aksine Kur'an Şura Sûresi’nin 51. âyetinde vahyin üç geliş yolunu açık seçik söyleyerek spekülasyonları önlemiş. Yani husuli bilginin en yücesine sahip bir peygamber bile hakikatı dolaysız müşahededen söz etmesini nefyetmiştir. Şura 51'deki vahyin üç iletiliş biçiminin üçünün de "dolaylı" olduğunun beyanının sırrı budur.

 

Salisen...

Müşahede mümkündür, Aslında bu tasaffî etmiş her kalbin tezkiye ve terbiyeti oranında alabileceği görüntülerdir. Fakat bu görüntülerin istikamet verme potansiyeli kadar saptırma potansiyeli de vardır. Zira tıpkı şu havada binlerce verilmiş görüntünün uçuştuğu ve içinde helal görüntülerden harama ve hatta küfür görüntülere varana dek her çeşidi bulunduğu gibi, manevi görüntüler de böyledir. Unutmayalım ki Kur'an şeytanların da vahiy indirdiğini söyler. Peki, bu müşahedeler nasıl ayrılacaktır, ikincisi, kişinin kendi müşahedesi hakikat hususunda onu görenin dışındakiler için neden, nasıl delil olacaktır? Kayda alınıp tahlil edilemeyen, bir ölçüye vurulamayan, kaynağı tahkik edilemeyen bu tür müşahede iddiaları ve bu iddialarla elde edilmiş marifetler başkaları için nasıl ve neden delil olacak?

 

Rabian...

Evet, ğayb müşahede edilemeyendir. ?aybın katmanları vardır. Allah'a ğayb yoktur. Meleğin müşahede edip insana ğayb olan, peygamberin müşahede edip ümmete ğayb olan hususlar vardır. Miraç esasen budur: Peygamberin iman ettiği ğaybdan bir kısmını müşahede etmesidir. Biz o hususlara hala ğayb olarak iman ederiz, ama bizim için ğayba imanın konusu olan bazı hususlar peygamber için müşahede edilmiş iman umdeleridir. Fakat teosofik sufizmin öyle müşahede iddiaları var ki, orada ğayb sınırı kalmamaktadır. Haydi, bu iddiaları kabul edelim. Fakat nereye kadar? Neden? Bizi hakikatten koparsalar da mı? Vahiy ve vahyin çizdiği sınırlar ne olacak? Peygambere çizilen ve peygamberin çizdiği sınırlar ne olacak? Bu da bir tür manevi liberalizm olmaz mı? Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar mı diyelim: yani bırakınız söylesinler, bırakınız akıllarına eseni söylesinden... Hiç kimse de ispat istemesin... Zira "rüşvetin" olmadığı gibi "müşahedenin" de belgesi olmaz? Öyle mi?

 

Bu vadiye söylenecek daha çok söz var. Fakat bir ipliğini çekince kırk yaması dökülen marifet ve müşahede iddiaları dün cahil insanların cehaletinden yararlanılarak illüzyon vs. ile destekleniyordu. Hiç sordunuz mu kendi kendinize: Geçmiş çağlarda ortalıkta haşhaşisinden cavlakisine kadar elini sallasan ellisine değecek kadar çok müşahede ve marifet ehli varken bu çağlarda neden azalmıştır? Hayır, asla ahir zaman olduğu için değil. Bir, insanlar "neden" sorucusunu eskisinden fazla sordukları için, iki, aklını kullananlar arttığı için, üç, illüzyonla gerçek eskisi kadar karıştırılmadığı için, dört, vahiy daha fazla anlaşılmaya başlandığı için…

 

Son sözü vahiy söylesin: İnne şerraddevabbi indallahissummul bukmullezine la yakılun: Allah’a göre, varlıkların en şerlisi aklını kullanmadığı için hakikate karşı kör ve sağır davrananlardır.