Siretü’l-Kur’an – 10. ders metni

Siretü’l-Kur’an – 10. ders – Kur’an’ın İndiği Dünya- 17.02.2019

Hepinize selamların en güzeliyle, en kalbi selamlarımla selamlıyorum Selamun aleyküm, sabahul hayr, sabah bi hayr, rojbaş, pali lui, good morning, guten morgen, huten morgen, bonjour, buongiorno, dobroye utro, cin dobre (dzien dobry), salamat pagi, ohayo gozaimasu, habari, zaoen… Dünyanın neresinde insanlar birbirlerini nasıl selamlıyorlarsa; ben de 8 milyara yakın yetimleri, insanlığı öyle selamlıyorum. Öyle selamladığımı var sayın lütfen.

Zira selam barış parolasıdır. Selam karşıdakine güvencedir. “Benden sana zarar gelmez” demektir. Selam İslam’dır. İslam’ın parolasıdır. Zira İslam barıştır. Adı barış ve tadı barış olan ve insanlıkla yaşıt; insanlığın değişmez değerlerinin öbür adı olan İslam; nasıl oldu da kavganın, savaşın parolasına dönüştü? İşte burada temel bir sorun görüyoruz. Sadece bakış açısı sorunu değil. Aynı zamanda algı sorunu. Bu sorun insanlığın sorununa dönüşmüş durumda. Çünkü en iyi bozulursa, en kötü olur. En iyiyi bozanlar, en büyük kötülük yapanlardır onun için. İşte onun için diyoruz ki; “İnsan olmadan Müslüman olunmaz.”, “Dindarlığını Allah’a göster, bize insanlığın lazım.” İşte onun için diyoruz ki; “Bir din müntesibinin aklını, iradesini, vicdanını, kalitesini, insanlığını arttırmıyorsa; holiganlığını, canavarlığını, esrarkeşliğini, uyuşturucu bağımlılığını artırır. Biz o dinden Allah’a sığınıyoruz.”

İslam sahipsiz bir din değil; İslam müntesiplerinin inşa ettiği, yaptığı, icat ettiği bir din değildir. Hristiyanlık öyle, Yahudilik öyle, Budizm zaten öyle ya… Hint dinleri zaten öyle. Ama İslam’ın zaten bir sahibi var. Biz Müslümanlar İslam’ın sahibi değiliz. İslam’ın sahibi gibi yaptığımızda; işte o zaman bizden olanı cennete koyuyor, bizden olmayanlara cehennem kesiliyoruz. Kendimizi İslam’ın sahibi gibi gördüğümüzde tekfir başlıyor. ‘Sapık’ demeler başlıyor, taklit başlıyor ve cennetin anahtarını dağıtmaya başlıyoruz. Veya cehennemin kapılarında zebanilik yapmaya başlıyoruz. Allah’a sığınıyoruz bundan. İşte onun için diyoruz ki, din insana yardımcı olmak içindir. Vahiy akla yardımcı olmak içindir. İbadet ahlaka yardımcı olmak içindir.

Eğer bir din insana yardımcı olmuyor, insanın dertlerini hafifletmiyor, yükünü azaltmıyor, sırtından yükünü almıyor, acısını dindirmiyor, ona hayatın rehberliğini yapmıyor, onun yükünü hafifletmiyorsa din onun başına bela olmuş demektir. O din din olmaktan çıkmıştır. O din kültür dinine dönüşmüştür. Bir vahyin yorumu, bir vahiy yorumu, eğer akla yardımcı olmuyor, aksine aklın önüne duruyor, aklın önünü tıkıyor, aklın manevra alanlarını yok ediyor, aklın çalışma biçimini sıfırlıyor ve aklın tepesine çöküp onu mahvediyorsa, o vahiy yorumu vahye ihanet ediyor demektir.

Bir ibadet ve ibadetler ki, onu yapanın ahlakını artırmıyor, erdemini artırmıyor, iyiliğini artırmıyor, kalitesini artırmıyor, insanlığını artırmıyorsa; o ibadetler onun ahlakını yok eden bir virüs, bir mikroba dönüşmüş demektir. Onun için biz burada imanımız da dâhil, tarihimizi, algımızı, tasavvurumuzu vahye arz ediyoruz. Bu dersler bunun için var. Siretü’l Kur’an dersleri, bugün onuncusunu yaptığımız bu dersler, bir dönemeci daha atlıyor. Bugünkü dersimiz ile giriş dersimiz son buluyor. İnşallah bir sonraki ders artık ‘vahye’ gireceğiz, yani dedim ya burada tefsir yapmayacağım, tefsir yaptım (daha önce). Burada hayatı konuşacağız. Zira vahiy bir parmaktır. Parmağın gösterdiği hayattır. Parmağın gösterdiğini konuşacağız. Ama vahyin referanslarıyla konuşacağız. Onun için, “bakmazlar mı, incelemezler mi?” seslerinin yankılandığı Kur’an’da, “bakmazlar mı?” dediği yere bakacağız. ‘Ayetler işaretlerdir’ diyeceğiz. Ayetlerin işaret ettikleri yere bakacağız ve bakalım ne göreceğiz orada? Çağrışımlarına (tedailerine) bakacağız. Dolayısıyla inşallah bugün onuncu derste giriş derslerinin sonuncusunu işleyeceğiz. Bugünkü dersimizin konusu Kur’an’ın indiği dünya.

KUR’AN’IN İNDİĞİ DÜNYA

Bu konu önemli, neden mi diyorsunuz? Zira vahyin çıkış yeri, iman ettiğimiz gaybî bir alan. Sadece imanımızla biliyoruz onu, başka türlü bilemeyiz. Ama iniş yeri bu hayat. Ama bu hayatın içinde bir dönem. Miladi 7. Yy. başlarında yaklaşık 610 yılının içinde yaz ayı, belki de Ağustos gibi öyle tahmin ediyor takvimciler. Öyle bir ayda başlayan 23 yıllık bir süreç var. “Ayakları nereye basıyor vahyin?” Yani “hangi topluma, hangi dünyaya bastı? İndiği dünya nasıl bir dünyaydı?” Bugün dersimizde onu göreceğiz.

Vahiye dair bir giriş yapmak istiyorum. Vahiye dair konuşmak zor.  Zor yerden konuşmak. Eğer imanı ilgilendiren ve bilgisi bize vahiy ile verilmeyen alanlardan konuşmaya başlarsak, vahyin kaynağı buna dâhil, Allah’ın zatı buna dâhil, ahiret buna dâhil, cennet ve cehennem buna dâhil, hesap günü buna dâhil; eğer bu gibi gaybî konulardan konuşmaya başlarsak, eğer vahiyle Kur’an ile konuşmayacaksak, yalanla konuşmak zorunda kalırız. Zira bu gibi gaybî konuları, biz deneme yanılma yoluyla bilemiyoruz. Gidip te dönen yok, bize anlatan yok. Onun için ancak bu hakikatlerin sahibi olan Allah’ın verdiği bilgi olursa o bilgi ile konuşuruz. Onun dışında mı? Kur’an, onun dışındaki konuşmalara gaybı taşlamak diyor; “racmen bi’l-ğayb: gaybı taşlamak.” Gaybı taşlayanlardan olmamak için bu konuda spekülasyonlara girmeyeceğim. Zaten bu tür konularda spekülasyonlara girmemek benim usulüm ve üslubumdur.

I. VAHYE DAİR

Vahyin imkânı: Bilinçli varlıklar arasında bilişim ve iletişim mümkündür. Evet, mümkündür. İmkânsız değildir. Dolayısıyla mümkün bir olaydır.

İspatı:

1- Kaynağına nispetle imandan başka ispatı yoktur, vahyin. “Tenzil” Kur’an’da kaynağına nispetle kullanılır vahyin. “İnzal” ise vahyin hedefine nispetle kullanılır Kur’an’da. Geleneksel tanım bu değildir. Bu tanımı ilk yapan kişi de bendenizim. Dolayısıyla kaynağına nispetle tenzil, hedefine nispetle inzal. Başına nispetle tenzil, ayağına nispetle inzal. Çıkış noktasına nispetle tenzil, iniş yerine nispetle inzal kavramları kullanılıyor. Ama kaynağına nispetle imandan başka ispatı yoktur. “İman da bir ispat çeşidi midir?” diyeceksiniz. Evet, iman da bir ispat çeşididir. Zaten, eğer gerçek bir imansa o mutlaka güvenilir bir kaynağa yaslanmak, bir delile rastlanmak durumundadır. Biz ilahi kelamın güvenilir bir delil olduğuna iman ediyoruz.

2- İkincisi; hedefine nispetle ispatı mümkündür. Nasıl mümkündür?

Maddelerimiz var:

a) Abdullah oğlu Muhammed’in güvenilir bir insan olması: Bir insanın güvenilir olmasının en büyük delili nedir? Düşmanlarının onu güvenilir ilan etmesidir. Bu her zaman böyledir.

b) Kur’an’da onu yazan birinin asla koymayacağı verilerin mevcudiyeti: Ahzap suresinde; Allah Resulü’ne kalsa asla açmayacağı, kendisini sıkıntıya sokan, terleten ayetler var. İşte Zeynep ile ilgili ayetler. İşte; “Niçin onlara izin verdin? Allah seni affetsin: Lime ezinte lehum? (Tevbe 9:43)” gibi ayetler. Yine Kur’an’da başka yerlerde, hatta hatta sakın şirk koşma, sakın şirke yanaşma, yoksa şöyle olur, diyen ayetler. Bu ayetler ve buna benzer ayetlerin varlığı, Allah Resulü’nün bu kitabı kendi elleri ile yazmadığının, yazmayacağının en güzel delillerinden biri.

c) Bireyi dönüştürme gücü: Kur’an’ın ilahiliğinin bir başka delili. Ne demek bu? Şu; bireyin kendini dönüştürme gücünden daha fazladır Kur’an’ın insanı dönüştürme gücü. Yani sizin üzerinizdeki, kendi üzerinizdeki otoritenizden daha fazla Kur’an’ın sizin üzerinde otoritesi olur. Bu çok önemlidir. Sevmiyoruz bir huyumuzu ama değiştirmekte zorlanıyoruz. Oysaki hiç sevmiyoruz. Peki, ama bakıyoruz, bir insan Kur’an eline alıyor, parmağını takıyor yüreğine, öyle bir değiştiriyor ki; onu tanıyamaz oluyorsunuz, onu hanımı da tanıyamaz oluyor. Hatta onu kendisi de tanıyamaz oluyor. Yani bir önceki kişi yolda kendisi ile karşılaşsa selam vermez. Onun için Kur’an’ın insanı dönüştürme gücü, yani “bir roman okudum hayatım değişti” bunlar hep latife olsun diye, laf olsun diye söylenir. Ama gerçekten Kur’an’ı okuyup da hayatı değişen yüz milyonlarca erkek, yüz milyonlarca kadın var.

d) Kur’an’ın ona inandığını söyleyen kitleye rağmen halen yıkılmaması: Bu en güzel delil. Düşünün Kur’an’ın düşmanı ilk düşmanları, Mekke’nin müşrikleri idi. Ama ilginçtir Mekke’nin müşrikleriyle Kur’an baş etti. Fakat Kur’an’a inandığını söyleyen kitle içerisinden Kur’an deyince kuduran Müslüman tipleri çıktı. Sen Kur’an diyorsun, adam kuduruyor. Allah Allah, nasıl oluyor bu? Kendini ‘Müslüman’ olarak niteleyen biri Kur’an deyince kudurur mu? Vallahi kuduruyor. Kulaklarına kadar kızarıyor. Kur’an deyince al görmüş boğaya dönüyor ve bu da kendini Müslüman zannediyor. Dolayısıyla bu tipe rağmen Kur’an’ın halen yaşıyor olması, var olması bence Kur’an’ın ilahiliğinin en büyük delillerinden biridir. Kur’an’ı üzerinde hadis yazan taşlarla taşlayan, yüzyılları bulan bir kitle, kütle var. Ur gibi, kanserli bir ur gibi. Ona rağmen. Alternatif bir Kur’an uydurmuşlar… Evet, paralel Kur’an’lar. Onlarla Kur’an ayetlerini taşlıyorlar. Ama buna rağmen Kur’an hala yaşıyor. Bu da Kur’an’ın ilahiliğinin bir başka delili. Paralel Kur’an’lar icat eden dinci şeytanlara rağmen Kur’an’ın var olması Kur’an’ın ilahiliğinin delilidir.

Kur’an’ın amacı: Vahyin amacı nedir?

Akla yardımcı olmak. Yani hidayet; rehberlik. Mülk suresinin 10. ayetini hiç unutmayalım: “Lew kunnâ nesme’u ew na’qilu mâ kunnâ fî ashâbi’s-se’îr: Eğer biz vahyi işitmeseydik ya da akletmeseydik…” O “ew” çok önemli, altı üç kere çizilmeli, “ya da akletmeseydik…” Bu ayette Kur’an, vahiy ile aklı birbirinin yerine geçen iki ilke olarak koyuyor. Birbirinin açığını dolduran iki ana temel unsur olarak koyuyor. Bu çok önemli. Peki buna rağmen aklın üstüne bevleden, akla hakaret eden, aklın üstünde tepinen Müslüman tipi nasıl bir tiptir? Kim çıkardı, derseniz vallah billah Kur’an çıkarmadı. Kim çıkardıysa onu bulmak lazım.

Yöntem: Edebî üslupların tümünü kullanarak ikna yöntemi, Kur’an’ın yöntemi. Sopa yöntemi değil, ikna yöntemi. Ama edebiyatın tüm üsluplarını kullanarak insanı ikna etmek için çırpınır. Neden? Zira Allah’ın Rahman ve Rahim isminin bir tecellisidir, bir yansımasıdır da ondan.

Vahyin indiği dünyanın siyasi haritası: Bu haritayı daha önce yine bir dersimizde göstermiştim. Önemli. O günkü dünya, yani bundan 1400 küsur yıl önceki dünya, aslında siyasal olarak çok yayılmış bir dünya değil.  Birçok yerde, dünyanın üçte ikisinde neredeyse siyasi bir güç yok, devlet yok. Devletler şu gördüğünüz renkli kısımlardan ibaret. Yani Amerika kıtalarında, güney ve kuzey Amerika kıtalarında, sadece orta Amerika’da, Meksika körfezine bakan kıyılarda devlet var. Arkada küçük birkaç devletçik var. İşte burada Mayalar var. O kadar. Avustralya yerlileri var, tabii ki 50 bin yıldan beri Avustralya’da yerliler var. Fakat orada bir siyasi otorite yok. Onun için bir medeniyet te yok.

Burada özellikle Asya’da yoğunlaşmış devletler, Avrupa’nın da bir kısmında henüz Sibirya’da, Kuzey Avrupa’da, Kuzey Batı Avrupa’da gördüğünüz gibi, İskandinav ülkelerinden Norveç, Danimarka, İsveç, Finlandiya buralarda henüz bir siyasi otorite yok, Avrupa’da bile yani bırakın onu Kuzey Avrupa’da bile… Burada bir Hazar devleti var, fakat vahyin indiği dönemde o da yok. Henüz daha kurulmamış, yaklaşık 50 yıl var kurulmaya. Onun için burada gördüğünüz gibi henüz küçük bir dünya, küçük bir siyasi haritası var dünyanın. Ayrıntılara bakalım.

II. DEVLETLER VE HANEDANLAR

Doğu Roma İmparatorluğu var. Heraclius yönetiyor -Kur’an’ın indiği dönemde- Doğu Roma İmparatorluğu’nu. 610-641 tarihleri arasında çok uzun süre imparatorluk yapmış Heraklius.

Sasani İmparatorluğu var. İki büyük güç bunlar, iki süper gücü o dönemin. II. Pers İmparatorluğu aslında. Pers İmparatorluğu ile Sasanileri karıştırmamak lazım. Persler, malum Sasanilere kadar hükümran idiler. Aslında Sasaniler İran’da hâkim dördüncü hanedandır olan. Ama bunları birbirlerine devrederler. Düşmanlıkları da dostlukları da birbirlerine devrederler. Perslerin devamıdırlar Sasaniler bu açıdan. II. Hüsrev yönetmektedir, Kur’an’ın indiği dönemde, 610 yılında… II. Hüsrev yönetiyor Sasani İmparatorluğu’nu. Yönetimi 590-628 arası. O da çok uzun süre yapmış İmparatorluğu’nu, şehinşahlığını. Birleşik Çin İmparatorluğu var, Sui hanedanı. Çin İmparatorluğu bu hanedandan önce dağınıktı. Farklı farklı devletler vardı. Yang Ti isimli bir imparator var yöneten, Kur’an’ın indiği gün, indiği dönemde.

Etiyopya. Habeşistan demiyorum. Eskiden bizden olan iyidir mantığına sahiptim. Onun için yani benim de kafamda demek ki milliyetçilikler varmış. Allah temizledi, hamdolsun ona. Habeşistan bizim ya. Etiyopya da yabancı ya. Habeşistan demekten böyle bir keyif alırdım. Oysa ‘köleler ülkesi’ demekmiş. Anlatabiliyor muyum? Yani ‘bizim yanlışımız elin doğrusundan iyidir’ mantığına saplandığınızda böyle yamukluklar yapabiliyorsunuz. Onun için Etiyopya’da yine Aksum Devleti var. O dönemde Aksum Devleti’ni Ashame bin Ebcer yönetiyor. İşte Müslümanlar hicret ettiğinde yine o var. Ondan önce de babası Ebcer vardı zaten.

Güney Hindistan: Tamil Çola hanedanı var. Kralı tespit edemedim. I. Doğu Göktürk Kağanlığı var, o dönemde, kuzeyde. -Ki en büyük devlet ona aitti zaten. Nüfus değil de alan itibariyle. Şipi Kağan yönetiyor o dönemde, Göktürk İmparatorluğu’nu, Kağanlığını.

Buhara’da bir Buhara merkezli devlet var. Kang hanedanından Şo-Li lakaplı Çao-wu yönetiyor. (Çaşh) Taşkent merkezli bir devlet var. Han Fu-ce Tegin yönetiyor. Tabii bunları Çin kaynaklarından aldığımız için isimler Çince telaffuzuyla…

Japonya’da bir imparatorluk var. Asuka dönemi. İmparatoru tespit edemedim. Kore-Bekçe krallığı var. Kralı Mu. Yönetimi 600-641. Yani Kur’an indiğinde Kore’de Mu’nun yönettiği bir krallık var. Kore’de yine Koguryo Krallığı var. Kralı tespit edemedim. Orta Amerika, Maya devleti var. Yöneticisini tespit edemedim. İtalya’da Lombard krallığı var, dükalıklar var daha doğrusu. Bu dükalıkların da ortak bir devleti var, Kral Akilulf diye bir kral yönetiyor, Kur’an’ın indiği dönemde. İspanya Vizigot Krallığı var. Kral Witterik yönetiyor. Ve Gundemer yani 610’da biri bitirmiş diğeri başlamış. Hangisinin hangi döneme denk geldiğini tespit edemedim.

Lahmi devleti var, Arabistan Yarımadası’nda. Sasani boyunduruğu altında bu devlet. İyas bin Qabisa et-Tâî yönetiyor bu devleti. Suriye Gassani krallığı var. Bu devleti de Cebelî bin Eyhem yönetiyor. Yani hemen hemen dünyada belli başlı devletler bunlar.

Yukarıdaki liste yaklaşık bir günümü aldı. Hiçbir çalışmada yok. “Ya, bunda ne var ki?” diyen bilgiye değer vermeyendir. Bilginin değerini bilmeyen adam değildir. Bu manada eğer bir şeye değer verirseniz onu çoğaltırsınız. Eğer bir şey azsa o toplum ona az değer verdiği içindir. Çoğalmasını istediğiniz şeylere değer verin ki çoğalsın. Yoksa “niye az?” diye şikâyet etmeye hakkınız yok.

III. AVRUPA’DA BÜYÜK VEBA VE SONUÇLARI

Niye böyle bir konu? Vahyin indiği dünya dersin başlığı. Avrupa’da büyük veba ve sonuçları. Mahallenin haşarı çocukları bazen erik çalarlar, erik mevsiminde. Nasıl çalarlar? Erik ağaçlarının yola ağan dallarını taşlarlar. Aslında ona pek çalma da demez yani göz hakkı. Yola ağan dallarını taşlarlar ve döktükleri erikleri yerler. Fakat bir de erik ağacını eken, o ağacı sulayan, o ağaca bakan, o ağacı budayan, o ağacı büyütenin elindeki erikler vardır. Asıl eriklerin hakkını veren bu ikincidir. ‘Niçin? soruları’ ağacı ekenlerin, ağacı ekmenin zahmetini bilenlerin sorularıdır. ‘Sonuçlarla’ sadece erikleri taşlayarak döken haşarı sokak çocukları ilgilenir. ‘Sebeplerle’ ağacı ekenler ilgilenir. Ağacın kökü ile ilgilenmek istiyorsanız ‘niçin?’ sorusunu sorun. Yani erik taşlayıp da erik yemek değil de; erik ağacı ekerek, erik yemek istiyorsanız ‘niçin’ sorusunu sorun. Sadece ‘nasıl’ sorusunu soruyorsanız erik taşlamak istiyorsunuz demektir. ‘Niçin’ sorusunu sorduğunuzda niçinlere ulaşırsınız, köküne ulaşıyorsunuz. İşte burada da tam Arap Müslümanlarının yayılış tarihini anlamak için ‘niçin’ sorusu bunu gerektiriyor.

Arap Müslümanların ‘yayılış tarihi’ dedim, ‘fetihler’ demedim bak. Niye? Fetih dersem Kur’an kaşlarını çatar da ondan. Fetih o değil çünkü. Fetih toprak alımı, fetih toprak işgali, fetih yağmalama, fetih ganimet değil. Fetih nedir? Kur’an’da bu isimde bir sure var. Bu surenin ne üzerine, niçin geldiğini ve neden bahsettiğini bildiğinizde, Kur’an’ın fetih tanımını da bilmiş olursunuz. Fetih toprak işgali, alımı değil, fetih gönül almaktır. Gönül almak. Gönül fethidir. Onun için ‘fetih’ demedim.

Evet yine bir yayılışı tarihi var Müslümanların. Bu yayılış tarihi gerçekten de konuyla ilgilenen müsteşriklerin de söylediği gibi yani doğudan batıdan ilim adamlarının da söylediği gibi, şaşırtıcı bir süratte bir yayılış tarihi. Ama neden böyle bir hızlılık var? Neden Müslümanların yayılışı gerçekten de hiçbir izahla açıklanamayacak kadar hızlı? Yüzyıl içinde iki okyanusa kadar… Nasıl oldu bu? Bu önemli. İşte bunun, bu sorunun arkasına düştüğünüzde cevap olarak Avrupa’daki büyük sebebi, vebayı atlamamanız lazım.

Justinian’s Flea. Bu, Jüstinyen’in Piresi demek. William Rosen, gerçekten de alanında muhteşem bir eser. Burada Jüstinyen’in piresi aslında vebayı taşıyan hayvancık. Yıl milattan sonra 6. Yüzyıl. 520’lerde başlıyor 540’larda pik yapıyor.

Salgın hastalıkların doğasına dair birkaç kelam edeyim. Yeryüzünde tarihi şekillendiren birçok şey vardır. Biri de salgın hastalıklardır. Salgın hastalıklar bugün gerçekten de işte yani biliyorsunuz kuş gribi, influenza, domuz gribi ve bazı şeyler yaşadı insanlık. Ama modern çağda özellikle aşıların hızla üretildiği ve çok etkili olduğu modern çağdaki salgın hastalıklar, geçmiş salgın hastalıkların yanında hastalık bile değil. Afrika’da mesela bazı salgınlar çıktı, AIDS. Hatta şu anda dünya sağlık örgütü WHO, şekeri bir salgın hastalık ilan etmiş durumda. Çünkü 10 milyonlarca insanı etkileyen bir salgın. Ama bu salgın aslında bizim kendi ellerimizle sebep olduğumuz salgın. Yani hayat tarzı. Bu konfora dayalı hayat tarzı ve beslenme tarzı, şekerin sebeplerinden biri. Yani bu konfor hastalığı bir yerde. Ben de şeker hastasıyım, Allah beni affetsin.

Evet. Bu anlamda geçmişte salgın hastalık öyle değil. 19. yüzyılda insanlık nüfusu bir buçuk milyar. Şu anda sekiz milyara doğru gidiyoruz. Bir buçuk milyar, 19 yüzyılda. Bir buçuk milyar içerisinde 19. yüzyılda sadece çiçekten ölümlerin tutulan kayıtlardaki veri nedir biliyor musunuz? 200 milyon. 200 milyon. Bir buçuk milyar da 200 milyonun yüzdesini hesaplayın. Çok büyük bir yüzde. Bir yüzyılda sadece çiçek hastalığından 200 milyon veriyorsunuz. Şimdi Türkiye’de bu aşı karşıtları var. Düz dünyacılar gibi bir şey yani. İnsanların sebep olduğu lokal şeyler var.  Ama dünya bu işi halletti. Bu çok önemli bir şey. Yani insanlığın ömrünün uzamasının bir sebebi de bu aşılar ve kitlesel ölümlerin aşılarla önlenmiş olması.

Sahillere gemi ile taşınan, sonra karada insanla ilerleyen ölüm, veba: Veba garip bir hastalık gerçekten de… Özellikle kemirgenler ve pireler gibi haşaratla yayılan bir hastalık. Pireyle yayılan bir veba bu, Jüstinyen dönemi vebası. Güzergâh; Etiyopya, Mısır, İskenderiye, Halikarnasos yani Bodrum ve Konstantinopol yani İstanbul. Yani güzergâh burada. Bir de “kara veba” diye bilinen bir veba var 14. Yüzyılda. 1415 yılında Issık Gölü yakınlarında -bugün Kırgızistan sınırları içinde- değil mi Issık Göl? Evet öyle biliyorum, ben gittim çünkü, Issık Göl’de böyle ayaklarımı sokmak nasip oldu. Efendim, sıcak olduğu için ‘ıssık’ diyorlar, sıcak Türkçe, öz Türkçe… Dolayısıyla Issık Göl’de başlıyor yavaş yavaş geliyor ama 1348’de tüm Avrupa’yı vuruyor. Kayıp mı Avrupa kıtasının üçte biri!? Avrupa’daki değişimlerin en temelinde kara veba var. Şehirleri bitiriyor, lordları bitiriyor, dükleri bitiriyor, kontları bitiriyor, kontesleri bitiriyor, burçları yıkıyor, burçları top yıkmıyor ama kara veba yıkıyor. Ve Avrupa’daki Rönesans’ın başlatıcısı kara veba aslında, bu pek dile getirilmez. Onun için köleler efendi oluyor. Toprağı işleyen marabalar toprağının sahibi oluyor ve bu da Avrupa’da büyük bir dönüşümün habercisi oluyor. Bu ayrı bu da ayrı, bu tabii ondan yaklaşık sekiz yüzyıl önce gerçekleşen bir veba.

Bizans ve Sasani coğrafyasına yayılıyor Justinyen dönemi vebası. Nüfusun üçte birini kırıyor ve bıraktığı hasar çok çok ağır. Veba geliyor, yapacak hiçbir şeyiniz yok. Zaten o dönemde genellikle tıpla ilgilenenler manastırlarda, din adamları ilgileniyor genelde. Şifacılar var. Şifacıların büyük bir kısmı işin gırgırındalar, yani efendim, okuyup üfleme işi yapıyorlar. Ama manastırlarda da vebayı “niçin” sorusunu sorma yok, niçin sorusunu sorup anlama yok. Ruhban sınıfının her zaman yaptığı şey, “yaşasın veba geldi!” Niye? Efendim şimdi, tamam, satış, sana iş düştü, sana iş düştü.” Şeytana bağlıyor, cine bağlıyor, cadıya bağlıyor. Ve cadı yakmalarının en zirveyi bulduğu dönem veba dönemleridir. Yani buradaki cadıları yani kadınları temizleyelim! Anlatabiliyor muyum? Aslında cadı dedikleri de bölgenin, köyün, kasabanın, en güzel hanımları. Anlatabiliyor muyum? Şeytan olmuş oluyor. Bunun temelinde; Âdem’i cennetten çıkaran şeytan ya, onların inancında… Onların inancı dediğim de aslında uydurulmuş dincilerin de inancı. Yani şeytanı yakarak Âdem’i kurtaracaklar. Dolayısıyla kadına yükledikleri anlam bu, bu!

Evet. Vebanın, Justinyen dönemi vebasının etkilediği coğrafyayı görüyorsunuz. Anadolu baştanbaşa, Suriye hatta Irak’a kadar gidiyor, çünkü Dicle ve Fırat’ı aşıyor. Ve Filistin coğrafyası, Ürdün, Mısır, Habeşistan’a kadar gidiyor, buradan Cezayir, Tunus, Fas’a kadar gidiyor neredeyse. Buradan İspanya’ya İberik Yarımadası’na. Buraların hepsini etkiliyor. O zaman zaten buralarda insan yok ama var olan kültleri ve kültürleri de etkiliyor. İtalya Yarımadası’nı ciddi manada etkiliyor, Balkanlar’ın tamamını etkiliyor. Çünkü zaten insanlar da buraya kadar. 6. yüzyıldan bahsediyoruz. Şu yeşilimsi kısım 1. Etap 527 yılında, 565 yılında 2. Etap.

Böyle yavaş yavaş köyden köye, kasabadan kasabaya ilerleyerek her tarafı sarıyor. Çok ilginç, vebadan bitmiş bir şehir yok. Öldürüyor, öldürüyor bir yere geliyor duruyor. Çok ilginç, yani aslında bakterinin, mikrobun mutasyonu var, oraya gelinceye kadar öldürüyor, kırıyor, belli bir kırım nispeti var, orada duruyor.

İslam tarihinde de çok büyük vebalar var. Hz. Ömer’in hilafeti döneminde İslam ordusuna veba giriyor ve Hz. Ömer ziyaret ediyor. Ziyaretinde gece sabaha kadar yatmayıp bineğinden inmiyor yere. Hatta hatta ordu komutanıyla bir atışması var orada. Ubeyde bin Cerrah diyor ki; insene, gelsene diyor, hayır salgın hastalık var diyor. Hani iki tane hadis var. Biri ‘salgın hastalık vardır’, biri ‘salgın hastalık diye bir şey yoktur’. Hangisine inanırsan meşrebine göre, anlatabiliyor muyum?  Seç, beğen, al. Salgın hastalık vardır. Bu işte yasa kadar gerçektir, ilahı yasa kadar gerçektir. Ebu Ubeyde soruyor, Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun? Ömer cevap veriyor; Allah’ın kaderinden Allah’ın kaderine kaçıyorum. Korunmak da Allah’ın ölçüsüdür, standardıdır. Dolayısıyla ikisi de sahabi ama ikisi farklı zihniyetlere sahip. Gördüğünüz gibi hepsi aynı çantadan çıkmıyor bunların. Evet, veba böylesine yıkıyor. Bu yıkımlar kendisinden sonraki tüm olayları etkiliyor.

Müslüman Arapların yayılış tarihinin de en büyük sebeplerinden biri bu boşluk.

Bir; veba geldiği zaman inançlar sarsılıyor, ciddi manada sarsılıyor. Din adamları sınıfı, ruhban sınıfı, kilise sarsılıyor. Çünkü önleyemiyorlar. En başta onları kurtaracağını söyleyen papazlar gidiyor, onlar gidiyor. Onlar gidince bakıyorlar ki bunların otoritesi aslında kendilerinin verdiği güç. Bunların bir şeyden anladıkları yok. Dolayısıyla bakın bir tane de örnek aldım buraya, veba insanı nasıl çürütüyor? Aslında şirk de insanı böyle çürütür.

25 milyondan fazla insan kırılıyor. Kalabalık yerleşim yerlerini mezarlara dönüştürüyor. Şehirlerin ve kalabalıkların veba ile özdeşleşmesini görüyoruz. Artık veba ile özdeşleşiyor. Yani şehir vebadır, kalabalık vebadır, kalabalığın içinde duruyorsan vebaya açıksın.

Peki ne yapalım? Çöl, vaha ve tenhalara kaç. ‘Selamet der-kenarest’ Farsçasıyla, yani selamet kenarda durmakta. Hadi kaçalım. Çöller pahaya biniyor, değerleniyor, yalnızlık değerleniyor, kalabalık kötüleniyor, kalabalık cehenneme dönüşüyor, kalabalık ölüme dönüşüyor.

Kurtuluş inzivada’ zihniyetinin revaç bulmasına yol açıyor. ‘Kurtuluş yalnızlıkta’ hadi kaçalım. İnsanların yaşamak için insansız alanlara kaçışı başlıyor. Şimdi anlıyor musunuz? O çölde manastırlar ne geziyor? Yerleşim yok manastır var. Yerleşim yok papaz var, yerleşim yok ruhban var, yerleşim yok aziz, “evliya”… Kim ilan ettiyse Allah’ın evliyası değil de milletin evliyası! Dolayısıyla ne geziyor?

Münzeviliğin ve inziva salgınının başlaması: Yani bir salgın bir başka salgın getiriyor. İnziva salgını. Münzevi keşişler, rahipler, manastırların kutsanması. Bu sefer de kutsanıyor. “Ölüm her yere geldi, kralları bile öldürdü fakat buradaki yaşıyor. Yaşıyorsa evliya budur herhalde!” Yani böyle bu salgın başlıyor bu sefer de. Dolayısıyla çok ilginçtir, Allah Rasulü inzivaya çekildi, nerede? Hira’da, Allah ne yaptı? “Kalk” dedi. ‘Kalk, yok öyle, haydi bakalım dön şehre, şehirden kaçmak yok, şehirleri bırakmak yok, şehre gel, aktif ol, toplumun içinde dur, sorumluluk üstlen, sosyal sorumluluk al.’ Dolayısıyla “Qum fe enzir” buydu “kalk ve uyar!”

Uydurulmuş din, “hikmetinden sual olunmaz” der. İndirilmiş din “bakıp incelemezler mi? Efelem yenzurû?” Onlarca ayet… Bakıp incelemezler mi, bakıp incelemezler mi? “Efelâ yenzurûne ile’l-ibili keyfe huliqat… We ile’l-ardi keyfe sutihat?” Yani bakıp incelemezler mi dağları? Bakıp incelemezler mi yere? Bakıp incelemezler mi göğe? Bakıp incelemezler mi deveye? Yeryüzünü gezip dolaşmazlar mı yaratılış nasıl başlamış? Böyle hitap üstüne hitap, hitap üstüne hitap. Bakıp incelemezler mi? -İncelemezler Ya Rabbî, senin Kur’an’ına inandığını söyleyenler de incelemezler! İncelemedikleri için böyle oldular. Hatta inceleyenlere inceden ince laf çakarlar ya Rabbî, hatta inceleyenlere kabadan kaba laf çakarlar ya Rabbî. Bakıp incelemek nerede, bakıp inceleyenleri de taşlarlar ya Rabbî bakıp incelemezler.-

Yani hitap boşlukta, hâlâ Müslümanlar bu hitabı kendi üzerlerine almış değil. Öyle olsaydı eğer, Pasteur adı daha farklı olurdu. Hasan olurdu, Hüseyin olurdu.

Bizans Sasani savaşları: Bir başka Kur’an’ın indiği dünyada, bir başka etken, çok etkili bir unsur, o dünyayı belirleyen bir olay; Bizans Sasani savaşları. Bizans Sasani savaşlarının geçmişi milattan önce 5. yüzyıla kadar gider. Aslında doğu batı çatışması yeni bir şey değil. Doğu-Batı çatışması taa Asurlulara, milattan önce bin ilâ yedi yüzlere kadar götürmek lazım. Ondan sonra Persler; Pers-Yunan savaşları. Biliyorsunuz Pers-Yunan savaşları. Hatta bunun filmleri de yapıldı. Ve daha sonra Sasani-Bizans savaşları ile devam etti. İlginçtir, hatta doğu-batı savaşında Fatih, İstanbul’u aldığında şöyle bir laf eder; “Truva’nın öcünü aldım.” Truva, yani burada Truva doğu oluyor, Yunan batı oluyor. Dolayısıyla bu savaşlar hep böyle iki taraflı olarak devam etmiş.

İskender ve Babil’in alınması: Milattan önce 3. Yüzyıl. İskender, biliyorsunuz Makedonya’dan çıktı Mısır’ı aldı, Suriye’yi aldı, Filistin’i aldı, Anadolu’yu aldı ve Irak’a girdi, Babil’i aldı. Babil İskender’in kenti hatta başkenti oldu. Ondan sonra Hindistan’a kadar gitti. Yani İskender’in ölümü 32 yaşındadır. 32 yaşında öldü. 7 yıl sürer Hindistan seferi. İskender’in 7 yıllık Hindistan seferini çıkın. 32 yaşında bir cihangir nasıl bir şeydir bu? Babil’de öldü, sıtmadan öldü derler, bir sivrisinek, doğunun ve batının Fatih’ini Cihangir’ini bir sivrisinek götürdü.

  1. Hüsrev Bizans iç savaşından istifadeyle topyekûn işgal başlattı: Sasani şehinşahı II. Hüsrev. Anadolu, Suriye, Filistin ve Mısır düştü. Tarihler bunlar. Hangi tarihler? Tam Kur’an’ın indiği yıl. 610 ve ondan sonraki on yıl, böyle yavaş yavaş düştü. Biliyorsunuz Rum suresi diye bir sure var Kur’an’da. Rum suresi indiğinde -ki Mekki suredir, Mekke’nin sonlarına doğrudur- Sasaniler Bizanslıları önlerine katmış kovalıyorlardı. Önce Anadolu’yu aldı, sonra Suriye’yi aldı, zaten Irak merkezli bir devlet, daha sonra Mısır’ı bile aldı. Kutsal haçı, Hristiyanların en kutsal malzemesi, en kutsal eşyası kutsal haçı, onların elinden aldı, götürdü kendi başkentine. Bu şu anlama geliyor: “Sizi bitirdim!” Hatta İstanbul’u kuşatıyor, imparatoru ateşin önünde yere kapanmaya davet ediyor. İş buraya kadar geliyor. Konstantinopolis Sasani destekli Avarlar tarafından kuşatıldı. Evet, Herakleios Ninova’da Sasani ordusunu yeniyor. İlk defa döndüğü tarih bu; 627. Dönüyor iş. Mezopotamya Batı İran’ı Sasani’lerden alıyor, Herakleios. Yani Bizans karşı atağa geçiyor, bitmişken karşı atağa geçiyor. Zerdüşt mabedine giriyor Herakleios ve kutsal ateşi söndürüyor. Evet kutsal haça karşılık kutsal ateş, sembollerin savaşı…
  2. Hüsrev suikastle öldürülüyor. Karmaşa ve iç savaş çıkıyor. Üst üste biri diğerini öldüren on iki kral tahta çıkıyor. Devleti generaller yönetmeye başlıyor. 632’de III. Yezdigird tahta oturuyor. Evet Yezdigird tahta oturduktan sonra ne oluyor biliyorsunuz. Hz. Ömer döneminde İran Müslüman Araplar tarafından fethediliyor ve öylece son veriliyor İran İmparatorluğu’na.

Evet bugün iyiyiz, eklere geçiyorum ana dersin arkasından.

IV. EKLER

Bugün ölüm yıl dönümü. İnsanlık tarihinde insanlığa katkıda bulunmuş ve canını bu uğurda vermiş bir yiğit adam, Giordano Bruno 419. ölüm yıldönümü. Ne yapmıştır bu adam? Bugün “başka yıldızların gezegenlerinde de hayat olabilir” dediği için Katolik kilisesinin engizisyon mahkemesi tarafından yakılarak ölüme mahkûm edilen ve yakılan bir ilim adamı, aynı zamanda bu bir rahip. Evet, kilise adamı. Kilise kendi adamını yakıyor engizisyon mahkemesinde. O zaman engizisyon batıdaydı. Şimdi engizisyon bizde, doğuda. Buralarda engizisyon. Ve dün kilisenin ruhbanlarının yaptığını, bugün kendini Müslüman zanneden ruhbanlar yapıyor. Yakamıyorlar, çünkü hukuk buna engel. Ellerinde imkân yok, imkân olsa yakarlar. Aslında yakıyorlar da. Afganistan’da yaktılar. Evet. Hâlâ görüntüleri piyasada dolaşıyor. Öyle değil mi? Ferhunde’yi yaktılar. Ellerinden gelse yakacaklar, bugün de yakarlar. Ama beceremedikleri için… Yoksa yapmak istemediklerinden değil.

İnsanlık adına saygı ve minnetle anıyoruz. Evet Allah’ın rahmeti geniş, rahmetle de anıyorum. Tüm engizisyoncu zihniyetlere de lanet olsun diyorum.

Uydurulmuş Din Nasıl Bir Şey? Kader dediği her seferinde; 1- Allah’a iftira etmektedir. 2- Özeleştiri yapmamaktadır. Kader deyince özeleştiri yapmaz. Çünkü kader. Kaderin faili Allah. Onun suçu yok, o pırıl pırıl, sütten çıkmış ak kaşık! 3- Değişmemektedir. Çünkü özeleştiri yapmayınca değişmez insan, değişmeyince gelişmemektedir. Haydi, seyredin bakalım:

Video:  Evet, kader olarak! Üçüncüye ne yaptığını bilmiyoruz. Adam seri katil. Ama hiç suçu yok! Görüyorsunuz değil mi? Hiç suçu yok! Yani en ufak bir sorumluluk aldığı yok. Kader, kader olarak, tabii kader olarak!

Ben ne dedim? – Onlar ne dediler?

Dedim: Ahlak

Dedi: İbadet/ayin/ritüel.

Sordum: Paylaştın mı?

Cevapladı: Namazdan geliyorum.

Dedim: Utanacak yüzün var mı?

Dedi: Sakalım var.

Dedim: Kullanacak bir kafan var mı?

Dedi: Sarığım var, takkem var, kippam var.

Dedim: Karşımda adam var mı?

Dedi: Sırtımda cübbem var.

Dedim: Sakın zalime meyletme yanarsın!

Dedi: Hz. Muaviye radıyallahu anh.

Dedim: Sünnetullah, Allah’ın değişmez yasaları var.

Dedi: Âdem’in babası var dedi.

Dedim: Suriye’ye yabancı parmağını karıştırmayın.

Dedi: Suriye’yi İran’a verin diyor.

Dedim: Allah’a iftira etme.

Dedi: Bak bak, kaderi inkâr ediyor.

Dedim: Yalanla iman bir arada durmaz.

Dedi: Peygambere kibirli adam diyor.

Dedim: Firavuna karşı olmak yetmez firavunluğa karşı olun.

Dedi: Sen liderimize laf mı ediyorsun?

Dedim: Zulüm bizdense ben bizden değilim.

Dedi: Zulüm bizdense vardır bir hikmeti.

Dedim: Allah şapkadan tavşan çıkaran bir sihirbaz değildir.

Dedi: Allah istese olmaz mı?

Dedim: İslam barıştır.

Dedi: İslam savaştır.

Dedi: Yaşasın herkes için hayat.

Dedi: Yaşasın öteki için ölüm.

Dedim: Takva elbisesi en hayırlı elbisedir.

Dedi: Saçının tek teli bile…

Dedim: Gözlerinde sevinç ve mutluluk gördüm, sevindim.

Dedi: Gülmek şeytandandır.

Dedim: Tesbih, Allah’sız iş yapmamaktır.

Demedi: Elindeki Budist ve Hristiyan boncuğunu sallayıp durdu.

Dedim: Zikir, ‘hafızayı diri tut ki kandırılmayasın’ mesajıdır.

Dedi: Zikir aklı kiraya verip kafa sallamaktır. Ve başladı hû çekmeye.

Dedim: Önce insan ol, sonra Müslüman.

Dedi: Ben Sünniyim, ben Şiiyim.

Dedim: Haram yeme.

Dedi: Sol elle yemek haramdır.

Dedim: Peygamber şeyh değildir, müritleri yok, arkadaşları vardı.

Dedi: Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.

Dedim: Siz azgın bir güruh oldunuz diye sizi uyarmaktan vaz mı geçelim?

Dedi: Bunca âlim bilmedi de bir tek sen mi bildin?

Dedim: Müşrikler ‘İbrahim’in nesliyiz’ diyor, kırdığı putlara tapıyorlardı.

Dedi: Mürit gassal elinde meyyit gibi olmalı.

Dedim: Kur’an diyor ki; “müşrikler pisliktir”.

Dedi: Yetiş ya Gavs, yetiş ya şeyhim!

Dedim: Kur’an deyince kuduran Müslüman kılıklılar var!

Dedi: Kur’an Müslümanlığı diye bir sapıklık çıktı!

Ben demeye, onlar da çemkirmeye devam edecekler.

Kâinat ve Tabiat Ayetleri:

İnsanlık tarihinde ilk defa bir başka gezegene, Mars’a araç indirenler.

Touch down confirm diyor, izleyelim. Evet. Yerle temas tamamlandı, yere temas etti. 26 Kasım 2018 saat 23:00.

Bu da bizden: Challenger mekiğinin cıvatasını sökmekle iftihar eden uzaylı bir tür… Video:

Eğer doğru söylüyorsa 7 kişinin katili olarak yargılanmalı. Ama yalan söylediğinden yüzde bir milyon eminiz, onun için de tedavi edilmeli.

Tavsiye Film:

Vebadan söz ettik değil mi? Black Death. Orta çağda İngiltere’de büyük veba salgını esnasında genç bir keşişin aslında hatıralarından söz ediyor. Yani paganizm ile kilise arasındaki hurafe yarışı. Ben izledim, size onun için tavsiye ediyorum.

Cadı, cin, şeytan, peri, papaz, rahip ve içine birçok şeyin karıştığı ama hiç kimsenin de bu neden diye sormadığı, niçin diye sormadığı ve herkesin kendisine güç devşirmek için başkasının ölümünden bir şeyler kurtarmaya çalıştığı bir dönemi anlatıyor. Gerçekten ibretlik. “Uydurulmuş dinin batıdaki geçmişte kalmış versiyonu nasıl bir şey, aslında daha sonradan Müslümanların tevarüs ettiği, Müslümanların akıl hocalığını kimler yapmış?” diye bakmak isterseniz tavsiye ediyorum.

Yine bizimle yapılmış bir röportaj. Ocak Medya’da yayınlandı. Veysi Dündar Bey’in bendenizle yaptığı bir röportaj. “Sizin gibi inanmayanlar için de güvenilir olmalısınız, iman budur.” diye bir cümlemi başlığa çıkarmış. Tavsiye ederim, internetten Ocak Medya’dan okuyabilirsiniz.

Benim kahramanlarım bölümüne geldik. Evet, bu kızımız 15 yaşındaki İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg’den kulaklarımıza küpe. Buyurun: (Video):

  • Şimdi iklim adaleti adına konuşuyorum. Pek çok insan İsveç’in sadece küçük bir ülke olduğunu ve bizim çözebileceğimiz sorunları olduğunu biliyor. Ama ben bir fark yaratmak istiyorum. Eğer birkaç çocuk sadece okula gitmeyerek bütün dünyada manşetleri ele geçirseydi hep birlikte gerçekten istediğimizde neler yapabileceğimizi bir hayal edin. Ama bunu yapabilmek için dürüstçe konuşmalıyız. Ne kadar rahatsız edici olursa olsun. Yeşilden sadece sınırsız ekonomik büyüme söz konusu olunca bahsediyoruz. Çünkü popüler olmamaktan çok korkuyorsunuz. Durumun en kritik olduğu aşamada dahi sadece bizi bu pisliğe sokan aynı kötü fikirlerle ilerlemekten bahsediyorsunuz. Bunu kendinize itiraf edecek kadar bile olgun değilsiniz. Bu yükü bile biz çocuklara bırakıyorsunuz.
  • Ama popüler olmak benim umurumda değil. İklim adaletini ve gezegendeki yaşamı umursuyorum ben. Medeniyetimizin sadece çok küçük sayıda insanın, devasa paralar kazanmasına devam edebilme şansı için feda edildiği biyosferimiz kendi ülkemdeki gibi kurban edildiği lüks içinde yaşayabilmesi için kurban edilmiş olacak. Birkaç kişinin lüksünü karşılamak için çok acı çekilecek. 2078 yılı 75 yaşımı kutlayacağım yıl olacak. Eğer çocuklarım olursa benimle vakit geçirecek. Benimle vakit geçirecek çocuklarım olursa. Belki sizin. Belki neden hâlâ zaman varken bir şeyler yapmak için harekete geçmediğimizi soracak çocuklarım. Çocuklarınızı her şeyden çok sevdiğinizi söyleseniz de hâlâ çocuklarınızın gözü önünde onların geleceğini çalıyorsunuz. Siyasi olarak neyin mümkün olduğundan çok gerçekte neye odaklanmamız gerektiğini anlayana kadar bir umut yok. Bir krizi kriz olarak kavrayamadan onu çözemezsiniz. Fosil yakıtları yerin altında tutmaya ve eşitliğe odaklanmaya ihtiyaç var. Eğer sistem içi çözümler bulmak oldukça imkânsızsa, belki de sistemin kendisini değiştirmeliyiz. Dünya liderlerine yalvarmak için buraya gelmedik. Geçmişte bizi dikkate almadınız ve yine dinlemiyorsunuz. Mazeretler bitti, tıpkı zamanın bitmesi gibi. Buraya değişimin gelip çattığını bilesiniz diye geldik. Beğenip beğenmemeniz umurumuzda değil. Gerçek güç insanlardadır.

Tamam. Eyvallah.

Greta’dan kulağa iki küpe. “Meseleyi tüm çıplaklığıyla anlayacak kadar bile olgun değilsiniz. Azınlığın lükslerinin bedelini çoğunluk acı çekerek ödemektedir.” Evet hiç unutmayalım. İki küpe. Onun için değerli kardeşlerim, yediğiniz, içtiğiniz, tükettiğiniz, gezdiğiniz arabanın yaktığı hatta yediğiniz etler bütün bu insanlığa ne getiriyor ne götürüyor? Lütfen bir daha düşünün. Zira yeryüzü bize emanettir. Bu emanete ya sadakat göstereceğiz ya ihanet edeceğiz.

Efendim, Siretü’l-Kur’an dersleri benim hazırladığım ve sunduğum dersler, fakat bu derslerin arkasında koca bir emek var. İşte bu yiğitler o emeğin emektarları. Siretü’l-Kur’an ekibi karşınızda, hepsine ama hepsine teker teker teşekkür ediyorum. Saygılar sunuyorum. Allah’a emanet ediyorum. Bir dahaki derste inşaAllah eğer bir aksilik çıkmazsa yeni mekânda, sürpriz mekânda birlikte olmak üzere hoşça kalın. Allah’a emanet olun.

Yorum Yaz