İfsat Ehli Her Yerde Islah Ehli Nerede?

İfsat Ehli Her Yerde Islah Ehli Nerede?

Islah ve ifsad birbirinin zıttı olarak kullanılır (A’raf 7/56; Bakara 2/220). Islah “iyileştirmek için değişim çabası”, ifsad “kötüleştirmek için değişim çabası” demektir. Islahın türetildiği salâh, fesadın zıddıdır ve “Yararlı, kullanışlı, elverişli hale getirmek” demektir. İnsanların arasını iyileştirmeye, kini “barış” ile değiştirmeye sulh denir. Kur’an, hem sahibini hem de üçüncü şahısları iyiliğe elverişli hale getiren eylemlerin tümüne salih amel adını verir. Salih amel, Kur’an’da 56 yerde iman ile birlikte ve imanın eylemsel karşılığı olarak gelir. Kötü veya yararsız bir şeyi iyi ve yararlı halei getirmeye ıslah denildiği gibi, iyi ve yararlı bir şeyi daha iyi ve yararlı hale getirmeye de ıslah denir. Hatta ıslah daha çok ikincisi için kullanılır (A’raf 7/85). Eğer özellikle kötüleştikten sonra iyileştirme kastediliyorsa, o zaman ıstıslah kullanılır.

Islah ve  ifsad birbirinin zıttı olarak kullanılır (A’raf  7/56; Bakara 2/220). Islah “iyileştirmek için değişim çabası”, ifsad “kötüleştirmek için değişim çabası” demektir. Islahın türetildiği salâh, fesadın zıddıdır ve “Yararlı, kullanışlı, elverişli hale getirmek” demektir. İnsanların arasını iyileştirmeye, kini “barış” ile değiştirmeye sulh denir. Kur’an, hem sahibini hem de üçüncü şahısları iyiliğe elverişli hale getiren eylemlerin tümüne salih amel adını verir. Salih amel, Kur’an’da 56 yerde iman ile birlikte ve imanın eylemsel karşılığı olarak gelir. Kötü veya yararsız bir şeyi iyi ve yararlı halei getirmeye ıslah denildiği gibi, iyi ve yararlı bir şeyi daha iyi ve yararlı hale getirmeye de ıslah denir. Hatta ıslah daha çok ikincisi için kullanılır (A’raf 7/85). Eğer özellikle kötüleştikten sonra iyileştirme kastediliyorsa, o zaman ıstıslah kullanılır.

Islah, “Allah’ın yasası” anlamına gelen sünnetullahtır. Zira Allah bir kez yaratıp bırakan değil, sürekli yaratan bir Hallâk’tır. O her an yeniden yaratır ve yarattıklarına müdahale eder (Rahman 55/29). Allah’ın tekâmül/evrim sünneti böyle işler. Bu onun Rab isminin yansıması olan terbiyesinin bir gereğidir. Terbiye, “Bir şeyi en basit halinden en iyi haline doğru aşamalı olarak değiştirmek” demektir.  Âlemlerin Rabbi olan Allah da bunu yapmaktadır. Her terbiye bir ıslah işlemidir. Allah’ın her yeni yaratışı bir önceki yaratışından farklıdır. Tekâmül/evrim adını verdiğimiz ilahi yasa, evrene ilişkin ilahi ıslah yasasından başka bir şey değildir (Nuh 71/14; Fatır 35/11; Rum 30/20).

İlahi ıslah yasası, sadece eşyayı basit halinden “en iyi” (ahsen) haline doğru aşamalı olarak iyileştirmeyi kapsamaz. Aynı zamanda oluştan bozuluşa ve bozuluştan oluşa doğru sürekli deveran eden kâinatın çift kanatlı düzenini de kapsar. Bu alem, oluş ve bozuluş (kevn ve fesad/kaos ve kozmos) alemidir. Oluş ve bozuluş iç içedir. Her şey her an oluş ve bozuluş halindedir. Bir yandan olmakta bir yandan bozulmaktadır. Bozulma olmaya gebe, olma bozulmaya gebedir. Evrenle birlikte evrendeki her varlık ölümüne doğru yol almaktadır. “Her şey fanidir” (Kasas 28/88) ayetinde billurlaşan Termodinamiğin İkinci Yasası (entropi) bunu ifade eder. Bu yasaya, en küçükten en büyüğe, atomaltı parçacıklardan evrene kadar her şey dâhildir. Bedi ve Fatır olan Allah’ın gerek yoktan yaratması (ibda), gerek çekirdekten yaratması (fatr) ve gerekse dönüp yeniden yaratması (infitar), hep ilahi ıslah yasasının yaratılmışlar üzerindeki yansımasıdır.

“En güzel kıvamda” yaratılan insan, ilahi ıslah yasasının en yüksek düzeyde muhatabıdır. Zira insanın kendisi, uzun bir ıslah ve tekâmül/evrim sürecinin mahsulüdür. Kur’an, insanın elementer, biyolojik ve embriyolojik ıslah sürecinin astronomik denecek kadar uzun bir zamana yayıldığı ifade eder (İnsan 76/1-2). İnsan, beşer türlerinin içinden seçilmiştir (Al-i İmran 3/33). Akıl-irade-vicdanı temsil eden ruh üflenmiştir (Sad 38/71-72). Bu süreç insanın ‘statik ilahi ıslah yasası’ndan ‘dinamik ilahi ıslah yasası’na tabi olmasıyla sonuçlanır. Artık insan, üflenen ruhun beraberinde verilen akıl-irade-vicdan ile ıslah ve ifsadın nesnesi değil öznesidir. Seçim insanındır: Islah mı, ifsat mı? İnsan, yeryüzünün halifesi/kalfası seçilmiştir. Halife/kalfa, kendisine emanet edilen yeryüzünü inşa da edebilir, imha da. İnsanın sınavı budur ve insan bu sorumluluğundan dolayı hesaba çekilecektir.

İnsanı ıslahın öznesi yapmak için bahşedilen akıl-irade-vicdan korunmalı, doğru çalışmalı ve aktif tutulmalıdır. Bunun için kullanım kılavuzuna ve onları doğru kullanan rol modellere ihtiyaç vardır. Vahiyler ve peygamberler bunun için vardır. Vahiyler, insanı ifsadın değil ıslahın öznesi yapmak için indirilmiştir. Rasuller, kendileriyle gönderilen vahiylerin kılavuzluğunda ıslahın nasıl yapılacağını göstermek için gönderilmiştir. İnsanoğlu insanlık yolculuğuna fıtratına nakşedilen İslam ile başlamıştır (Rum 30/30).  Tabir caizse, insanoğlunun fabrika ayarları İslam ile uyumludur. Yaratılıştan insanoğluna atılan ilahi format olan fıtrat, İslam ve iman ile uyumlu (salih) bir altyapıdır.

Fakat insanoğlu vahiyler ile ıslah olmak yerine vahiyleri bile ifsat etmeye kalkmıştır. Her yeni peygamber, bir önceki peygamberin mesajının ifsat edilen yerlerini ıslah etmek için gönderilmiştir. Sözün özü: Her peygamberin görevi ıslahtır ve her peygamber muslihindendir. Bu hakikat Kur’an’da bir peygamberin dilinden şöyle ifade edilir: “Benim tüm arzu ve isteğim, gücümün yettiğince ıslaha çalışmaktan ibarettir” (Hud 11/88).

Allah Rasulü (s), kendini Hz. İbrahim’e nispet eden, onun hatırası olan Kabe’yi, haccı, ibadetleri yaşatmakla övünen bir topluma gönderildi. Gönderildiği bu topluma “müşrikler” dedi ve müşrik olmayı da manevi bir “pislik olmak, kokuşmak” (neces) ile açıkladı (Tevbe 9/28). Kur’an buna yakın bir nitelemeyi, bir başka yerde aklını kullanmayanlar için de kullanacaktır (Yunus 10/100). Demek ki bir mümini müşrik yapan şey aklını kullanmamaktır.

İşin özeti şuydu: Hz. Muhammed bir muslih, gönderiliş amacı da ıslah idi. Zira Mekke müşrikleri Hz. İbrahim islamının ifsat edicileriydi. Benzer bir durum hicret sonrasında kitap ehli ile karşılaşmada da yaşandı. Yahudiler ve Hıristiyanlar da, Hz. Musa ve Hz. İsa islamını, tıpkı Mekke müşriklerinin Hz. İbrahim islamını ifsat etikleri gibi ifsat etmişlerdi. Hatta kitap ehli bazı münafıklar Kur’an’ın kendilerini ıslah etme çabasını şeytanın sağdan geliş yöntemleriyle sabote ediyorlar, bunu da “Biz ıslahatçılarız” diye satıyorlardı (Bakara 2/11). Fakat Kur’an onların maskesini şöyle indirdi: “Hayır! Bilakis onlar ifsat edicilerin ta kendileridir, fakat bunun farkında dahi değiller” (Bakara 2/12). Bu ayetlerin de gösterdiği gibi Kur’an ifsatçıları ikiye ayırıyor: Bile bile ifsat edenler, bilmeden ifsat edenler. Medine’deki bazı münafık zümreleri bu ikinci sınıfta takdim ediyor. Bilmeden ifsat etmek onlar için mazeret olmuyor. Aksine “münafıklar cehennemin en dibindedir” ayetinin hükmüne girip ifsat edicilerin en tehlikelisi olup çıkıyorlar. Zira pirincin içindeki en tehlikeli taş siyah değil beyaz taştır.

Peki, Mekke müşrikleri Hz. İbrahim islamını nasıl ifsat etmişlerdi?

-          Kendilerini Allah’a yaklaştırsın diye Allah ile araya aracılar sokarak (Zümer 39/3).

-          Kendilerini Allah’ın elinden bu aracıların kurtaracağını vehmederek (A’raf 7/53).

-          Babalarının bıraktığı geleneğin yolundan giderek (A’raf 7/28).

-          Sapıklıklarını kader ile açıklayarak (En’am 6/148).

-          Araç olan ibadeti amaçlaştırarak (Maun suresi).

-          İnsanları Allah yolundan saptırmak için hadis oyununa müşteri olarak (Lokman 31/6).

-          Kur’an’ı beğenmeyip (Yunus 10/15), onun yerine paralel ve uydurulmuş vahiyler koyarak (Yusuf 12/111).

-          Nebi’den enva-i çeşit mucizeler isteyerek (İsra 17/90-93).

Günümüzde kendini Mmüslüman olarak adlandıran zümreler içerisinde, şu yukarıda sayılanların hepsini fazlasıyla irtikâp edenlerin varlığı, ıslah erlerinin omuzlarındaki yükün ağırlığını bir kez daha hissettirmektedir. Haksızlık etmeyelim, son madde olan “Nebi’den enva-i çeşit mucize isteme” maddesi günümüzde geçerli değil. Zira Nebi’nin kendisi yaşamıyor. Fakat bu maddeye dair ifsadın Allah’a iftira boyutuna ulaştığı da tarihen sabit bir gerçektir. İsra 17/59 ve Ankebut 29/50-51’deki Kur’anî redde rağmen, binlerce mucize uydurup Hz. Peygamber’e nispet etmenin vebali, müşriklerin mucize talebinden hiç de hafif olmasa gerektir.

Hz. Peygamber’in başını çektiği ıslah erleri, hiçbir dönemde eksik olmamıştır. İlk Kur’an nesli içinden sorumluluğunun idraki içinde olan Kur’an talebeleri, Allah Rasulü’nün ıslah mücadelesini omuzlamışlar ve kendilerinden sonraki nesle emanet etmişlerdir. Daha sonra her nesil içinden az veya çok ıslah sorumluluğunu yerine getiren yiğitler çıkmıştır. Ma’bed el-Cüheni’den Gaylan ed-Dımışki’ye, Hasan el-Basri’den İmam Azam Ebu Hanife’ye, Ömer b. Abdülaziz’den Halife Me’mun’a, Vasıl b. Ata’dan Haris el-Muhasibi’ye, Kindi’den Taberi’ye, Matüridi’den Cassas’a, Karafi’den İbn Cevzi’ye, İbn Rüşd’den Şatıbi’ye, İbn Atıyye’den İbn Haldun’a, Birgivi’den Şah Veliyyullah Dehlevi’ye, burada hepsinin ismini saymakla baş edemeyeceğimiz kimisi iyi bilinen, kimisi az bilinen, kimisi de hiç bilinmeyen yiğitler sayesinde ıslah sancağı 19. yüzyıla kadar gelmiştir.

İslam topraklarının Batının sömürgeci saldırılarına yüksek düzeyde maruz kaldığı 19 ve 20. yüzyıllarda ıslah hareketi daha da hız kazanır. Zira Müslümanlar inançlarındaki ifsadın hayatlarındaki felaket ötesi yansımalarını acı şekilde görmüşlerdir.Islahı savunan muslihinin hepsinin ortak noktası, ıslah, imar, tecdit ve yeniden inşanın (bu kavramlar neyi nasıl ıslah etmek istediğinize bağlı olarak birbirinin yerine kullanılabilir) elzem olduğudur. Budurum, mevcut haliyle ümmet için denizin bittiğiyerdir. Islah önderlerinin tümü de ıslaha ihtiyaç olduğunda birleşiyor, fakat nereden başlanması gerektiğinde farklı düşünüyorlardı.

Bir damar fertten başlanması ve bireysel dönüşümün esas olması gerektiğinde ısrarcıydı.

Bir damar toplumsal dönüşümden yanaydı. Bu da devlet ve siyaset eliyle yapılacağı için devleti ve siyaseti dönüştürme peşindeydi.

Bir başka damar önceliğin hurafelerle bozulan, mitik ve mistik eğilimlerle yozlaşan din algısının ve daha özelde akidenin saflaşmasıyla başlamaktan yanaydı. Yani İhlas suresinin başladığı yerden başlamak…

Daha başka bir damar eğitimin yaygınlaşması ve müfredatın ıslahı ile başlamanın öncelikli olduğunu düşünüyordu.

Başka bir damar ise entelektüel ıslah peşindeydi ve ıslah olmuş bir münevver tabaka oluşturmadan ıslahın zor olduğunu savunuyordu.

Bu damarlara kasten isimler eklemedim. Zira bir damarın temsilcisi olarak göstereceğimiz bir isim, aynı zamanda öbür damarın da temsilcisi olarak görülebilirdi. Kaldı ki muslihinden bir isim ömrünün bir döneminde yukarıdaki ıslah yöntemlerinden birini savunurken, bir başka döneminde farklı bir yöntemi savunabilmekteydi.

Islah’ta üslup meselesi elbette önemlidir. Islahta üslubun en temel konusu ise tedricilik/aşamalılıktır. Kur’an’ın haber verdiği peygamberlerin mücadelesinden öğrendiğimiz bir hakikat vardır: Tevhidde tedriç olmaz. “Önce la ilahediyelim de sonra illallahderiz” diyemeyiz. La ilahe illallah’ı yani kelime-i tevhidi bölemeyiz. Tevhidde pazarlık kabul edilemez.“364 gün biz senin ilahına kulluk edelim, bir gün sen bizim ilahımıza kulluk et” türü tüm pazarlıklar, Kafirun suresi ile kıyamete kadar çöpe atılmıştır.

Fakat ibadette, muamelatta, eğitimde, bilimde, siyasette, iktisatta, sanatta tedriçten söz edilebilir, bazen edilmek zorundadır. Bunun nasıl olması gerektiğini bize Kur’an öğretir.

Sözün özü: İfsadın olduğu yerde ıslah kaçınılmazdır. Islah peygamberlerin yoludur. Onların izinden yürümek isteyen yiğitler her dönem var olacak, ifsada karşı ıslah yükümlülüklerini yerine getireceklerdir. Bunu yaparken hakaret, iftira, baskı, zulüm ve alçaklığın her türüne maruz kalacaklardır. Bu da ıslah yolunun yolcusu olmanın sünnetidir.

Hasenat, içinde ıslah olmayan iyiliklerdir. Salihat, içinde ıslah olan iyiliklerdir. Hasenat pasif iyilerin iyiliğidir, salihat aktif iyilerin iyiliğidir. Hasenatın karşılığı bire ondur. Salihatın karşılığı cennettir (Nisa 4/134).

Ve baki kalan sadece salihattır (Kehf 18/46).