Siretü’l-Kur’an 16. ders metni

SİRETÜ’L-KUR’AN – 16. DERS – İNŞİRAH SURESİ – 12.05.2019

Değerli dostlar, hepinizi selamların en güzeliyle selamlıyorum.

Esselamu Aleyküm. Sabahu’l-hayr, sabah bi hayr, rojbaş, pari rui, good morning, guten morgen, huten morgen, bonjour, bonjorna, dobro utro, cindobre, selamat pagi, ohayoou gozaimasu, zaohen, şalom, habari… Keşke dünyanın üç bin dilini bilsem de üç bin dilinde herkesi, tüm insanları selamlayabilsem ne güzel olurdu. Ama siz öyle varsayın ve herkese kendi dilinde selam verdiğimi varsayın. Zira insanlık ailesi gerçekten de bir ailedir. Yani hem aynı kökenden gelmiş olmak itibariyle ailedir hem de insan olmak itibariyle. Hani Hz. Ali’nin Malik el Eşter’e yazdığı mektupta şöyle diyordu ya:

“İnsanlar ya insanlıkta eştir ya dinde kardeştir.” Onun için dinde kardeşlerimize de insanlıkta eşlerimize de selam olsun. Zira selam barıştır. Barış olsun. Barıştan rahatsız olan toprak olsun. Barıştan rahatsız olan beter olsun. Zira barıştan kim rahatsız olur? Yani savaştan zevk almak nasıl bir şeydir? Onun için, sanırım şakülü kaymak bu olsa gerek. Hani her zaman söylerim ya; Allah Resulü iki tür ismi değiştirirdi, diğerlerine hiç dokunmazdı. Bir tanesi içinde şirk olan isimler: Abdulved, Abduluzza, Abdulmenat gibi. Uzza’nın kulu, Ved’in kul, Menat’ın kulu gibi. İkincisi de harp isimlerini değiştirirdi, savaş olan isimleri değiştirirdi. Onun için selam olsun, barış olsun.

Bugün ramazana denk geldi, on altıncı Siretü’l-Kur’an dersimiz, Kur’an’ın hayat yolculuğu dersimiz. Ramazan hoş geldi. Umarım bizi hoş bulur, boş bulmaz. Umarım nahoş bulmaz. Ramazan hep hoş gelir zaten. Ama tabii bizim hoş olup olmadığımız ayrı bir mesele. Zaten biraz da hoş etmek için gelmez mi? Nahoş olanları biraz daha hoş etmek için gelmez mi? Umarım ramazanın bereketiyle bereketleniriz. Ramazanınız mübarek olsun demiyorum ramazan mübarektir de ramazan bizi mübarek etsin, bereketlendirsin diyorum.

Hepinize tekrar selamlar, saygılar sunarak on altıncı Kur’an’ın hayat yolculuğu dersimize başlıyorum.

Dersimizin ismi, başlığı:

İNŞİRAH SURESİ: BİR MOTİVASYON DERSİ

I. HAKİKATE OMUZ VERİRSEN EL HAK SANA YARDIM EDER

Yani sen Hakk’a yardım edersen Hak da sana yardım eder. “İn tensurullâhe yensurkum: Eğer siz Allah’a yardım ederseniz Allah da size yardım eder.” Bu ilk bakışta insana çok garip geliyor. Bir: Allah’ın yardıma ihtiyacı mı var? İki: İnsan Allah’a nasıl yardım edebilir ki? İnsansınız sonuçta. Allah’a nasıl yardım edebilirsiniz ki? Hem de birkaç ayette gelen bu ifade ne ola ki? Üç: İnsan güçsüz ve zayıf bir varlık, Allah karşısında. Allah da sonsuz kudreti ve gücü olan bir varlık. Sonsuz kudreti ve gücü olan bir varlık olan Allah sınırlı gücü olan insandan yardım istiyorsa bunu nasıl anlamalı? Bakınız, sorular gerçekten soru. Cevabı nasıl peki bunun? Cevabı şöyle olmalı: Ey insan -ki bunun yanına “ma’allâh” ifadelerini de katmak lazım. Yani “Allah’la birlikte”. Allah’la birlikte. Dolayısıyla onları da katınca şu sonuca varmak mümkün. Bu tabii yorum, yanılıyor olabilirim. ‘Ey insan, Allah seni tarihi yaparken yanında görmek istiyor, karşısında değil’. Ve diyor ki; ‘gel bu tarihi beraber yapalım, gel katıl’. Katılımını istiyor. Katılım isteyen bir Rabbin var. Yani bu aslında şu anlama geliyor:

‘Sana verdiğim iradeyi Ben bile çiğnemiyorum ey insan. Sana özgürlük verdim, irade verdim, şahsiyet verdim, kişilik verdim bu kişiliği ben bile ezmiyorum. Sana bırakıyorum katılıp katılmamayı. Dilersen katılır, dilersen katılmazsın. Ama katılırsan unutma seni yaratana katılmış olacaksın. Katılırsan unutma Rabbinle beraber olacaksın. Bu önemli değil mi sizce? İşte hakikate omuz verirsen el-Hakk sana yardım eder. Yani Allah’a yardım edersen Allah da sana yardım eder. Allah’ın yardıma ihtiyacı olmadığı bedihi bir hakikat, ispata gerek olmayan bir hakikat olduğuna göre sen kendine yardım etmiş olacaksın. Zira senin yardıma ihtiyacın var, Allah’ın yok.

Seyrani’den bir beyit aldım, iki dize:

“Seyrani de derki; Hak benim arkam,

Hak benim arkam da ben kimden korkam?”

Eğer bir insan arkasını Hakk’a dayamışsa o kimden korksun, niye korksun, niçin korksun? Sırtını Hakk’a dayayan bir kimsenin korkacağı bir merci olmamalı, yoktur. Onun için bu beyti akleden kalbinize, akleden kalbinizin kollarına usulca bırakayım. Hemşehrim Develili Seyrani’nin, bundan 150 yıl önce vefat etmiş olan Develili Seyrani’nin beytini.

Duha ve Şerh. Bir önceki dersimizde Duha’yı işledik, bu derste de inşâAllah Şerh suresini işleyeceğiz. Doğru ismi “Şerh”, “İnşirah” da deniliyor. Bugün kullanımda yaygın olan bu. Bir karşılaştırma yapmak istiyorum.

Duha; Abdullah oğlu Muhammed’in çektiği insani sıkıntıları dile getiriyor.

Şerh; Resulullah Muhammed’in risalet misyonunun ağır bedelini dile getiriyor. Genelde karıştırılıyor. Sanki Şerh de Allah Resulü’nün “Resulullah” olmadan önceki hayatıyla ilgili zannediliyor, değil. Bu çok önemli bir ayrım. Şerh suresindeki yük peygamberlikle gelen yük. Duha suresindeki noksanlar ise beşerlikle gelen insani yük.

Duha; Abdullah oğlu Muhammed’in hayatına ilahi yardımlardan söz ediyor.

Şerh; Resulullah Muhammed’in risalet yüküne ilahi yardımlardan söz ediyor.

Duha; bizi insanlık yükünü taşımada motive ediyor, insanlık yükünün altını çiziyorum.

Şerh; bizi hakikat sorumluluğunu taşıma konusunda motive ediyor.

‘Duha; insanlık yükünü taşıma konusunda motive ediyor’ dedim. İnsanlık bir yük getirir mi, bir yük olur mu? Evet. İnsan olmak zor, beşer olmak kolay. Onun için insan doğulmaz, insan olunur. İnsan olmak için emek vermek lazım. İnsan olmak için risk almak lazım. İnsan olmak için ter dökmek lazım. İnsan olmak için öğrenmek lazım. İnsan olmak için tercih kullanmak lazım. İnsan olmak için akletmek lazım. Vicdanını ve iradesini aktif kullanmak lazım. İnsan olmak için öncelikle insani değerlerini kuşanmak lazım. İnsan olmak için ahlak lazım. İnsan olmak için kişilik lazım. İnsan olmak için insanlık lazım. Onun için insan olmak doğuştan getirdiğimiz bir şey değil. İnsan olmak; emek verdiğimiz, tercih ettiğimiz ve uğruna ter döktüğümüz bir şeydir.

Hakikat sorumluluğu diye bir sorumluluk var mıdır? Elbette vardır. Hakikati taşımak bir sorumluluk. Hakikati bazen -affedersiniz- bir merkep gibi de taşırsınız. Ne yaparsınız? Hakikat yazılı kitapları sırtınıza koyarsınız, onu da taşırsınız. Ama merkep neyi taşıdığını bilmez. Merkep sırtındaki yükün tezek mi, ilahi vahiy mi olduğunu ayırt etmez. Onun için sadece ‘yük’tür, yük taşıyordur. Ama insan bilir, bilirse insan olur. Onun için insanın hafızasına bir şeyi almış olması, Kur’an’ı almış olması onu değerli kılmaz. Hafızasına aldığı Kur’an’ın bilincine vardığında değer olur, değerli olur. O nedenle Cuma suresinin ilgili ayetinde de olduğu gibi; sırtlarına kitapları, omuzlarına Tevrat’ı alıp tepelerinde, başlarının üstünde taşıyıp ama onun sorumluluğunu yerine getirmeyen, onu taşımanın sorumluluğunu yerine getirmeyen ama ona inanmakla da övünen, onu başının üstünde taşımayı yeterli bulan Yahudileşmiş bir İsrailoğlu düşünün. Aslında bu ayet onlara inmedi, bize indi. Ona “eşek” diyen mübarek Kur’an, Kur’an’ı aynen İsrailoğullarının yaptığı gibi yapana aferin der mi? Demez tabii ki. Onun için hakikati taşımanın sorumluluğu var dostlar. Bu sorumluluğu alanlar yarın kurtulanlar olacak.

Ağır Sözün Sorumluluğunu Taşımak:

“Ağır söz”. Nereden hatırlıyoruz biz bunu? Müzemmil suresinden hatırlıyoruz, değil mi? “İnnâ senulqî ‘aleyke qawlen seqîlâ: Senin üzerine hiç kuşku yok ki biz ağır bir söz indireceğiz.” “Kavl” hafif söze denir, “kelam” ağır söze denir, etkili söze. “Kavl” etkisiz söze denir Arap dilinde, kelam etkili söze denir. Kelamın türetildiği kök olan “kelm” yaralamak demektir. Neşterle yaralamaya da aynı kökten kelime kullanılır. Dolayısıyla neden öyle denmiş? “Kavl”, yanına bir de “ağır” sıfatı getirdiğinizde = “kelam” olur. “Allah’ın kelamı” diyoruz, dikkat buyurunuz, “Allah’ın kavli” demiyoruz. Allah’ın kelamı. Neden? Allah’ın sözü etkili sözdür. Etki bırakır, iz bırakır. Tıpkı bir neşter bir deriyi yardığı zaman o birleşse bile orada bir iz kalır, değil mi? Tıpkı onun gibi. Vahiy de insan aklında, insan yüreğinde bir neşter çiziği gibi iz bırakır, bırakmalıdır. Yani şöyle; bir neşterle vücuda yazılmış bir yazı düşünün. O yazıyı kimse söküp alamaz. O hep ordadır. Tıpkı bunun gibi olmalı diyor Kur’an’ın insandaki tesiri, etkisi. Kur’an insanın akleden kalbinde bir neşterle yazılmış, deriye bir neşterle yazılmış bir yazı gibi insanın akleden kalbinde ayetlerin hasılatı kalmalı. Orada iz olmalı, artık kaybolmamalı, silinmemeli. Kurşun kalemle yazılmış bir yazı gibi değil. Tıpkı murçla taşa kazılmış, hakkedilmiş bir yazı gibi olmalı. Onun için sorumluluk da bekli buradan geliyor.

Sıkışan göğsünün açılmaya ihtiyacı vardır sevgili Resul’ümüzün. Sıkışmış mıydı? Çok sıkışmıştı, açılmaya ihtiyacı vardı. Göğsünüzün en daraldığı, en sıkıştığı zamanları lütfen aklınıza getirir misiniz? Ömrünüzün içinde göğsünüz kalbinizi öyle sıktı, öyle sıktı, öyle sıktı ki olanca genişliğine rağmen yeryüzü size dar geldi. O anda kaburgalarınızın çatırtısını hissedecek hale geldiniz ve o anda sanki kalbiniz yerinden fırlayacakmış gibi oldu. Öyle bir anınınız varsa onu aklınıza getirin. Benim bayağı var, hayli var. İçinizde olmayanlar da olabilir. Olmayanlar üzülsün mü? Vallahi üzülsün. Niye? Hiçbir şey yaşamamışsın sen dostum. Sen yaşamamışsın. Sen bir şey görmemişsin. Eğer hayatında kalbini fırlayacakmış gibi eden anlar yaşamadınsa sen acı çekmemişsin dostum. Acı çekmeyen adam, adam olamıyor. Onun için Allah’tan biraz acı iste. Acı iste, korkma, iste. “Ya Rabbi” de, “yükümü arttır”. Gücünü arttırır, korkma. “Ya Rabbi, gücümü arttır” de, korkma. Neden arttırır, nasıl arttırır, geleceğiz. “İnne me’al-‘usri yusrâ.” Geleceğiz. Onun için, acı çeken insanlar bilgelik kazanırlar. Dünyanın tüm sevinçlerini toplasanız onun vermediğini bir tane acı verir. O nedenle acılarınızın anlından öpün, acılarınıza sahip çıkın, acılarınıza saygı duyun, acılarınıza hürmet gösterin. Onlar çok değerlidirler. Onların kıymetini bilin.

Belini ikiye büken yüke destek olmaya ihtiyacı vardır. Çünkü beli iki büklüm olmuştu. O yük ki insan sırtına fiziki ve fiilî bir yük alır. Elli kilodur, yüz kilodur. Yani bu, Çanakkale’nin ünlü onbaşısının sırtına topu yüklemesi gibi, Seyit Onbaşı’nın. Bir şey de olabilir. Ama bence Seyit Onbaşı’nın sırtına yüklediği top ağır değildi. Seyit Onbaşı’nın sırtına yüklediği sorumluluk ağırdı. O top ondan hafif olduğu için taşıyabildi. Bence sorumluluğu taşıdığı için topu taşıyabildi, topu sürebildi namluya. O önemli. Sorumluluk gücünüzü arttırır. Sorumluluğu ne kadar hissederseniz ağırlık kaldırma kapasiteniz o kadar artar. Onun için ağırlık kaldırma kapasitenizi halter çalışarak arttırırsınız ama ya sorumluluğunuzu nasıl arttırırsınız? İşte vahiy onun içindir. Sorumluluğunu sana hatırlatmak içindir. Belini ikiye bükmüştü Allah Resulü’nün ve desteğe ihtiyacı vardı.

Haysiyet cellatlarına karşı onurun korunmasına ihtiyacı vardı. Var mıydı? Vardı. Önce yok sayacaksın, suskunluğa mahkûm edeceksin yani medeni cenazeye çevireceksin! Böyle istediler Mekkeliler. Mekke’nin kendilerini İbrahim’in dininden zanneden, “biz İbrahim’in çocuklarıyız, torunlarıyız” diye afra tafra yapan ama putlarını da alıp Kâbe’ye gelen çocukları öyle yaptılar. Önce suskunluğa mahkûm ettiler. O sökmedi. Sonra ne yaptılar? Sonra alay ettiler, dalga geçtiler. O da sökmedi, o da vazgeçirmedi. “Abdullah oğlu Muhammed”i “Resulullah Muhammed” olmaktan o da vazgeçirmedi. Üçüncüsü, ne yaptılar? Sonra sonra başladılar saldırıya, küfre, iftiraya. İftira ettiler. Saldırdılar. Mecnun dediler. Meczup dediler. Ve neler neler dediler; sapık dediler, atalarımızın dininden döndü dediler. Ondan sonra ne yaptılar, beşincisi? Bizzat varlığına saldırdılar, varlığını yok etmek için saldırdılar. Suikaste kadar vardırdılar işi. Gördüğünüz gibi durmadılar, hep saldırdılar. Ama onun haysiyet cellatlarına karşı onurunu korumaya ihtiyaç vardı. Allah bu garantiyi verdi ona. “Onurunu koruyacağız”.

Şimdi şöyle bir enstantane açın lütfen. Mekke’deyiz, Mekke’nin ilk beş yıllından birindeyiz, üçüncü yıl diyelim. Böyle, yaklaşık. İşte o ayetlerin indiği dönemlerin hemen arkası. Yani Necm suresinin önü. Bu arada bir yer. Allah Resulü Mekke’de korkunç bir tazyik altında. Evlerin önünden gidiyor pencereyi açıyor evin kadını, evin erkeği ona laf atıyor, hakaret ediyor, küfrediyor. Biraz ilerde çocuklar yolunu kesiyor, taşlıyor. Biraz ilerde evin camının altından geçerken ikinci kattan biri tükürüyor. Şimdi hiç böyle bir şey yaşadınız mı? Ben Kur’an ehli olduktan sonra bu memleketin hakarete, iftiraya ve algı operasyonuna uğrama şampiyonu oldum, biliyor musunuz? Benim bir şampiyonluğum var. Hakaret, iftira ve algı operasyonuna uğrama şampiyonluğu. Fakat vallahi bu bana hakaret eden, küfreden , 55 yıl önce ölmüş anama dahi küfreden bu ahlaksız, haysiyetsiz, kalitesiz kütlenin, kanser uru gibi kütlenin içinden bir tanesi de benim yanıma gelip bunu yapma cesareti gösteremedi. “Hocam, bunu söylemeseydin, söyledin şimdi gelen olur…” Olmaz, olamaz. Hatta bunu yapıp da beni görünce elimi öpene çok rastladım. Öptürmüyorum da. Anlatabiliyor muyum? Biliyorum, biliyorum kalitelerini, biliyorum şecerelerini, böyle yaparlar. Çünkü inanmıyor, kendisi de inanmıyor. Kendisinin ne olduğunu biliyor. Bakmayın içine girdiği sürü bir yol göstermiş, hedef göstermiş hep beraber o hedefe saldırıyorlar.

Allah Resulü’ne tükürüldü, taş atıldı, işkembe konuldu. Namaz kılarken sırtına işkembe konulmak nasıl bir şeydir? Hiç başınıza geldi mi, hiç tasavvur edebilir misiniz? Siz namaz kılıyorsunuz toplumun içinde ve o toplumun saygın bir bireyisiniz. Astelik sayılan, sevilen bir bireyisiniz, biri geliyor sırtınıza deve işkembesini koyuyor. Ne demek bu, biliyor musunuz? İşkembenin içinde ne olur, dostlar? Deve tersini sırtınıza koyuyor. Nasıl bir şey bu? Ne yaparsınız, ne yaparsınız? Bence birçoğu vazgeçerdi, biliyor musunuz? Düşünün lütfen, kendinizi onun yerine koyun. Birçoğu vazgeçerdi. “Tamam” derdi “ne uğruna bu?”. Ücret almıyorsunuz, mahkûm ve mecbur değilsiniz. Herhangi bir menfaatiniz yok. Peki niye daha sürdüreceksiniz bunu ki? İşte haysiyet cellatlarına karşı onurunun korunmasına bu yüzden ihtiyaç vardı. Allah o garantiyi verdi. Bu sureleri bu duygular içinde okuyun lütfen.

Allah nebiye salavatı değil salatı emrediyor. Hani öldü gitti. Hesap gününde hesaplaşacağız. Onun ne olduğunu, ne mal olduğunu hepimiz biliyoruz. Kendisi çok daha iyi biliyor. Sizin hiç bilmediğiniz şeyleri de biliyorum onun hakkında. Yeri gelince, zamanı gelince elbette anlatırım. Ama diyordu ki; ‘Kur’an’da Allah ona salavatı emrediyor, salavatı emrediyor’. Allah salavatı mı emrediyor? Allah’ın emirleri arasında salavat emri var mı? Yoksa “salât”ı mı emrediyor? “İnnallâhe we melâiketehû yusallûne ‘ale’n- nebiyyi: Allah ve melekleri nebiye salat ederler. “Yâ eyyuhellezîne âmenû: Siz ey iman edenler Allah ve meleklerin yaptığını sizde yapın. “Sallû ‘aleyh: Siz de ona salat edin”. Ne demek? Bir şey yapacaksınız, o şeyde paydaşlarınız olacak, o paydaşlar Allah, melekler. Yani siz de yapacaksınız, Allah ve melekler de yapacak ama aynı şey olacak. Cümlenin gelişi Arap dil felsefesi ve dilin yapısı, ‘stucture’ı, binası bunu gerektiriyor. Peki ne yapacaksınız? Allah şöyle mi yaptı? “Allâhumme salli ‘alâ seyyidinâ Muhammed.” Hee! Tercüme de edelim: “Ey Allah’ım, efendimiz Muhammed’e salat et” mi dedi? Allah Allah’a ey Allah’ım der mi? Peygamberimize efendim der mi? Allah’ın efendisi olur mu? Böyle mi dedi? Yani salavat mı okudu? Peygambere salavat okuyun dedi, öyle mi? Allah efendimiz Muhammed’e salavat okuyun dedi ve kendisi de salavat okudu, öyle mi? Böyle mi düşünüyorsunuz? Böyle bir şey olabilir mi, ihtimal var mı? Peki böyle bir şey olamayacağına göre hâşâ bunu söylemek Allah’ı inkâr kadar garip olduğuna göre Allah ve melekleri ne yapmış olabilir? Peygamberi desteklemiş olabilir. Zaten salat destek demektir. İnsanın şu ortasından geçen omurgaya Arap dilinde es-salvu denir. Yani insanı dik tutan, dik tutan ana omurga. Dolayısıyla salat da oradan gelir. İnsana omurga kazandıran eylemdir. Çünkü her tür destekte sizi dik tutar. Başkasını dik tutmak için yaptığınız her şey, kendinizi dik tutmak için yaptığınız şeydir aslında. Başkasına desteğiniz; yoksula, fakire, efendim yetime, öksüze yaptığınız her destek kendinize destektir aslında, bir başkasına değil.

İşte bu Ahzab 59, Duha ve Şerh’in yanına konulacak bir ayettir. Nebiye yapılan iftiraların ardından gelir. Çok ilginç. Ahzap suresinde sevgili resulümüze yapılan iftiralar dile getirilir. O, Zeynep’le ilgili olay da orada gelir. Niye gelir? Onun üzerinden iftira üretiliyor çünkü. Onun için arkasından bu ayet gelir, 56. ayet.

Allah ve melekleri nebiye salavat çekmez. Eline tesbih alacak, “Allahumme salli ‘alâ…”. Böyle böyle mi olacak? Salavat mı getirecek Rabbimiz, melekler? Salât eder.

Ve bir emir: “Siz ey iman eden kimseler, siz de salat edin, destekleyin”.

Ve bir nehiy: Ayetin sonu; “We sellimû teslîmâ.” Bu da yanlış anlaşılan bir ifade. Bu surede Allah Resulü’ne atılan iftiralar sıralanıp arkasından bu ayet geliyor, bağlamı şöyle bir düşündüğünüzde kesin ne demek istediği anlaşılıyor. “Ona selam edin”. Biz selam etsek ne olur? O öldü, evet. Ölümlü bir kuldu ve Allah katına aldı. “Sen de öleceksin onlar da ölecekler.” diyen ayet ortada. Öldü yani. Onun hâlâ yaşadığını söyleyenler aslında başka bir dinin propagandasını yapan kriptolardır! Onun için, o öldü. Peki ne demiş olabilir? “We sellimû teslîmâ.” Ölüye selam! Yani tamam, uydurdular, kabre mabre de yok, onu uydurdular. Niye uydurdular? İşte bunu öyle anlamayı meşrulaştırmak için… Asıl bunu doğru anlamanın üstünü küfrettiler/örttüler.

We sellimû teslîmâ” neydi biliyor musunuz? “Onu her türlü şaibeden selamette tutun”. Onu her türlü şaibeden uzak tutun. Ona şaibe bulaştırmayın. Nasıl şaibe bulaştırılır? Bugün mesela Allah Resulü’ne bulaştırılan en büyük şaibe nedir? “Qâle Resûlullah” diye üfürmeye başlayıp da Allah Resulü söylemiş gibi ondan 200 sene, 250 sene, 300 sene sonra uydurulmuş lafları onun ağzına koymak ona şaibe bulaştırmaktır! Onun için bunda çok dikkatli olmak lazım. Allah Resulü’ne bir sözü nispet ederken elli kere düşünmek ve dikkatli olmak lazım. Bu ayetin neyhettiği bir haramı yapıyor olabilir misiniz acaba diye aklınıza gelmeli. Tabii, örtülü olarak neyhettiği.

II. DİN NASIL UYDURULUR YA DA “ŞAKK-I SADR” MİTİ

İlk ayetimize geldik. Bismillahirrahmanirrahim. “Elem neşrah leke sadrak.” “Göğsünü genişletmedik mi” diye mi mana vereceğiz, yoksa açık kalp ameliyatı yapmadık mı diye mi mana vereceğiz? Nasıl mana vereceğiz? Mesele bu; din nasıl uydurulur ya da şakk-ı sadr miti. Şakkısadr göğsün yarılması demektir.

Elem neşrah leke”nin Anlamına Dair:

“Göğsünü genişlettik” mi, “kalbini yardık” mı? Ne diyor burada?

Men şeraha bi’l-kufri sadran fe-’aleyhim ğadabun minAllâhi: Kim göğsünü küfre açarsa Allah’tan bir gazap üzerindedir.” diyor Nahl 106. “Yeşrah sadrahû li’l-islâmi: Onun göğsünü İslam’a açar.” diyor En’âm 125. “Men şeraha Allâhu sadrahû li’l-islâm: Kim göğsünü İslam’a açarsa…” diyor Zümer 22.

Peki  göğsü açıp içine İslam yüklü çip yerleştirmekten mi söz ediyor? Ciddiyim, şaka yapmıyorum. Yani şöyle bir şey düşünün: Göğsünü bir ameliyatla, cerrahi bir operasyonla açıyor, içine bir çip yerleştiriyor, içinde İslam olan bir çip. O çipi yerleştirdi mi içi temizleniyor. Hani ‘kalbim temiz’ var ya, ‘kalbim temiz’ciler var ya… İçini böyle alıyor, temizliyor, içine bir çip yerleştiriyor! ‘Ben çipliyim arkadaş’! Niye? Garanti belgem burada, çipte! Onun için ben o çipi göstereceğim yarın büyük günde, hesap gününde. Çipim burada diyeceğim, bakın, beni bırakın geçeceğim. Ne hesabı ya ne hesabı biz çipliyiz arkadaş! Yani kudretten çipliyiz biz. Onun için böyle bir şey… Bu mu yani? İçine İslam yüklü bir çip yerleştirmekten mi söz ediyor Rabbimiz, göğsünü İslam için açmaktan bahsettiği ayetlerde?

Göğüs (sadr ve sudur) hiç organ anlamına gelmez Kur’an’da, hiçbir geçtiği yerde. Birçok yerde geçer, hiçbiri de organ yani şu bölge (göğüs kafesi) anlamın gelmez.

Rabbi-şrahlî sadrî.” Hz. Musa’nın duası, hatırlarsınız hepiniz, Tahâ 25. Ne diyor Hz. Musa: “Rabbim, göğsüme genişlik ver”. Hayır, buna göre öyle demiyor! Buna göre şöyle: Rabbim bana bir göğüs ameliyatı yaptır veya yap! Gönder meleklerini bana bir göğüs ameliyatı, kalp, açık kalp ameliyatı yap mı diyor? Bunu demediğine göre… Peki onu öyle anladınız ey klasik müfessirler, niye bunu böyle anladınız? Buna da o manayı vereydiniz. Hz. Musa’nın nesi eksik? Onu da açık kalp ameliyatına alaydınız ya…

Allah’ımız niye Allah resulüne yaptığını bir başka resulü olan Musa’ya yapmasın? Değil işte, Musa Nebi Rabbinden açık ameliyat, kalp ameliyatı istemedi dostlar. Ne zaman oldu? Yani bu mit ne zaman oldu? Soruyoruz, kitaplara soruyoruz, kaynaklara. Risalet’ten önce diyen var. “3-4 yaşında bir sabi iken oldu” diyor Müslim, İbn-i İshak, Taberi. Hem tefsir kaynakları var hem siyer kaynağı var hem de hadis kaynağı var, üç ayrı tür kaynak. 10 yaşında bir çocukken oldu diyor bir başka kaynak, İbn-i Kesir. Risalet’ten sonra diyenler var. İlk vahyi almadan hemen önce oldu ve hemen ardından vahiy geldi, Tayalisi diyor bunu. Uydurma miraç mitinden hemen önce oldu diyen var, Enes b. Malik’ten Buhari ve Müslim naklediyorlar. Yani Müslim yukardakini de naklediyor bunu da naklediyor. Hangisi doğru diye sormak hakkımız, ama bu zatlara soru soramazsınız. Müslim bir hadis derleyicisidir benim nazarımda ama bunlara göre bir puttur dokunamazsınız! Buhari benim nazarımda bir hadis derleyicisidir ama bunların Buhari diye bir putu var, dokunamazsınız, dokunan yanar! “Buhari çökerse İslam çöker!”, öyle diyor… Onun için bu anlamda sormazlar, soramazlar, hangisi doğru? Bir diyorsun ki 3-4 yaşında oldu, bir diyorsun ki vahiy geldikten sonra oldu, miraçtan hemen önce oldu. Nasıl hangisi doğru? Yani 3-4 yaşı ile miraç arasındaki? Miraç, iddia ettikleri miraç nübüvvetin 11. yılına tekabül ediyor. Nübüvvetten 11 yıl alın. Nübüvvet öncesinden de 37 yıl alın, üstüne ekleyin; 48 yıl, arada 48 yıl var, nasıl telif edelim? ‘Ya sayı saymayı bilmiyorsun ya hiç sopa yememişsin’ diyor ya onun gibi bir şey.

Nasıl oldu? Oyun oynarken beyaz elbiseli iki adam geldi. Adamların elinde içi kar dolu altın tas vardı. Göğsünü yardı, kalbini çıkardı, göğsünü yardı. Buna göre açık kalp ameliyatı ilk defa ilk defa Kuzey Afrika Cumhuriyeti’nde Doktor Bernard tarafından yapılmadı. Anlatabiliyor muyum? Gördüğünüz gibi açık kalp ameliyatı ilk defa Doktor Bernard’dan 1400 yıl önce burada yapıldı! Peki nasıl olmuş? Göğsünü yardı, kalbini çıkardı, yıkadı temizledi. Temizlenen şey zifiri bir kan pıhtısıydı, içindeki kin ve haset idi. Ebu Hüreyre’den, İbn-i Kesir tefsirinde bu var. Kin ve haset varmış, aynen böyle. 4 yaşındaki çocuğun içinde kin ve haset nasıl buldunuz? Nasıl buldunuz? Kin ve haset öyle mi? Veyahut ta peygamberlikten sonra oldu diyenlere bakarsanız; peygamberlikten sonra kin ve haset öyle mi?

‘Ebu Hüreyre peygamberimize iftira ediyor’ diyen bir uydurulmuş dinci çıkmayacak mı? Çıkmayacak mı? Onu demezseniz Ebu Hüreyre’ye buna atfen bir yalanı var deyin bari, bari bunu deyin. Onu da demeyecek misiniz? Evet, Allah Resulü’ne kinci ve hasetçi demekten utanmıyorsunuz ama Ebu Hüreyre bu konuda Allah Resulü’ne bühtan etmiş mi sorusunu hiç sormuyorsunuz!

Cebrail; “bu şeytanın sendeki payı” dedi. Devam ediyor, hikâyeye devam ediyor. “Bu şeytanın sendeki payı”. İyi mi? İfade aynen böyle, bizatihi metinden çevirdim dostlar. Tavşanın suyunu getirmiyorum huzurunuza, tavşanın bizzat kendisini getirdim. “Bu, şeytanın sendeki payı” dedi Cebrail. Şeytanın bir payı var, Allah Resulü’nde de var o pay, yani bir payı şeytandan, içinde o güne kadar şeytandan bir pay ile gezmiş, şeytandan payla!

Biz Duha suresini okurken “We wecedeke dâllen fehedâ” ayetini tercüme ediyoruz, oradan bize saldırıyor, ayete razı değil, Allah’a razı değil, Kur’an’a razı değil! Ama adam diyor ki şeytanın bir payı vardı Allah Resulü’nün içinde. Üstelik bu olayın hem de peygamberliğin 12. yılında yapıldığını söyleyenler var, öyle düşünün. Peki şeytanın payı ile peygamber mi olmuş? Hakaret daha nasıl yapılabilir, söyler misiniz?

Sonra, devam edelim, beyaz kedinin yüzü gibi olan sekineyi getirip içine koydu. Uyduran Yahudi’ymiş. Yahudi kültürü ile büyümüş, “sekine” Yahudilere ilişkin bir şey. Kur’an’da da onların hayatı anlatılırken geçiyor. Dolayısıyla onlarda zaten sekine diye bir şey var, Yahudi ilahiyatında meşhurdur bu. ‘Merhamet ve şefkati yerleştirdiler’, onu aldılar, yani kin ve hasedi, merhamet ve şefkati yerleştirdiler! Bu şu anlama mı geliyor? Allah Resulü bu açık kalp ameliyatı olmadan evvel merhametsizdi, şefkatsizdi. Öyle mi? Bu anlama mı geliyor? Hangi tarafını düzelteyim ben bunun!

Evet sonunda tekrar yerine koydular, ikisi birlikte göğsünü diktiler. Onu da unutmamışlar. Harika vermişsiniz yaa, bari şu açık kalp ameliyatını Müslüman hekimler icat edeydi ilk yapan onlar olsaydı da ya bari yani bir işe yarasaydı değil mi, uydurduğunuz mitoloji bir işe yarasaydı, onu da beceremediniz. Yine bir ecnebi doktor ilk açık kalp ameliyatını yaptı, onu da beceremediniz.

Evet, peygamberlik mührünü de iki kürek arasına o sıra yerleştirdiler! (Taberi). Nasıl buldunuz? Aslında doğuştan değilmiş, sonradanmış, çakmaymış, yani sonradan yerleştirmişler peygamberlik mührünü! Düşünebiliyor musunuz? Yok öyle bir mühür tabii. Böyle bir şey yok, böyle bir şey olursa zaten insanların seçimi olmaz. Anlatabiliyor muyum? Ve bunu inkâr eden doğrudan helak edilir zaten, geçmiş kavimlerde olduğu gibi. Dolayısıyla “isteyen iman etsin, isteyen inkâr etsin” ayeti de işe yaramaz bunlarda!

Nerede oldu sorusu da ilginç. Sütannesi Halime’nin (Beni Sa’d) yurdunda İbn-i İshak ve İbn-i Hişam öyle diyor. Mekke dağları arasında bir yerde, Taberi öyle diyor. Çölün içinde bir yerde, İbn-i Kesir. Bunlar tabii rivayet ediyorlar, yani naklediyorlar ama nihayetinde onun kitabında okuyoruz bunu. Hira mağarasında, Tayalisi öyle diyor. Mescid-i Haram’da uyurken, Buhari ve Müslim öyle diyor. Evet, nasıl buldunuz? Sütannesi Halime’nin yanında daha çocukken 3-4 yaşındayken. Mekke dağları arasında yine orada çocukken bir yerde. Bir yerde. Hangi yer? Çölün içinde bir yerde yine bir yerde. Hangi yer? İbn-i Kesir, Hira mağarasında… Bu durumda vahiy gelmek üzere ya da geldi. Mescid-i Haram’da uyurken… Bu zaten peygamberlik sonrası. Nerede?

Bir rivayet ki, bir haber ki “şurada şimdi kaza oldu, bu kazada 50 kişi öldü” diyor. Fakat altına da yazıyor ki bu kaza Afyon’da oldu, bu kaza Isparta’da oldu, bu kaza Van’da oldu, bu kaza İstanbul’da oldu, bu kaza Ankara’da oldu. Nerede oldu? Siz bu habere inanır mısınız? Böyle bir haber yapan muhabiri gazete ne yapar? Ha şimdiki gazeteleri söylemiyorum efendim, gazeteler gazete iken, televizyonlar televizyon iken ne yaparlar? Anında “evladım, sen çekirdek sat, limon sat, başka bir iş yap ama bu işi sakın yapma, sen bir daha bu işe el sürme” derler, değil mi? Ama inanmamızı istiyorlar, buyurun din bu! Bu din mi? Ben uydurulmuş din deyince taşlanıyorum. Bunu hak ediyor muyum sizce?

Zerdüştlükten çalınan mitolojiyi İslam’a kim neden soktu? Bu mitolojinin aslı var dostlar. Kaynağını bulduk. Anlatabiliyor muyum? Buradan İsrafil Balcı’ya selam olsun.

Evet, Zerdüşt’ün miracından bir sahne: Zerdüşt müritleriyle Horasan/ Belh’e gitti. Horasan’ın altını çiziyorum. Anadolu İslam’ı nereden gelmişti? Eyvallah, onun altını çizin, onun altını çizin. Yani ‘salât’ımız gitti yerine ‘namaz’ geldi. ‘Vudû’muz gitti yerine ‘abdest’ geldi. ‘Savm’ımız gitti yerine ‘rûze’/’oruç’ geldi. Horasan’dan geldi çünkü. Yani doğrudan gelmedi, direk gelmedi, kaynağından almadık. Horasan’dan aldık biz. Onun için Horasan’ın inandığı gibi aldık. Horasan’ın bozduğu gibi aldık. Horasan’da içine ne katıldıysa katıldı, o katılanları da din diye aldık.

Evet, Vaitya ırmağını yürüyerek geçti ve Avitak suyunda halvete çekildi. Urdi Beheşt ayında Mirac’a çıktı. Ahura Mazda huzuruna kabul etti. Zerdüştlüğün, Ateşperestliğin tanrısına, baş tanrısına Ahura Mazda deniliyor. Aslında Zerdüştlüğün iki tanrısı var, daha sonra olduğunu söyleyenler de var. Ahura Mazda ve Ehrimen. Ahura Mazda; iyilik tanrısı. Ehrimen; kötülük tanrısı. Biliyorsunuz Ehrimen daha sonra şeytan olacaktır. Yani Şeytan’a tapma işi o düalist ikici tanrı anlayışının bir boyutu. Kötülüğünden emin olmak için şeytana tap, iyiliğini celp etmek için Allah’a tap! Nasıl buldunuz? Şeytanı da memnun et, Allah’ı da memnun et. Bu çok ilginç. Bu bir, bir din değil ondan sonra birkaç din doğurdu ve bu Müslümanlığın içinden de bir din çıkardı; Yezidilik veya Ezidilik dedikleri. Yezidilik doğrudur aslında ve bendeniz çok olmadı bir buçuk iki ay önce Kuzey Irak’ta Yezidi papasını ziyaret ettim, papasını. Hem Yezidilerin Mekke’sini ziyaret ettim, Laleş yerleşkesi onların Mekke’sidir. Yezidiliğin kurucusu Adiy bin Musafir orada yatıyor. Adiy bin Musafir bir şeyh, Sünni bir şeyh. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat diye de kitabı var. 11. yüzyılda yaşamış bir şeyh. Yani Abdülkadir Geylani ona atıflar yapmış. Böyle bir adamın daha torunundan itibaren şeytan kutsanmaya başlanıyor. Şeytan artık tapınılan bir varlık hale geliyor ve Melek-i tavus adını alıyor, hikâye uzun. Yezidilerin papasıyla kendi evinde mülakat yapmaya çalıştım, bir sohbet yapmaya çalıştım. Onca oturmamıza ve onca konuşmamıza rağmen ağzından bir şey alamadım. Anlatabiliyor muyum? Dolayısıyla 82 yaşında olduğunu kendisi söyledi. Yani öyle basit bilgiler ama sordum, sordum, sordum ama sıfır cevap. Çünkü verecek cevabı yok, söyleyecek bir şeyi yok. Çünkü ardında bir şey yok. Adiy bin Musafir’in, böyle bir adamın devamı nasıl şeytana tapan bir dine dönüşür? Bu kendi bilecekleri bir iş. Şunu söyleyeyim, tüylerine halel gelemez, canları masumdur. Onları öldürmekle bir Müslümanı öldürmek arasında hiçbir fark yoktur. Ne malına dokunulur, ne canına dokunulur, ne ırzına dokunulur. Bu uydurulmuş dinciliğin eli silahlı versiyonunun onlara yaptıklarını şiddetle kınıyorum, nefretle kınıyorum. Cinayettir, bunu söylüyorum, kendisine de söyledim ama bunu söylemek, bunu takdir etmek, bunu, bu hakkı yerine getirmek ayrı bir şey; bu inancı İslam’a göre tahlil etmek ayrı bir şey. Anlatabiliyor muyum?

Yok, bu inancın hak olduğunu falan göstermiyor bu. Onlar öyle tercih ediyorlar, tercihlerinde hürdürler ve nihayetinde ben kimsenin Allah’ı olmaya hâşâ istekli değilim. Hesap görücü olarak Allah yeter. Ben kimsenin ahireti hakkında da nihai sözü söyleme yetkisi olmadığını düşünüyorum, Allah dışında. Onun için ama çok ilginç, İslam’dan koptu bir din oldu. İslam’dan altı tane parça koptu din oldu. Altısını da tasavvuf kopardı. Altısını da tasavvuf İslam’dan koparıp din yaptı! Üçü Sünnilikten koptu, üçü Şiilikten koptu. Sünnilikten kopanlardan biri bu, Yezidilik. Biri Sihlik, Hindistan’daki Sihler, Baba Anak diye bir önderleri vardı. Hacca gitti bu adam ve şimdi İslam’ın düşmanıdırlar. Hem onlar kendilerini İslam saymazlar hem Müslümanlar onları kendilerinden saymazlar. Yezidiler de öyle hem onlar kendilerini Müslüman saymazlar hem Müslümanlar kendilerini onlardan saymazlar. Üçüncüsü de Kadiyanilik, Ahmediye kolunu istisna tutuyorum o ayrıldı, Ahmediye kolu, Lahor kolu yani. Ama Kadiyanilik. Bu altısı da bir şeyhin eliyle koptu İslam’dan, din oldu. 6 şeyh de önce kendisine vahiy geldiğini iddia ettiler, ondan sonra yürüdüler. ‘Yürü, kim tutar seni’ oldular ve altı ayrı parça/lokma kopardı İslam’dan. Şiilikten kopanları da sayayım ve devam edelim. Dürzilik; Şii İslam’dan koptu. Babilik; Şii İslam’dan koptu. Bahailik; Şii İslam’dan koptu.

Ve sırada bazılarını görüyorum yine tasavvuf eliyle İslam’dan kopmaya hazır iki fırka, iki din daha görüyorum. İsimlerini vermeyeyim isterseniz, siz bulun, olur mu? Siz düşünün, siz bulun. Müslüman olmayıp o tarikattan olanlara bakın ve İslam’dan kopacağını şimdiden söyleyebilirsiniz. Koptu kopuyor, kopmuş halini de gördüm çünkü.

Evet, Durum bu. İçine erimiş tunç döktüler ve yerine koydular. Cenneti ve Cehennemi gösterdiler. Zerdüşt müritleriyle Horasan/Belh’e gitti. Urdi Beheşt ayında Mirac’a çıktı. Ahura Mazda huzuruna kabul etti. Cennet cehennemi gösterdi. Feriştehler onun karnını yardılar, dikkat buyurun, göğsünü yarıyorlar, içindekini çıkarıp temizlediler. Aynı, görüyoruz. İçine erimiş tunç döktüler ve yerine koydular. Niye erimiş tunç? Anlamış değilim, hikmetinden sual olunmuyor demek ki efendim. (Gatalar, Avesta’dan Manzum parçalar, Ali Nihat Tarlan, İstanbul, 1935, s.12).

Uydurulmuş Dinciye Birkaç Uyarı

Bana ‘Şii, İrancı’ diyen uydurulmuş dinci; senin dinin Ateşperest kadim İran’ın dini. Bu zırvaya inanıyorsan, senin peygamberin Zerdüşt, kitabın da da Avesta’dır.

Soru: Seni şirk pisliğinden kurtarmak isteyenlere çok çemkirdin! Peki seni bu pisliğin içine itenlere bir çift sözün var mı? Var mı? Zerdüşt’ü peygamber, Ateşperestliği İslam, Avesta’yı hadis diye pazarlayanlara bir itirazın var mı? Kur’an’ı da bu hurafeye meze yapanlara hiç tepkin olmayacak mı? Bu taşı bu kuyuya atan hadisçilerin İranlı Mecusi dedelerin torunları olması tesadüf mü? Size kocaman bir soru.

Komşu dinlerden kapılan bir virüs: Mucize uydurma hastalığı.

Kamus namustur dostlar. Cemil Meriç öyle der ki doğrudur. Bu ne demek? Kur’an’ın kamusu namusumuzdur. Kur’an’ın kamusu ne demektir? Kur’an’ın kavramları demektir. Kur’an İslam’ı nasıl tanımladı, imanı nasıl tanımladı, takvayı nasıl tanımladı? Kur’an kavramları nasıl tanımladıysa öyle kabul etmek bir müminin, bir Müslümanın bir numaralı görevidir. Kafanıza göre tanım getirdiğiniz kavram sizindir artık, Allah’ın değil, Kur’an’ın değil. Onun için yani ‘ben Müslümanım’ demek yetmiyor. Müslüman olmayı nasıl tanımlıyorsunuz onu söyleyin. Yani ben iman ettim demek yetmiyor, imanın içini neyle dolduruyorsunuz, nasıl tanımlıyorsunuz? İmanınızı kim tanımladı sizin? İman tanımızı bana söyleyin, İslam tanımızı bana söyleyin, takva tanımızı bana söyleyin. Söyleyin ki kime göre müminsiniz, kime göre Müslümansınız, kime göre müttakisiniz onu söyleyeyim.

Evet. Mucize kavramı, bir kavramdır, kelime değil terimdir, ıstılahtır. Mucize kavramı Müslüman kültürüne Allah Resulü döneminde girmedi. Allah Resulü’nün dilinde bu kelime yok. Kelime Arapça, acz kökünden türetilmiş, acz, a c z. Bu kökten kelimeler var Kur’an’da. Ama bu kavram yok, mucize kavramı hiç yok. Peki Kur’an’da yok, Allah Resulü döneminde kullanıma girmedi, Halifeler döneminde girmedi, Emeviler döneminde girmedi, Abbasiler döneminde bile girmedi. Bu kavramı ilk defa hicrî 4. yüzyılda görüyoruz. Çok ilginizi çekmiyor mu? İlk defa hadislerin anahtarını yapmış olan,  Konkordans’ta, dokuz hadis kitabının anahtarı “el-Mu’cemu’l-Müfehres li Elfâzi’l-Hadîsi’n-Nebevî” adıyla Arapçaya tercüme edildi. Leiden’de yapıldı, Hollanda Leiden’de, bu anahtar. Büyük bir çalışma. Bir hadisin içindeki tüm kelimeleri alındı, dokuz kitabın içindeki, oradan bakarak o kelimenin dokuz kitapta hangi hadiste nerede kullanıldığını çıkarıyorsunuz. Müthiş bir çalışma, ama bunu oryantalistler yapmış düşünebiliyor musunuz, Müslümanlar yapmamış. Hem de ne zaman yapmış biliyor musunuz? 130-140 yıl önce. Evet bu da ilginç değil mi? Emek vermişler yani adamlar ve hâlâ biz onu kullanıyoruz, elimizin altında yok çünkü, bizim yok. Evet, yok bu kelime girmemiş. Peki nasıl olmuş?

Kur’an’da ayet/ âyât var, mucize yok, ayet var âyât var. Peki mucize kelimesiyle ifade edilen nedir? Bir; olağanüstü, değil mi? İki; insan gücünü aşan, insanın kudretini aşan. Üç; doğal olmayan. Peki ayet ve âyât olarak sıralananlar ne Kur’an’da? Güneş ayet, gece ayet, gündüz ayet, ay ayet, insan ayet, hayvan ayet, su ayet, toprak ayet, yani her şey ayet. Kur’an’ın birimleri ayet, Musa’nın asâsı ayet. Evet, dolayısıyla hepsi ayet gördüğünüz gibi eğer mucize hakkında, mucize kelimesinin içeriği hakkında üç maddeyi görebiliyor musunuz? Peki yere nasıl uygulayacaksınız? Yer olağan mı olağan üstümü? Yer doğal mı doğal üstümü? Eğer şunu diyeceksek bütün varlık hepsi de mucizedir diyeceksek ‘bu mucize yoktur’ anlamına mantıken eşittir. Anlatabiliyor muyum? Eşdeğerdir mantık. Her şey mucize demek, hiç mucize yoktur demektir. Eğer varlığı tüm ayat olarak göreceksek -ki Kur’an’ına inanan bir mümin öyle görür- varlık tümüyle ayettir, âyâttır.

O zaman bu kavrama niye ihtiyaç duyuldu? Bu nevzuhur kavrama, bu bidat kavrama? Çünkü Hristiyanlıktan bir zihniyet ithal ettiler. Hristiyanlarla karşılaştılar ve Hristiyan azizlerin dalkavukluğuna, şarlatanlığına muhatap oldu Müslüman toplumlar. Bu adamlar aynı zamanda şarlatan. Özellikle Uzakdoğu’dan gelen Budist rahipler, Hindu rahipler de bu tip illüzyonistlik yapıyorlardı. İllüzyonlarını yapıyorlardı gerçekten de. Adam bir fırın yaptırmış, aynen, ev yıkıldığında bulunan manzara bu, Hallac’ın evinden çıktığı söylenir bunun, çok ilginç. Bir fırın yaptırmış. Biliyorsunuz, Hallac’ın bir Hindistan macerası var. Hindistan’da Hindu hocaları var, Budist hocaları var. Yani bir fırın yaptırmış, misafirler gelince fırını açıyor, yiyeceğinizi görün de geçin diyor. Bakıyorlar ateş, alev, orada kızarıyor, bir kuzu dönüyor. Harika, adamların ağzı sulanıyor, geçiyorlar, oturuyorlar. Otururken, geliyor kuzu yiyorlar, içiyorlar, giderken diyor ki Efendi Hazretleri kaddesAllahu sırrahu’l-aziz, ‘giderken kuzunuzu alın da götürün’ diyor. Aynı fırını açıyorlar, Allah Allah, canlı bir kuzu orada duruyor. Onu da alıyorlar, Efendi Hazretleri kaddesAllahu sırrahu’l-aziz’in hediyesi olarak alıp götürüyorlar. Ancak ev yıkıldığında dümen ortaya çıkıyor. Tandır bir düzenekle yapılmış, iki katlı. Birinci katında, ateş tertibatı kurulmuş. İkinci katında canlı kuzu tertibatı. Anlatabiliyor muyum? Yani yersen, ama yemez mi? Bugün yiyenler o gün yemez mi? Fakat ilginçtir internet çıktı farkında mısınız keramet bozuldu. Bir tane keramet gösteren kalmadı, şarlatanların tümü gitti. En son keramet gösterenler bizde post yürütüyordu. Postaki yürütüyordu, biliyorsunuz. Efendim, yani davulcu muydu kalkancı mıydı, Kılıççı mıydı bir şeydi. Efendim ve o oldu, ondan sonra bilmiyorum hâlâ bunları yiyenler var mı? Olabilir. Olur. Bu toplumda olur, Şark toplumunda olur.

Ama gerçekten de böyle bir kavram niye ithal edilir? Mucize kavramının Müslüman kültürüne girişi ilginçtir. Çok uzun bir bahis, uzatmayacağım. Mucizenin Kur’an’ın ayet kavramını örten bir küfre dönüşmesini acayip ve garayip bir halde görüyoruz dostlar.

Güvercin ve örümcek miti. Yahudilerin Davud Nebi için uydurmasıydı, nasıl geldi de hicrete adapte edildi, çok ilginç.

İki hurma ağacını birleştirip ayırması, Allah Resulü’nün, Hıristiyan azizlerinden intihaldir, çalıntıdır.

Ayı ikiye bölmesi, Sünnetullah’a küfürdür.

Ensesinden iğne deliği kadar bir çift göz olması.  Şifa’da var, inanmayan açsın baksın, bölüm bile var, bölüm başlığı. Ensesinde iğne deliği kadar iki göz var diyor, oradan görürdü diyor. Yani Allah Resulü demiş ki; “Namazların saflarını düzgün tutun, ben arkamı da görüyorum.” Buradan bu çıkar mı? Ee çıkarmış. Nasıl görüyordu sorusunu sormuşlar; ensesinde iğne deliği kadar iki tane, bir çift göz vardı sonucuna gelmişler. Bu yani, bu mu? Bu kadar mı? Bu kadar.

30 erkeğin cinsel gücüne sahip olması. İntikam rivayetidir bu. Evet, neden intikam rivayeti biliyor musunuz? Şöyle, babasını anasını savaşta öldürdüğünüz bir çocuğu esir aldınız. Veyahut da babasını öldürdünüz anasıyla çocuğunu esir aldınız ve çocuk sizde büyüdü ama olanları unutmadı. Anasının babasının, amcasının, dayılarının katillerinin içinde büyüdü, onların dinini benimsermiş gibi yaptı. Ama onlardan intikam alacak gücü de yok. Nasıl intikam alır? Bu intikam rivayetidir işte. Evet, böyle intikam alır. Yani içinde bulunduğu toplumun peygamberine küfreder aslında. Ama gerçekte küfür etse canı gidecek, bunu yiyemez gözü, ama öyle bir şey uydurur, övüyormuş gibi yapar ki böyle intikam alır.

Büyük abdestini toprağın yutması. Bu da intikam rivayeti olsa gerek. Ayete meydan okuyor. Yani ” Qul innemâ ene beşerun mislukum: Ben de sizin gibi bir beşerim.”

Eti yenmiş koyunu diriltmesi. İsa Nebi’ye nazire, oradan çalıntı.

Dilsizleri ve âmâları iyi etmesi, İsa Nebi’ye nazire.

Kütüğün ağlaması, öküzün konuşması. Kütüklük ve öküzlük.

Evet, kusura bakmıyorsunuz, değil mi? Kusura bakmıyorsunuz, ancak bu kadar kibar olabiliyorum. Ne yapayım? Ancak bu kadar yapabiliyorum, ancak bu kadar oluyor.

Evet, bakın köpek kafalı Hıristiyan evliyası; Aziz Kristofor. Kıtmir güzellemesi ve mürid/ mür-itleşme süreci biraz da buradan başlıyor. Köpek kafalı Aziz’e tapan Hıristiyanlar varsa, ee bizimkiler de köpeği olur, Şeyhin köpeği olmalıyız, gavsın hepimiz köpeği olmalıyız, gavsın çocuklarının köpeği olmalıyız hikâyesine geliyoruz oradan.

Ucube tanrı; Fil kafalı Ganeşa. Görüyorsunuz değil mi?

Aslında bu tanrılar, şu anda Hinduizm’de inanılan bu tanrılar. Ben yerinde gittim gördüm. Nedir biliyor musunuz? Bazıları dört kollu, bu da dört kollu farkında mısınız? Aslında ucube, ucube doğmuş insanlara; mesela siyam ikizi gibi o zaman anlaşılmıyor tabii, bunun sebepleri de anlaşılmıyor. Yani nasıl bir genetik bozukluk anomali var da böyle oluyor veyahut da nasıl bir süreçten geçiyor da böyle oluyor? Anlama yok, soru sorma yok o günün dünyasında. Ancak sıra dışı doğum olduğu zaman, bakıyorlar dört tane kolu var. Tamam bu tanrı diyorlar, ‘tamam bu tanrı’! Dört tane kolu varsa bu tanrı, dört tane bacağı varsa bu tanrı. Ama şunu demiyorlar ya; ‘ucube doğdu’. Anlatabiliyor muyum? Bu efendim, bir anomalidir. Dolayısıyla bu aslında tanrı manrı olmaz demiyorlar. Dolayısıyla böyle bir şey.

Maymun tanrı Hanuman. Bende acayip acayip bakıyorum ucubeye. Bu Yeni Delhi’de. Gördüğünüz gibi yine tesettüre sokmuşlar sağ olsunlar. Önce açıkmış bu efendim hiç olmazsa bir iç çamaşırı giydirme nezaketinde bulunmuşlar artık, evet bu da böyle.

III. HAKKA DESTEK, HAKKI HAYKIRANA DESTEKTİR

Elem neşrah leke sadrak. We wada’nâ ’anke vizrak. Ellezî enqada zahrak. We refa’nâ leke zikrak.” Hakka destek hakkı haykırana destektir. Göğsünü genişletmedik mi? Sırtını ikiye büken, belini ikiye büken yükünü sırtından almadık mı? Ve adını yüceltmedik mi? Namını, şanını yüceltmedik mi? Resul’ün göğsü nasıl genişletilmiş olabilir dostlar? Bu soru önemli. Belini ikiye bölen yük nasıl hafifletilmiş olabilir? Bu soruları umarım siz de soruyorsunuzdur.

Teselli ve motive edici ayetlerle, göğsü genişletildi, yükü hafifletildi. Duha ve Şerh sureleri şu anda okuduğumuz İnşirah suresi, onun göğsünü genişletmek ve yükünü sırtından almak için, hafifletmek için ayetlerle yapılmış İlahi bir yardımdır, dostlar.

Aile içinden destekler: Hatice’nin, Ali’nin ve Zeyd’in bunlar gibi aile içinden yardımcıların ona destek olmasıyla Rabbimiz onun göğsünü genişletti ve yükünü hafifletti. Bu az şey mi dostlar? İnsanın ailesi içinden destek bulması. Zira düşmanınız aile içinden, düşünsenize. Siz gidiyorsunuz, panayırdasınız, insanlar etrafınızda, kalabalık orada, dünkü Muhammedu’l-Emin’siniz. Hiçbir kötülüğünüzü kimse görmemiş, yalanınızı duymamış, sahtekârlığınıza rastlamamış, aksine dürüstlüğünüzle meşhursunuz, gidiyor ve tebliğ ediyorsunuz, sadece Kur’an okuyorsunuz. Fakat arkanızdan bir yaşlı geliyor ve diyor ki; “Beni tanıyor musun? Evet. Ben kimim? Ebu Leheb’sin. Peki biraz önce biri geldi, o kimdi biliyor musun? Bilmiyorum. O benim yeğenim Muhammed’di.” Bugün ki troller o gün olsaydı altına ne yazarlardı biliyor musunuz?

“Kişiyi en iyi yakınları tanır.” Bugünkü troller o gün olsaydı, anlatabiliyor muyum? “Sana baban da…” diye cümleler yazanlar var ya, işte onlar o gün olsaydı Allah Resulü’ne; “Yahu amcan senin mecnun olduğunu, deli olduğunu, sapık olduğunu söylüyor” derdi! “El-‘ammu ke’l-eb: amca baba gibidir”, “dolayısıyla baban sayılır, baban senin için sapık diyor”! Nasıl buldunuz? Bir yerden hatırlıyorsunuz değil mi? Hatırlayın bir yerden. Mantık aynıdır, hiç değişmez. Hiç değişmez. Mantık aynıdır. Tarih boyunca aynıdır. Hiç değişmezler. Onun için zaman değişir, zemin değişir fakat zihniyet değişmez. Aynı müşrikler gibidirler. Yani zihniyet dedeleri gibi düşünürler, hiç değişmez. Sormaz, ben onu ne kadar tanıyorum ya? Ben Ebu Leheb’i ne kadar tanıyorum ki? Neden Ebu Leheb’in sözü doğru söz olsun da Muhammed’in sözü yalan söz olsun? Neden Ebu Leheb benim gözümde itibarlı olsun da Muhammed itibarsız olsun? Neden? Sırf amca olduğu için, sırf yaşı büyük olduğu için mi? Amca olmak hakikatin garantisi olmak mıdır? Baba olmak hakikatin garantisi olmak mıdır? Yaşı büyük olmak doğru söylediğinin garantisi olmak mıdır? Bu mudur yani?

Dışardan destek: Bilal, Ebu Bekir, Ammar gibi. Hepsine Allah rahmet eylesin.

Dostun “iyi” düşmanın “kötü” oluşuyla: Bence bu da bir destektir. İyi dostlar verdi Allah Resul’üne ve kalitesiz, adi, çapsız ve ahlaksız düşmanlar verdi. Evet. Dolayısıyla iyiler gördüler, kötüler de görseler ne olur görmeseler ne olur.

Adını ve namını nasıl yüceltmiş olabilir?We refa’nâ leke zikrak: Namını, adını, şanını yüceltmedik mi?”

1- İyiyi ve hakkı arayışını ödüllendirmek için onu “seçerek”. Evet. Bir arayıştı ve arayışı ödüllendirdi Rabbimiz ve onu seçti. “Mustafa” oldu, “seçilmiş” oldu.

2- Onun adını Kur’an ile ölümsüzleştirerek. Namını nasıl yüceltti? Kur’an ile ölümsüzleştirdi. Şimdi dilimizde ayet oldu bakınız. “We mâ Muhammedun illâ resûl, qad halet min qablihi’r-rusul: Muhammed elçilerden bir elçidir, elçiden başka bir şey değildir. Ondan önce de elçiler gelip geçti.” “Muhammedun resûlullah, wellezîne me’ahû eşiddâu ‘ale’l-kuffâri ruhamâu beynehum.” Muhammed Allah’ın elçisidir. Onunla beraber olanlar da kendi aralarında merhametlidirler, ama inkârda direnenler ve bu inkârı hayat tarzı haline getirenlere karşı da tavizsizdirler.” “Eşiddâu” budur, şiddet kullanan değil, tavizsizdirler. Lütfen dikkat edelim. Onun adını Kur’an ile ölümsüzleştirerek…

3- Onu “kula kulluğa hayır” diyen bir akideyle donatarak. La ilahe illallah; kula kulluğa hayır! İşte bu da onu yüceltmektir.

4- Onun sevgisini milyonlarca kadının ve erkeğin gönlüne koyarak. Öyle değil mi? “Anam babam sana feda olsun ya Resulallah” demeyen bir mümin Allah Resulü’nün kıymetini bilmemiş demektir. Çünkü bizi anamız doğurdu, imanımızı ise Allah Resulü -Allah Resulü’nün getirdiği vahiy yani, dolaylı olarak- doğurdu. Onun için anam bana dünyadaki hayatımı verdi. Allah Resulü bana ahiretteki hayatı. Rehberliği getirdi. Hangisi daha fazla iyilik yapmış olabilir? Eyvallah. Onun sevgisini milyonlarca kadının ve erkeğin gönlüne koyarak.

5- Hakikat ehlini “Hakk” destekler: Muhteşem örnek. “Fe-inne me’a’l-‘usri yusran inne me’a’l-‘usri yusrâ: Her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır.” “Elbette vardı” diye de tercüme edebiliriz. Elbette her zorlukla birlikte bir kolaylık var olmaya devam edecektir. Bu muhteşem iki ayeti gönlünüzün, akleden kalbinizin kollarına usulce bırakayım dostlar.

Belirli ismin iki kez tekrarı bir sayılır. Dikkat buyurun. Belirli isim. Nerede burada belirli isim? Bakınız, belirli; “el-‘Usr” belirli. “El” var başında. Belirlilik takısı, lâm-ı tarif. Bu ise belirsiz gelmiş, lâm-ı tarif yok, “el-yusr” gelmemiş, bakınız. Başında el olsaydı sonunda tenvin olmazdı, nûn olmazdı. Onun için başında lâm-ı tarif olana belirli, başında lâm-ı tarif olmayana belirsiz diyoruz. Hani İngilizcede the var ya the işte, the “el” takısına mukabil geliyor veya “el” takısı “the”ya mukabil geliyor. “Fe-inne me’al-‘usri yusran inne me’a’l-‘usri yusrâ.” Belirli gelen şey ne sayılıyor biliyor musunuz? Tek sayılıyor Arap dilinde, Arap dil felsefesinde. Belirsiz gelen de iki sayılıyor. Bunu düşünerek, belirli ismin iki kez tekrarı bir sayılıyor. İki kez tekrar etmiş ama bir sayılıyor. Yani tek tekrar sayılıyor, tekrarsız sayılıyor.

El-usr; zorluk, tek. ‘Zorluk’ tek kullanılmış sayılıyor Arap dil felsefesinde. Belirsiz ismin iki kez tekrarı ise iki sayılıyor. Yusr; kolaylık. Kolaylık iki, zorluk bir. Bu ne demek biliyor musunuz? Zorluk iki kolaylık arasında, gece iki gündüz arasında anlamına geliyor. “Bir zorluk iki kolaylığa asla galip gelemez” diyor Ferra. Hatta bunu hadis olarak nakledenler var. Diyorum ki sınırlı bir zorluğa sınırsız bir kolaylık. El-usr sınırlılığı ifade eder aynı zamanda. Lâm-ı tarif aynı zamanda belirliliği, sınırlılığı ifade eder. Belirli bir zorluk ama yusr sınırsız bir kolaylık. Zorluk sınırlıdır kolaylık sınırsızdır. Kolaylık zorlukla aynı safta arkasında değil. Me’a bakınız şu harfi cerre bakınız me’a, maiyyet. Yani şu değil; el-‘usr sümme yusr değil. Sümme yusran veya el-’usr we’l-yusr değil, nedir ya? “Me’a’l-usr” efendim. Yusran, evet, zorluğun hemen yanında, beraberinde, aynı safta kolaylık var. Aynı saftaymış dostlar. Yanındaymış dostlar, maiyetindeymiş. Bakalım.

Zorluğun koynundaki kolaylığı görmek: Doğum sancısını görüp bebeği görmemek. Zorluğu görüp kolaylığı görmemek, doğum sancısını görüp bebeği görmemek gibidir. Ateşi/nârı görüp ışığı/nuru görmemektir. Zahmeti görüp bereket ve rahmeti görmemektir. Fırtınayı görüp yağmuru görmemektir. Köpek balığını görüp okyanusu görmemektir. Firavun’u görüp Musa’yı görmemektir. Hastalığı görüp kazandırdığı bilgeliği görmemektir.

Kur’an ehli olmanın külfetini görüp nimetini görmemektir. Bu iki ayeti, “Fe-inne me’a’l-‘usri yusran inne me’a’l-‘usri yusrâ” ayetini elimden gelse çöllerin ortasındaki vahaların alnına yazardım. Çöl bir usr, zorluk, vaha bir kolaylık, yusr. Çünkü Allah çölün ortasında bedevilerin arasındaki Muhammed’in kalbine yazmış. Niye? Bedevi zorluk, Muhammed kolaylık.

Seksen milyon ton toz kalkıyor Büyük Sahra’dan her mevsim. Seksen milyon ton! Nereye gidiyor biliyor musunuz? Doğrudan Amazonlara. Bir kıtadan öbür kıtaya toz taşınıyor. Amazonlar bitki zengini ama gübre fakiri. Sen ormanını bul gübresi gökten gelir. O oraya gübre olarak gidiyor. “İnne me’a’l-‘usri yusrâ: Her zorlukla beraber bir kolaylık.” Çölü görüyorsun, o zaman bunu da gör, bunu da gör.

Dolayısıyla İzlanda’ya gidiyorsunuz. Kar ülke. Kardan adam değil kardan ülke. Buz ülke. İzlanda’nın içinde, varıyorsunuz, gayzerler. Yani kaynamış su fışkırıyor karın ortasında, buzun ortasında, bilmem gören var mı?
Dolayısıyla oraya yazın “Fe-inne me’a’l-‘usri yusran inne me’a’l-usri yusrâ: Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” Ya Rabbi, sen bu zehir gibi bitkileri niye yarattın? Bunlar ne işe yarar? Ya Rabbi bu yılan da sokunca öldürüyor yahu. Bu zehir nedir, ne işe yarar? Tıbbın simgesi neydi? Yılandı değil mi? Niye? Evet yılanı görüyorsun da o zehrin şifa olduğunu niye görmüyorsun. “İnne me’a’l-‘usri yusrâ: Her zorluğun yanında bir kolaylık mutlaka vardır.” Vardır yani. Gör arkadaş. Başına gelen hastalığı görüyorsun, hastalığın yanında gelen bilgeliği niye görmüyorsun? Başına gelen imtihanı görüyorsun, imtihanla beraber gelen sabrı niye görmüyorsun? Bu benim başıma gelseydi ben kaldıramazdım arkadaş…

İşte zihin özürlü bir çocuğu görüyorsunuz, annesiyle beraber gidiyor. Allah ona sabırlar versin, Allah ona cennet versin. Gidiyor, bir imtihan. Aklınıza ilk gelen şuysa eğer; ne günah işledi de Allah böyle bir sınav verdi? Sizsiniz özürlü, o değil. Özürlü sizsiniz, anlatabiliyor muyum? Gidin kendinizi tedavi ettirin. Ama aklınıza şu geliyorsa; bu doğum normal, ben olsam dayanamam. Hayır. Sen olsan da dayanırdın. Niye? Bir şeyi görüyorsun, öbür şeyi görmüyorsun. Gördüğün şey imtihan, ama o imtihanın yanında gelen sabrı görmüyorsun. O imtihanı veren sabrı da veriyor. Onun için başınıza gelen ağır acılarla ve imtihanlarla sınanmış olan arkadaşlarımız lütfen bir de böyle düşünsünler, haklısınız diyecektir.

Evet. Zorluğun bizzat kendisi kolaylık olabilir. Evrenin yasası evrim, evrimin yasası uyumdur. Uyumun yasası zorlanmak, zorlanmanın sonucu güçlenmektir. Ve bugün geldiğimiz nokta zorlanma yasasının sonucudur. Allah’ın bir ismidir bu. Neydi? Cebbar. Zorlayan. Varlık zorun ekmeğini yiyor, biliyor musunuz? Mutasyonların tamamı zorlamanın ürünüdür. Dokuzu negatiftir biri pozitiftir. Ama o pozitif üzerinden yürümüştür. Daima. Bakınız biz canlılığın son halkasıyız. 4 milyar yıllık canlılığın son halkasıyız ama en son halkası değiliz. Devam ediyor, yolculuk devam ediyor. Bizden sonra da devam edecek. Evet. Nereye gidecek bilmiyorum. Bilmiyoruz. Ama Allah biliyor. Onun için devam ediyor, yani yasa bu.

Faz geçişleri. Nedir? Yani gazdan katıya, katıdan sıvıya, sıvıdan gaza, dahası efendim, işte tekillikten çoğulluğa. İşte ilk yaratılış anı Big Bang dedikleri o ilk patlama anındaki, ondan sonraki tekillik. Ondan önceki hiçlik, vakum boşluk, ondan sonraki tekillik, ondan sonra atom altı parçacıklarının oluşması, ondan sonra atomun oluşması, ondan sonra ilk yıldızların oluşması, ondan sonra o yıldızların çok kısa bir zaman içinde bozulup yok olup yerine galaksilerin oluşması yani kara deliklerin oluşması. O yıldızlarla oluşan kara deliklerin etrafında koskoca bir âlemin var edilmesi. Galaksilerin var edilmesi. Ve devam ediyor. Oluş ve bozuluş devam ediyor. Kevn ve fesat devam ediyor ve devam edecek. Hepsinde bir plan var. Mutasyonlar öyle fermantasyonlar öyle. En basit, en basit fermantasyonlara bakınız hepsi de enzim adlı muhteşem işçinin ürünüdür. Aslında asitlerin tamamı turşudur. Evet turşu kuruyoruz. Turşu kuruyoruz asit oluyor. Ve biz bir turşu kabıyız aynı zamanda. İlginçtir. Ve midemiz sürekli turşu kuruyor. Ve asitler işlevini yapıyor, enzimler işlevini yapıyor, dönüştürüyor. Dönüştüremeseydi sindiremezdiniz. Sindiremeseydiniz ölürdünüz. Onun için peyniri enzimle yapıyorsunuz. Bakınız turşuyu enzimle yapıyorsunuz. Sirkeyi enzimle yapıyorsunuz. Tabii öbür haram olanlara gelmiyorum. Yapmıyorsunuz onu. Ama onu da yapanlar öyle yapıyorlar. Dolayısıyla o orada da yürüyor.

Emek ve risk yasası. Ne kadar bedel o kadar bereket.

IV. İŞ-UĞRAŞ-KONUM DEĞİŞİR, İLKE DEĞİŞMEZ: RAĞBET RABBEDİR

Ayetler, son ayetler ve muhteşem ayetler. “Fe-izâ ferağte fensab we ilâ rabbike ferğab.” Ne demek? Şu halde bir zorluğu aştığında başka bir işe giriş. Ya da bir işten sıyrıldığında başka bir işle dinlen. İkisi de olur. İkisini de, iki anlamı da verir ayet. “Fe-izâ ferağte fensab: Bir işle yorulunca başka bir işle dinlen” veya “Bir zorluğu aştığında başka bir işe giriş”. Yani aslında söylediği şu, her iki manada da: Boşluk yok. Boşluk yok. Boşluk diye bir seçenek yok. Yok. İş değiştirebilirsin. Onun için yokluk ve varlık, sağlık ve hastalık, işçi ve patron. Peki “We ilâ rabbike ferğab”? Evet. “Rağbetin Rabbine olsun”. Rabbine rağbet et. Herkes bir şeye rağbet ediyor. Ben kime rağbet edeyim ya Rabbi. Yani benim rağbetim neye olsun? Ben ilgimi neye fokuslayayım? Ben ilgimi neye yönlendireyim? Benim ilgimin odağında ne olsun diyorsan, işte bu ayet onun cevabını veriyor. “We ilâ rabbike ferğab: Rağbetinin, ilginin odağında Rabbin olsun”. “Rab” olmasının altını çiziyorum. Allah’ın, ilahın değil. Başka bir ismin değil. Rab. Çünkü eğitime dikkat. Eğitimin olduğu her yerde Rab ismi gelir. Bir eğitime atıftır bu. Yoklukla varlık, sağlıkla hastalık. İnsan bu iki hallerde de olur değil mi? Bazen yok olur bazen var. Bazen sağlıklı olur bazen hastalık. Bazen işçi olur bazen patron. Peygamber ve ümmet. Âlim ve tâlip. Kadın ve erkek.  Konumlar değişir dostlar, ilke değişmez. Rağbet Rabbedir. Rağbet hakkadır.

Soru aslında böyle cevabını buluyor biliyor musunuz? Ömrünüz içinde konumlarınız değiştikçe rağbetiniz değişmesin. O ne demek? Verirsen Rabbimsin, vermezsen değilsin. Kazanırsam Rabbimsin, kaybedersem değilsin. Varlık sırasında Rabbimsin, yokluk sırasında değilsin. Sıhhatliysem Rabbimsin, hastaysam Rabbim değilsin. Güldürüyorsan Rabbimsin, ağlatıyorsan Rabbim değilsin. Veriyorsan Rabbimsin, alıyorsan Rabbim değilsin. Bu mu? Hayır diyor, yapma bunu. Konumlar değişir. Verir de alır da, yükselir de alçalır da, yoksullaşır da varsıllaşır da. Ama hiçbir durum senin Rabbinle olan konumunu değiştirmesin. Rağbetin Rabbine olsun.

Soru: Cennette mükemmel refah vaat ediliyor, insanın canı boşluktan sıkılmaz mı? Bu da sorulur işte. Cevabı Yasin 55: “İnne ashâbe’l-cenneti’l-yewme fî şuğulin fâkihûn: O gün Cennet ashabı  sevdikleri, hoşlandıkları bir meşgale içinde olacaklar”. Yani boşluktan cennette canımız sıkılır diyenler korkmayın, canınız sıkılmayacak. Ama canınızın istediği işi, canınızın istediği yerde, canınızın istediği kadar yapacaksınız diyor. Dolayısıyla bu ayetle orada da bir bakışımlılık çıkıyor. Bana neye rağbet ettiğini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. Rağbetin Rabbe olması ne demektir? Elâlem ne der diye Allah’ın belası bir putunun olmaması demektir dostlar. Allah ne der? Yeter. Kınayıcının kınamasından korkmadan hakkı haykırmak demektir. “We ilâ rabbike ferğab.” Rağbetin Rabbe olması, Üç kuruşluk makam, mevki, dünyalık için ruhunu şeytana satmamak demektir dostlar. Nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilmemektir dostlar. Bu demektir. Evet şükürler olsun ki tam saatinde bitirebildim. Evet kendimi kutlarım. Öbür zamanlar kötü hissediyorum, sizin hakkınızı çalmış gibi hissediyorum. Haklarınızı helal edin lütfen.

EKLER

Haftanın trolü. Bundan sonra böyle bir başlık koyacağım. Bundan sonra diyorum ama bu son ders. Bir dersimiz daha var ramazan içinde, inşallah son ders o. Ama ders olarak işlediğim son ders bu. Gelecek ders arka kapak yapacağım. Kapatıyoruz ya ilk cildi, Bitiriyoruz ya, arka kapak olacak. İnşallah gelecek derste rahat rahat dinleyeceksiniz, daha az kafanızı yoracağım daha fazla inşallah neşelendireceğim sizi ama daha fazla da düşündüreceğim. Önümüzdeki ders bu dönemin son dersi olacak 17. dersimizle noktamızı koyacağız. Allah nasip eder, ömrümüz yeter, nefesimiz yeterse önümüzdeki sezon gürül gürül, gümbür gümbür kaldığımız yerden devam edeceğiz. Hatta daha müjdelerim var. Bugün vermeyeyim. Yaz boyu bu müjdelerin neler olabileceğini düşünün. Biraz merak edin. Arkası yarına benzedi bu.

Anneler günü bugün öyle mi? Anneler gününün tüm anneler için mübarek olmasını niyaz ediyorum. Anneler günlerini tebrik ediyorum. Babalar gününe denk gelse de kendimi de tebrik etsem. Ama ben de anneyim biliyor musunuz? Anneler güzel anneler, mübarek anneler evlatlar dünyaya getiriyorlar, tüm erkekler bir anneden doğuyorlar hepsi ama hepsi. Ben de anneyim dedim, hocam sen kimi doğurdun derseniz eğer, ben cisim doğurmadım. Ama elhamdülillah bendeniz birçok insanda bir farkındalık doğurduğumu düşünüyorum inşâAllah. Rabbim beni de anneler arasına yazar mı acaba?

Haftanın trolü. Bu başlığı yeni açtım, bundan sonra açacağım. Şöyle yazmış bana: “İki kelam da Siyonizm için, İsrail için konuş.” Üsluba bak, emrediyor beyefendi. Yaşın kaç, nedir, erkek midir, kadın mıdır? Sosyal medyada hiçbiri belli değil bunların. Var mıdır yok mudur o da belli değil. Neyse. Ciddiye aldık. “Eleştir, hakaret et, ne günahı varsa bunu yapmanın, ben üstlenirim. Günahı vebali benim boynuma olsun. Bir fetva da cihat için ver. Küçücük bebekleri, hamile kadınları öldürüyorlar Gazze’de.” Bunu demiş klavye mücahidi. Klavye mücahidi böyle ediyor, cihat yapıyor oturduğu yerden. Cihadının tek şeyi bu, bu, parmak. Parmakları sallıyor cihat oluyor bu. Klavye mücahidi. Aslanım, koçum veya kızım biraz yavaş olun, insan olun. Bilmediğinizi, bilmediğinizi fark edin. Karşınızdaki insanı tanımadığınızı düşünün. Biraz edepli olun, terbiyeli olun. İnsan olun. Benim ömrüm bu uğurda geçti. Benim ömrüm mazlum ve mağdurlara yardım etmekle, onları desteklemekle, onları desteklediğim için mağdur edilmekle, bedel ödemekle geçti benim ömrüm. Bak bu, Gazzeli ailem benim. Ve bu fotoğraf Gazze’de. Gazzeli kardeş ailem benim. Bu ailenin babası bir bombanın altında can veren bir babaydı. Ve bu da benim ailem. Orada 9 tane manevi evladım vardı. Evet. Bu, bu hangi gün biliyor musunuz? Hani Gazze 21 gün bombalanmıştı ya gece gündüz. İşte o bombalar yağarken akşama doğru Refah sınır kapısı bu. Ve burada arabaya ilaç yüklüyoruz. Orada. Ve bu da Gazze Meydanı. Gazze meydanında Gazzelilere konuşma yapıyorum. Onun için lütfen ey troller, ey çomarlar, ey hakkaniyetsizler siz yapmadınız diye hiç kimse yapmadı değil. Onun için bilmeden konuşmayın, ne olur biraz haddinizi bilin.

Aynı çağda yaşamaktan onur duyduğum insanlardan bir tanesi: Ahmet Şahrur, Suriyeli bir mühendistir aslında, bir Kur’an âlimidir. Evet. “İslâmu’l-Kur’âni’l-Kerîm: Kerim Kur’an’ın İslam’ı” başlığında bir program bu. Evet. “Yumkin faslu’d-dîn ani’s-sulta lâkin lâ yumkin fasluhû ani’l-müctema’: Dinin sultadan, iktidardan ayrılması mümkündür fakat dinin toplumdan ayrılması mümkün değildir. Din mutlaka bir toplum ister, diyor. Ve bu zatın gerçekten de okunmasını tavsiye ettiğim muhteşem eserleri var. Ve o eserleri ben tavsiye ediyorum size. Özellikle bir tanesini getirdim buraya.

Evet. El-Kitâbu we’l-Kur’ân. Tabii okuyun diyeceğim. Bir de içinden fotoğraf aldım. Kusura bakmayın yani bu övünmek, enaniyet, kibir için falan değil, bir kitap nasıl okunur, onu göstermek için. 820 sayfa bu eser, 820 sayfasını da böyle okudum. Kenarına yazdığım notlardan bir kitap çıkar, en az bir kitap, anlatabiliyor muyum? Eser böyle okunur. Okuduğunuz eserleri lütfen böyle okuyun. Yani o eseri tüketmeyin, üretin. Kenarında boş yer kalmasın, israf olmasın, buraları yeşillik olsun diye yapmıyorlar, bu boşlukları var ya siz doldurasınız diye yapıyorlar. Onun için bakınız kitabın sonuna, son sayfasına, 820. sayfasına da ne yazmışım? 29 zilkade 1426. 31 Aralık 2005’te bitirmişim bu kitabı orada bir şey yazıyor. Okuyan var mı onu. “Mülahhas”, özetlenmiş demektir. Bu kitabı bilgisayarıma, data bankıma özetlemişim 800 sayfayı. Bilmem anlatabiliyor muyum? Efendim, bir eserin hakkını en güzel eser yazanlar bilir. Daha mektup yazmamış, daha bir sayfa makale karalamamış insanların koca koca, içinde tez olan eleştirel eserler yazan insanları bir çırpıda çöpe atması nasıl bir hakkaniyetsizliktir? Takdirini size bırakıyorum.

Uydurulmuş din. Yasin okuyan mezar taşı. Nasıl buldunuz? Yasin okuyor. Hatta yanında yedekleri de var. O Yasin okuyor sizi bir şeyden kurtarıyor düşünebiliyor musunuz? Bir çip koyuyor içine Yasin okuyor, siz cennetlik oluyorsunuz. Çip mi cennete girse siz mi acaba? Kim? Veya çipi yapan mı acaba? Çipi yapan cennete girecekse gayrimüslim cennete girecek. O çipi biz icat etmedik. Dolayısıyla “diri olanları uyarsınlar” diye indirilen Kur’an (Yasin 70) nasıl ölüler kitabı haline getirilir, görüyorsunuz. Ne olursunuz vasiyet edin. Babanızın, annenizin vefat ettiğinde mezar taşı siparişi verecekseniz Yasin suresinin 70. ayetini mezar taşına yazdırın. Bakın size buradan vasiyetim olsun, mezar taşıma Yasin 70’i yazdırın. Eyvallah bakınız.

Ah uydurulmuş din! Nasıl bir şeydir? Okuyabiliyor musunuz? Arkaya da ses efektini koymuşlar. Böyle yani kıldı, tüydü gidiyor efendim. Dinleri yalan, imanları iftira olunca bu oluyor. Evet, buyurun, bilmem ne efendinin kabrinin örtüsünü getirmişler, ona tapacaksınız! Efendim, tapacağınız şeyler gösteriliyor burada. Nelere prestij gösterecek, nelere tapacaksınız?

Evet devam ediyoruz. Yani öyle bir yere geliyoruz ki orada söz bitiyor. Evet. Kabir örtüsü Peygamberimizin. Tabii yalan, hepsi de yalan, onu da söyleyeyim efendim. Evet. Yıkandığı suyu nerede buldunuz? Kim kaybetti de siz buldunuz? Kuyuya tükürdüğü, diyor.

Hz. Üzeyr. Evet bunu geçmemeliyim bu çok önemli. İş Üzeyr’in merkebinin yediği arpaya gelince söz bitiyor. Üzeyr’in merkebinin yediği arpa! Nasıl bir şey? Nasıl bir şey? Ne olacak buradan, ne çıkar buradan?

Evet, tavsiye görsel değerli dostlar. Kirazın tadı. Bu film ramazanlık olarak çok hoşunuza gidecek. Çok ders alacaksınız, çok ibret alacaksınız. İntihar etmekte olan bir adamın, intihara karar veren bir adamın bir kirazın dalında, bir kirazı görüp intihardan nasıl vazgeçtiğini yani doğadaki ayetleri fark etmenin ne muhteşem bir şey olduğunu gösteren harika bir film. Tavsiye ederim.

Benim kahramanlarım. Evet. Bakınız. 42 saniyelik bir görüntü. Adana’da olmuş bu olay. Ee, tabii her zaman böyle hani künefeyi paylaşacak değilim, bazen de böyle güzellikler var. Yanlışlıkla delikanlının, yavrunun tezgahını deviriyorlar, kırıyorlar. Ondan sonra getiriyorlar, kaldırıyorlar ve en sonu çok güzel bitiyor. Zaten olması gereken aslında teşekkürü gerektiren bir şey yok. Yapılması gereken bu, olması gereken bu. Yani verdikleri zararı ödüyorlar. Ama ödeme şekilleri de fena değil, güzel. Evet. Görüyorsunuz, bir tasadduk olarak onu da yapmışlar.

Efendim, bugün bu kadar. Gönlünüze, akleden kalbinize afiyet olsun. Hepinize hayırlı günler diliyorum. Hayırlı ramazanlar diliyorum. İyi ramazanlar diliyorum. Allah’a emanet olun. Saygılar, sevgiler.

Yorum Yaz