`Eli Kurusun, Kurudu Da?`

Ebu Leheb, `alev babası` anlamına geliyor. Bilindiği gibi Hz. Peygamber'in öz değil üvey amcası olur. Kardeşi Ebu Talib'in vefatından sonra `beyaz bir sayfa` açmak istiyor ve yeğenini çağırıyor. Kavmiyetçilik damarları kabarmış olacak. `Bak bak, yeğenini himaye etmedi, edemedi!` dedirtmemek için yapıyor bunu, adam olduğundan değil.

Ebu Leheb, `alev babası` anlamına geliyor. Bilindiği gibi Hz. Peygamber'in öz değil üvey amcası olur. Kardeşi Ebu Talib'in vefatından sonra `beyaz bir sayfa` açmak istiyor ve yeğenini çağırıyor. Kavmiyetçilik damarları kabarmış olacak. `Bak bak, yeğenini himaye etmedi, edemedi!` dedirtmemek için yapıyor bunu, adam olduğundan değil.

Amcasının davetine icabet eden Hz. Peygamber'e, yekten sorduğu soru şu:

`-Ben Müslüman olursam bana ne var?`

Hz. Peygamberin dudaklarından tek cümlelik net bir cevap çıkıyor:

`-Herkese ne varsa, sana da o var?`

Vahyin `Elleri kurusun, kurudu da?` diye beddua ettiği Ebu Leheb'in buna karşılık söylediği söz, aslında sadece dünün Tevhid ve Şirk mücadelesinin arka planını değil, günümüz Türkiye'sindeki mücadelenin de arka planını ele veriyor:

`-Beni herkesle bir tutan din olmaz olsun!`

Malum azınlığın bu ülkede peydahlanma süreci, yaklaşık iki asırlık bir hikâye. Mütegallibe sınıflar, kaleyi içten ele geçirmek için peydahlanırlar. Bu her yerde böyledir. Genellikle zapt edilmesi zor, sağlam kaleler için uygulanan kadim bir desisedir bu. Bir tür Truva atı yöntemi yani.

Düşman, kaleyi çarpışarak bileğinin ve yüreğinin gücüyle elde edemeyeceğini anladığında bu yola başvurur. Osmanlı İslam kalesini bileğinin gücüyle yıkamayanlar, kaleyi içten yıkmak için bir Truva atı sınıfı peydahlamaya koyuldular.

Bu ülkedeki Batılılaşma projesi, Truva atı projesidir. Batılılaşma hikayesi, bâtıllaşma hikayesidir. Bu proje, `milleti iddialarından arındırma` üzerine kuruludur. Bu toprakları ancak bu yolla iddialarından arındırabileceklerini biliyorlardı. Ve tabi ki iddialarından arındırmadan bu ülkeyi `kuyruk` edemeyeceklerini de?

Bundan ta iki yüzyıl mukaddem Osmanlı'nın en cins kafa çocuklarını Paris'e devşirilmek üzere gönderdiler. Osmanlı devşirme sistemi tersine döndürülmüştü. Tanzimat ve Islahat süreciyle yabancıların eğitim kurumu açmalarının önü açılınca, devşirme süreci dışarıda değil içeride sürdürüldü. Söz konusu yabancı misyon okullarında idrakini iğfal ettikleri zümreler peydahladılar. Bunları damızlık olarak kullanıp, Osmanlı Askeri mekteplerini ele geçirdiler. Askeri devşirince zaten iş kendiliğinden kolaylaşmış oldu.

Fakat bütün bu süreçlerde Müslüman halk hep boğaza takılan kılçık oldu. Onu devşiremediler. Müslüman halk iddialarına sahip çıktı. `iddiam duam, duam iddiam` dedi. Bunu dediği her seferinde darbe yedi, dipçik yedi, muhtıra yedi, sopa yedi, zılgıt yedi. Ama ağır aksak bugüne kadar iddialarını taşıdı. Bir avuç mütegallibenin ensesinde boza pişirmesine kendi yöntemleriyle hep itiraz etti ve edecek.

Şimdi gözlerimizin önünde süren kirli kavga, aslında bunun kavgası. Mütegallibe, Truva atı yöntemiyle içten yıktığı kaleyi asıl sahiplerine geri vermemekte direniyor. Kalenin halkı, kalesini içten savunuyor. Mütegallibe, ilk defa tarihi dış desteğinden mahrum kalacağı endişesi taşıyor. Çünkü mütegallibeyi Truva atı olarak kaleyi içten yıkmak için kullanan egemen dış odaklar için maşa kullanmanın modası geçti. Bu modanın geçtiğini anlayan kadim mütegallibe sınıfı, yetiştirme yurdundan salınmış sahipsiz kız sendromuna tutuldu. Hırçınlığı bundan. Ele âleme kendisini maskara edecek uçuk kaçık yöntemlere sarılması bundan.

Bu ülkede Truva atı olarak peydahlanmış mütegallibe zümresinin sorunu tali değil aslidir.

Bir: Var oluş sorunu yaşıyorlar. Zira aidiyetleri yok. Öz nesebini inkâr edip kendisine düzmece nesep tedarik eden birinin tepkilerini veriyorlar. Sözün özü, ben idrakinden mahrumlar.

İki: Beka sorunu yaşıyorlar. Zira kökleri yok. Işık karşısında karanlığa, inanç karşısında inkâra benziyorlar. En küçük sarsıntıda vaveyla koparıyor, her şeyi olmak ya da olmamak sorununa dönüştürüyorlar.

Üç: Değer sorunu yaşıyorlar. Zira sahici değerden mahrumlar. Kendilerini peydahlayan egemen güçler onlara etiketler ve fiyatlar koymuş. Onun için etiketsiz olanı kavrayamıyor, değeri ve değerleri olanları anlamıyor, değere fiyat biçmeye kalkıyorlar.

Dört: Yer sorunu yaşıyorlar. Zira kelimenin tam anlamışla yersizler. Onun içindir ki, en ecnebisi en yerli gibi, en haymatlosu en vatanperver gibi görünüyor. En dinsizi `Din elden gidiyor` çığırtkanlığı yapıyor. Yersizler, çünkü `yerlilere karşı savaşan kovboy` rolündeler.

`El`, mecazen gücü ve kudreti temsil eder. `Eli kurusun` demek, `gücü sönsün, kudreti yok olsun` demektir. Modern Ebu Leheb'lerin derdi aynı: Herkesle bir tutulmak. Millete güvenmeyenleri, `herkesle bir tutulma` korkusu sardı. Dedikleri, Ebu Leheb'in dediğiyle aynı: Beni herkesle bir tutan olmaz olsun.

O halde namazlarda, Tebbet suresini ta yürekten okumaya devam.