Militer Müslümanlık üzerine

Geçen yazımızda, AK Parti liderinin “Ahlaki önceliğimiz barış, siyasi önceliğimiz Türkiye” dilemmasından yola çıkarak, geleneksel Müslüman aklının temel bir zaafına dikkat çekmiştik:

“Adalet merkezli” bir siyaset tasavvuru yerine, “güvenlik merkezli” bir siyaset tasavvuruna sahip olmak.

Bunu da öncelikle, modern Müslümanların aklını vahyin değil, geleneğin inşa etmesine bağlamıştık. Eğer vahiy inşa etmiş olsaydı, bir Müslüman hangi reel-politik hesabıyla olursa olsun, “ahlak” ve “adaleti”, “güvenlik” ve “ulusal çıkarla” zıt kefelere asla koyamazdı.

Evet, bu ülkede Müslümanların çoğunluğu anadan doğma “sağcı” ve “muhafazakar”dır. Yanlış anlaşılmasın, Kur’an’daki ifadesiyle “ashab-ı yemin” olma kaygısıyla sağcı olmuş değildirler. Devlet, soğuk savaş döneminde kendilerini “solcularla”, “komünistlerle” korkuttuğu için sağcıdırlar. Sağcıdırlar, çünkü çok çok eskiden beri güvenliği adalete önceleyen geleneksel din anlayışı sayesinde “din ü devlet” tesniyesine inandırılmışlardır.

Devletin güvenliği sağcılığı gerektiriyorsa, sağcılık da kutsallar arasına girer, muhafazakarlık da. Bu yüzden de, sivil bir akılla değil, militer bir akılla düşünüyor olmaları doğaldır. En sıkı gördüğünüzü, Kur’anî anlamıyla “millet”, “ümmet”, “adalet”, “emanet”, “fıtrat” kavramlarının içeriği hakkında bir imtihana tâbi tutun, dökülecektir.

Böyleleri, özgürlük taleplerine soğuk, hatta bir tür “zevzeklik” olarak bakarlar. Devlet boyunlarına ipi geçirse, “Allah devlete zeval vermesin” diye dua ederler. Hasbelkader özgürlük isteseler bile, bu isteklerinin sınırı devletin “dur” dediği alana kadardır. Memura “kendisinin” değil “devletin memuru” olarak bakmasının bilinçaltı nedeni de budur. Konuşurken “milletin malı” diye değil de, “devletin malı” diye başlamasının nedeni de… Milletle başının derde girmesini hiç umursamazken, devletle başı derde girmesin diye çok özel ve rafine bir dil geliştirmesinin nedeni de…

Devlet, böylelerinin kutsal ineği olmaktan çıkmadıkça, bu bakış açısı da değişmeyecektir.

Söz konusu yazımızda bu geleneksel tasavvurun üzerine tüy diken bir unsurdan daha bahsetmiştik: Yeni rejimin din karşıtı politikalarının yarattığı boşluğu doldurmak için ortaya çıkan “soğuk savaş dönemi düşünürleri”.

1950’den sonra yetişen Müslüman kuşaklar üzerinde inkar edilemez bir etki bırakan bu düşünürler, genellikle edebiyat, özellikle de şiir dünyasından kopup gelmişlerdi. Yine genellikle tasavvurları başkaları tarafından inşa edilmiş olarak yeni mekanla “şereflenmekten” çok, yeni mekanı “şereflendirmek” üzre ‘teşrif etmişlerdi’. Her mühtedi için geçerli olduğu gibi, onlar da elinde ihtida ettikleri kişi ya da grubun “din kapısından” girmişlerdi İslam’a.

Yine hasbelkader, “talebe” olmadan kendilerini Müslüman kitlenin önünde “üstad” olarak bulmuşlardı. Cemaate dahil olmadan, münhal bulunan imam mahalline geçmiş ya da geçirilmiştiler. Oradan minbere ve kürsüye yürümek zor olmadı. Bu yüzden hemen hiçbiri de “cemaat” arasında durmadı. Cemaat terbiyesi almadı. Cemaate borçlu olmadığını düşündü.

Edebiyatçı/sanatçı köken, bir yerde avantaj sayılabilirdi. Anadolu’da yeni rejimin dindarlar üzerindeki baskısından kaynaklanan derin umutsuzluğu, hitabi (retoriksel) bir dille, duyguları harekete geçirerek aşma çabasına bir katkı da sayılabilir. Fakat bir başka açıdan bakınca, bunun bu düşünürler eliyle yetişen kuşakların siyaset yapma üslubuna çok fena yansıdığını kim inkar edebilir? Bu hitabî ve cerbezeli dilin, bu düşünürlerden beslenen insanlarda içi boş bir slogana, hatta yer yer karikatüre dönüştüğü bir vakıaydı.

Bu durumun asıl zararı, “hitabî” olanın “kitabî” sanılması tehlikesiydi. Kitab’ın yerini hitab alınca, ilmin yerini de his aldı. Artık Müslüman tasavvuru “makul akıl” tarafından değil, “mahsus akıl” tarafından inşa edilir oldu. Soğuk savaş dönemi Müslüman düşünürlerinin söylemi, işte bu yüzden tüm değişik tonlarına rağmen som “ideolojik” bir söylem olarak kaldı. Bu ideoloji öyle sanıldığı gibi “İslami” ve/veya “İslamcı” falan değildi. Bu söylem “güvenlik” merkezli vatancı bir söylemdi. Son tahlilde “sağcı” ve “muhafazakar” olmak zorundaydı.

Mesela soğuk savaş dönemi düşünürlerinin tasavvurlarını, yüzyılın yüz akı Mehmet Akif’in Kur’an kaynaklı tasavvuruyla karşılaştırıyorum da, aradaki farkı ifade edecek kelime bile bulamıyorum.

Bütün bu süreç, belki de yaşanılması kaçınılmaz bir süreçti. Ve yaşandı. Şimdi, tasavvurunu vahyin inşa ettiği bir nesil yetişiyor. Bu nesil, Allah’ın tanımladığı “biz” tarifinin içeriğine sadık kalıyor. Yeni “biz” tanımları geliştirmek yerine, okuduğu Fatiha’da yer alan “BİZ’i dosdoğru yola ilet” duasındaki ‘biz’e sadık kalıyor.

Tasavvurunu vahyin inşa ettiği bu yeni kuşak, İslam’a şu ya da bu kişi ve grubun gözlüğünden değil, bizzat onun sahibi olan Allah’ın “gör” dediği yerden bakıyor. Hayata, insana, toprağa, devlete, servete ve siyasete de öyle. Zaten birinin tasavvurunu vahiy inşa etmişse, başka türlüsü mümkün mü?

Bir gün adaletin güvenliğe feda edilmediği, “ahlak”la “vatan”ın ters köşelere yatırılmadığı bir dünya kurulacaksa, ancak bu tasavvur sayesinde kurulacaktır.

 

Yorum Yaz