Hızırlar Ve Hınzırlar

Hızır rolüne talip olanlar, hınzırların hınzırca oyunlarını bozacaklar. Baharı temsil ettiği ve bulunduğu yeri yeşerttiği için "yeşil adam" anlamına gelen Hızır, sembolik bir figür. Bir şahıs olmaktan daha çok bir metafor, hatta bir "tarz" ve "duruş". Tefsir edebiyatında bolca yer alan Hızır sembolü, "zahirin" yanında (karşısında değil) "batını", "bilginin" yanında "hikmeti", vizyonun arkasındaki misyonu, ince işçiliği ve derin bilgeliği temsil ediyor.

Hızır rolüne talip olanlar, hınzırların hınzırca oyunlarını bozacaklar. Baharı temsil ettiği ve bulunduğu yeri yeşerttiği için "yeşil adam" anlamına gelen Hızır, sembolik bir figür. Bir şahıs olmaktan daha çok bir metafor, hatta bir "tarz" ve "duruş". Tefsir edebiyatında bolca yer alan Hızır sembolü, "zahirin" yanında (karşısında değil) "batını", "bilginin" yanında "hikmeti", vizyonun arkasındaki misyonu, ince işçiliği ve derin bilgeliği temsil ediyor.

Hızır sembolünü Musa'nın yanına değil de karşısına yerleştirmek, Allah'ın ez-Zahir ve el-Bâtın ismini birbirinin zıddı sanmaktır. Ezdad (zıtlar) ayrı, ezvac (karşılıklılık, çift kutupluluk) ayrıdır. Ezdad, gece ve gündüz, kış ve yaz, aydınlık ve karanlık, iman ve küfür gibi birinin olduğu yerde diğeri olmayan, yani asla "içtima" etmeyen unsurlardır. Ezvac ise, ezdadın tersine yer ve gök, erkek ve dişi, ön ve arka gibi biri olmadan diğeri olmayan, birbirinden asla ayrı düşünülemeyen ikizlerdir. Zıtlar çatışır, çiftler çakışır ve etkileşir.

Kehf suresindeki Musa ve Bir Kul (Hızır?) meselini "ezdad" olarak algılayan akıl çuvallamıştır. Zira Zahir ve Batın esması gibi, nübüvvet ile hikmet birbirinin "zıddı" değil, "eşi"dir. Tarihteki "ilim-irfan" çatışması da bu tasavvur hatasından doğmuştur. Zaten, eğer hikmet yoksa "ilim" tenzîl-i rütbe ile ilim olmaktan çıkıp "malumat" ve "müktesebat", yani "veri" ve "data" derekesine iner. Çünkü ilim, malum'un illet, hikmet ve gayesini gösteren bir "alamet" olduğunda ilim adını almayı hak eder. İşte bu yüzden Musa ile Hızır birbirlerinin zıddı değil "eşi", "yoldaşı", "olmazsa olmazı"dır.

Zaten kıssanın maksatlarından biri de bu hakikati duyurmaktır. Kıssalar hisse almak için aktarılır. Bu kıssadan hisse almak için, kıssanın arka planına ilişkin Allah Rasulü'nün verdiği şu bilgi hayli elverişli: "Musa bir gün halkına bilgi yüklü çok güzel bir hitabede bulundu. Dinleyenler hayran kaldı. O kendi kendine dedi ki "Acaba yeryüzünde benden daha bilgili biri var mı?" Hz. Musa'nın "Bir Kul" ile terbiye ediliş süreci işte bu iç konuşmanın ardından başladı. Hadise göre, gezinin bir yerinde, bu karşılaşmanın derin hikmetini ele veren şu diyalog yaşanır:

Bir Kul: "Bir serçe şu uçsuz bucaksız deryadan su içse, ne eksilir?"

Musa: "Hiç, hiçbir şey!"

Bir Kul: "İşte Allah'ın ilim deryası yanında senin ve benim ilmimizin toplamı bu serçenin şu deryadan eksilttiğinden daha azdır."

Surede Bir Kul'un, yol ücreti almadan kendisini taşıyan sağlam gemileri yaraladığı anlatılır. Görünürde kötülüktür bu, ama hakikatte iyiliktir. Çünkü, iyi insanlara ait olan bu gemiyi, sağlam gemilere el koyan zalim hükümdarın gasbından kurtarmanın yolu budur.

Bu sembolik anlatımın karşılığı, aslında Hz. Musa'nın hayatında bire bir yaşanmıştır. Kıssada her ne kadar Bir Kul Hz. Musa'nın karşısında yer alıyorsa da, hayatın içinde Bir Kul, Hz. Musa'nın ta kendisidir.

Kıssadaki sağlam gemilere el koyan zalim kral, Firavun'dur. El konulmak istenen gemi sahipleri ise, Firavun'un canlarına ve özgürlüklerine dahi el koyduğu İsrailoğulları'dır. Hz. Musa, İsrailoğulları'nın Hızır'ıdır. Kul daralmış ve Hızır yetişmiştir. Hz. Musa, İsrailoğulları kavmini, hınzırlık yapan zalim kralın elinden kurtarmak için denize sürmüştür. Fakat onlar, kendilerine iyilik yapan Musa'yı anlayamamış ve kendilerini göz göre göre ölüme sürmekle itham etmişlerdir. Musa gibi bir önderle birlikte olmaya sabredememişlerdir.

Kehf suresinin ve bahusus Musa-Bir Kul kıssasının, ilk muhatapların hayatında da elbet bir karşılığı vardı. Hz. Peygamber de peygamber gönderildiği toplumun Hızır'ıydı. Fakat Mekke aristokratları onu "gemilerini delmekle" itham ettiler. Hz. Peygamber'e karşı mücadele etmelerinin temelinde, Baharat Yolu ticaretinde bir numaralı istasyon haline gelen ve altın dönemini yaşayan Mekke'nin, bu konumunu kaybetme korkusu yatıyordu.

Hınzırca küçük hesap yapıyorlardı. Hz. Peygamber onlara Hızır'lık yaparken, çağın iki imparatorluğunu vaat ediyordu. Ama onlar, zümre çıkarlarını erdeme tercih ettiler. Mekke aristokrasisi, bölgenin "gemisini yüzdüren kaptan"ıydı. Fakat kendilerini bekleyen gizli tehlikeyi görmüyorlardı. Hz. Peygamber'in çağrısını, gemilerini yaralama teşebbüsü olarak gördüler ve altında yatan büyük "iyiliği" keşfedemediler. Hızır'a karşı hınzırlık yaptılar.

Hz. Peygamber, müminlerle de bu kıssaya tekabül eden bir durum yaşadı. Bedir öncesi "Kervan mı-düşman mı?" ikileminde düşmanın üzerine yürümeyi tercih edince, buna İsrailoğulları'nın gösterdiği tepkinin bir benzerini gösterenler oldu. Kur'an "Sanki sen onları göz göre göre ölüme sürüyormuşsun gibi (algıladılar).." diyor.

Şimdi ben bunları niye yazdım?

Bu ülkenin gemisini zalim kralın elinden kurtarmak için Hızır'lık yapan Müslümanlara karşı, Firavun gibi, Mekke müşrik aristokrasisi gibi, hınzırlık yapanların haline dikkat çekmek için. Kızımın okulunda bir olay yaşanmış: Kutlu Doğum Haftası nedeniyle okulda yapılan panoya bir-iki öğretmen "laiklik" adına itiraz etmiş. İtiraz şöyle:

"Yarın buraya birileri de Apo panosu hazırlarsa, onlara da mı evet diyeceğiz?"

Vay hınzır vay! Vah hınzırlar vah! Eh hınzırlar eh!..