Siretü’l Kur’an-29.Ders-FECR SURESİ (I)-

SİRETÜ’L KUR’AN-29.DERS

-FECR SURESİ (I)- 08.03.2020

 

İslam barıştır, Allah’ın küresel barış projesidir. Biz, Allah’ın küresel barış projesine layık olamadık. Onu, küresel bir savaş projesine dönüştürdük. Onun üzerinden güç yarıştırdık, onun üzerinden güce taptık adını Allah koyduk, onun üzerinden insanlığa yük yükledik. Oysaki dinin vazifesi; insanlığın yükünü almak, yükünü hafifletmekti. Biz ise dini, insanlığa yük olarak vurduk, sırtına.  Belini ağırlaştırdık, gücünü aldık ve maalesef ibadet; ahlak içindi, ahlaka yardımcı olmak içindi, vahiy akla yardımcı olmak içindi, din insana yardımcı olmak içindi, ama olmadı, olamadı ve bunu biz yaptık. Elimizi değdiğimizi zehirledik, bozduk. Çünkü, kirli bir harktan tertemiz bir suyu akıtsanız, o da kirlenirdi. Zihinlerimiz kirlendi, iradelerimiz kirlendi, vicdanlarımız kirlendi ve biz kirlendik, hayatlarımız kirlendi. Eylemlerimiz kirlendi, ilişkilerimiz kirlendi, kirlenen ilişki kirletti, kirlenen hayat başka hayatları kirletti. Onun için, temizlenmeye ihtiyaç var, arınmaya ihtiyaç var. Mutlaka ve mutlaka…

Bakınız, corona virüsle imtihan oluyor dünya. Küçücük bir şey. Bir virüsü görmek için, 30 bin kat büyütmeniz lazım, gözünüzle görebilmek için. Yani gözle görmek için 30 bin kat büyüttüğünüz şey, büyütmeniz gereken şey, insanlığı korkutan bir şeye dönüşüyor. Binlerce insanı öldürebiliyor ve kapasitesi milyonlarca insanı öldürebilme kapasitesi var. Nedir? Efendim, bir virüs. Hepsi o kadar. Yani gözle görmek için 30 bin kat büyütmeniz gereken, mini minnacık bir şey. Peki, insan bedenini yıkan virüslere karşı, böylesine korku duyan, böylesine tedbir alan, böylesine endişe duyan insanlık; neden insan ahlakını, ahlaka yardımcı olmak içindi, vahiy akla yardımcı olmak içindi insanlığını değerini, kalitesini, vicdanını, iradesini, aklını yıkan, aklını öldüren manevi virüslere karşı, yanlış inançlara karşı, yamuk inançlara karşı, zehirli hurafelere karşı tedbir almaz? Aklını yıkamaz, imanını yıkamaz, dinini yıkamaz, dininizin içine ne corona virüsleri atmışlar ve onunla sizi yıkıyorlar farkında mısınız? Neden virüslere karşı tedbir şarttır diyen insanlar, inanç virüslerine karşı tedbir alanlara, tedbir alın diye haykıranlara, özünü ömrünü adayanlara karşı savaşırlar, iftira ederler, linç operasyonu yaparlar, saldırırlar? Bu nasıl bir şeydir? Geçen, tarım bakanlığı tağşiş listesi yayınladı. Niye tağşiş der bilmem ki? Tağşişi kaç kişi anlar? Hile demektir, hileli gıda demektir. Niye, hile deseniz ağzınız mı eğrilir? Anlamasın diye mi yapıyorsunuz? Neyse. Tağşiş listesi yayınladı. İçinizde görenler var mı? Türkiye’nin en hatırlı firmaları her tarafından yağ sektöründen, gıda sektöründen, et sektöründen ve daha aklınıza gelen en temel ihtiyaç sektörlerinden, yüzlerce ama hilafsız bini aşkın hileli ürün satan, imal eden yüzlerce bini aşkın firma var. Peki bunları kim yiyor? Bu yağları kim yiyor? Bu etleri kim yiyor? Biz. Bizler. Bizlere yapıyorlar ve bunların içinde ben şunun yapılmasını isterdim. Kaçı namaz kılıyor, bu firmaların sahiplerinin? Hemen hemen. Tahminim o. Tahminim o. Tahminim o. Çünkü, iki namaz arasındaki günahlar affediliyor ya tabi. Nasılsa iki namaz arasında her halt iki namaz arasında. Ye. Evet ve yedir. Dolayısıyla tağşiş listesi yayınlıyorsunuz ve bunu iyi de yapıyorsunuz bravo sık yapın, çok yapın herkes duysun ama. Peki biz burada dinde tağşiş listesi yayınlıyoruz. İnançta hile listesi yayınlıyoruz, hileli inanç, bozulmuş inanç. Gıdayı yiyince nihayetinde bedeninizi bozuyor, midenizi bozuyor değil mi? Sağlığınızı bozuyor. Peki hileli din yiyince nerenizi bozuyor? Ahlakınızı bozuyor, davranışınızı bozuyor, insanı bozuyor, toplumunuzu bozuyor, bizi-sizi bozuyor, dünyayı bozuyor farkında mısınız? Peki biz bunun listesini yayınlayınca, neden alnınızı çatıyorsunuz, kaşınızı çatıyorsunuz, alnınızı kırıştırıyorsunuz? Neden hoşunuza gitmiyor? Evet.

  

FECR SURESİ (I) – TOPLUMSAL ÇÜRÜMEYE TUTULAN VAHİY IŞIĞI

Bugün 8 Mart 2020. 29.derste beraberiz, hamdolsun. “Kur’an’ın Hayat Yolculuğu” dersi devam ediyor biz de Kur’an’ın yolculuğuyla beraber yolculuğa devam ediyoruz. Konumuz nüzulde 11.sure olan Fecr suresi ve tabi birinci ders bir de ikincisi olacağı gözüküyor. Toplumsal çürümeye tutulan vahiy ışığı. İlginç. Surenin ismi Fecr. Fecr ne demek? Gündoğumu. Gündoğumu suresinde, neden toplumsal çürümeye tutulan vahiy ışığı gündoğumu suresi ilk 5 ayet yemin? Yani; şahitlik, tanıklık. Ondan sonra gelen ayetler; helak olan kavimler. Birinci ad kavmi ikinci “Ad kavmi” “Semud kavmi” ve “Firavun” ondan sonra, insanların ve insanlığın temel problemi olan, zayıflarına ezme, zayıflarına bakmama, zayıflarını bastırma. Yetimi, yoksulu, açı, öksüzü korumama, onlarla paylaşmama. Allah Allah. Fecr diye bir sure var konusu bunlar. İlginç gelmedi mi size? Onun için dedim, tavşana tutulan far koymuştum, sildim geri bunu yazdım başlık olarak. Tavşana tutulan far nedir? Biliyorsunuz, yolda tavşan çıktı mı önünüze, farı gözüne tuttuğunuz zaman durur, kalır. Yani aslında tavşan, masum bir hayvan. Güzel de severim de… ama başka bir atasözü bulamadım. Maalesef işe yarar şeyler uydurmamışız o konuda. Asıl şu; insana tutulan far. Vahiy, far tutuyor. Yani bu fecr o fecr. Bu fecr, seni ansızın yakalıyor. Seni, suçüstü yakalıyor. Ey insan, seni suçüstü yakaladım. Bak bu da ışık. Geçelim.

 

I.GİRİŞ- “FECR” ADINA DİLSEL BAKIŞ

Evet önce bir giriş bölümümüz var. “Fecr” adına dilsel bakış.

Mastar: Fecr. Biliyorsunuz fiil olur, isim olur, mastar olur, harf olur. Bu mastar. Mastar bazı dilcilere, bazı dil mezheplerine göre; dilin ana unsurudur. Dil ondan türetilir. Tabi ben bu kanaatte değilim. Benim dil mezhebim daha farklı. Dolayısıyla, mastarlar sınaidir aslında efendim. Sonradan kurgusaldır, mühendislik ürünüdür. Hiç kimse hiç kimseyle mastar üzerinden konuşmaz. Muhtemelen ilk insanın konuşması, işaret diliydi. Daha sonra, en kısa emir kelimeler, emir fiillerle başladı konuşmaya. Efendim. Çünkü, insanın insana ilk ihtiyacını ifade etmesi için, karşıdakine bir şeyi söylemesi lazım, bir şeyi aktarması lazım. Getir, götür, al, tut, yap. Tabi isimler de önemli. Baba, anne. Yani işte bu kelimeler genelde, bebek dilinden türetilir onun için. Ba-ba/ an-ne. Vay be. Bebek dili derler buna. Dolayısıyla bunlar da anlamda aranmaz aslında. Dilin nasıl türediğini Allah nasip eder de Bakara Suresi’nin 30. 30’lu ayetlerine gelirsek; “Ve’alleme âdeme-l-esmâe kullehâ.” “Adem’e isimlerin tamamını öğretti” ayetine geldiğimde, size dil hakkında çok hoşunuza gidecek şeyler söyleyeceğim inşallah burada. Belki bir tek dersi, sadece bir dersi, insanlık ilk ne konuşmuş olabilir, hangi kelimelerle başlamış olabilir, tüm insanlığın ilk cümleleri nasıl kurulmuş olabilir? Üzerinde duracağım. Ama o günleri görürsek tabi ömrümüz yeter, nefesimiz yeterse.

  • Mastar: Yarıp çıkmak.
  • İnficar: Patlayıp çıkmak.
  • Hayır olan fecr; şer olan fücur ile ifade edilir. Fecr, fücur.
  • Hatırlayalım; insan kişiliğini yarıp tahrip ettiği için, günah “fücur”, günahkâr ise “facir” olarak nitelendirilir. Savaşın yasak olduğu ayların saygınlığını tahrip ettiği için, cahiliye harplerinden o sürekli harplerden birine; “ficar harpleri” denir. Ficar, bunun için denmiş. Çünkü haram aylar, yani savaşılması yasak olan aylar ihlal ettiği için.

Gündoğumu olarak Fecr. 10.sure gece Leyl idi, bir önceki sure. 11.sure Fecr oldu. Ardından Fecr, sabah, tan, gündoğumu. Tan; Türkçe bir kelime hem de Öz Türkçe bir kelime, bazıları Moğolca kökten alındığını söylüyorlar. Olabilir, mümkündür. Zaten Moğolca ile arkaik pire Türkçe arasında bir bakışımlılık var. Tan, tan kızıllığı. Güneşin doğumu, gün doğumu. Aslında tanış olmak buradan gelir. Tanımak, tanık buradan gelir ve yine şahitlik/tanıklık buradan gelir. Neden? Çünkü, tanımakla alakalı hepsi.

Tanık olmak; bir şeyi tanıyan insanı bulmaktır. Tanış olmak; onu tanımak demektir. Biriyle tanışmak demektir. Bu anlamda tan aslında; bir şeyi fark edecek kadar, ışığın altında olmaktır. Yani, eşyayı birbirinden ayıracağımız kadar, ışığa maruz kalmaktır. Hayat kitabında ve hayatta gündoğumu ölümden sonra hayat gibi doğan güneş değil, gündür. Güneş doğar mı? Doğmaz. Aslında bu bir yanılgı. Niye? Biz dönüyoruz. Evet, saatte 1670 km hızla, dünyamız dönüyor. Yoksa güneş dönmüyor yani. Biz onun etrafında dönüyoruz, üstelik hem kendi etrafımızda dönüyoruz hem de onun etrafında dönüyoruz 80 küsur bin km hızla, onun etrafında dönüyoruz. O da zaten bir şeyin etrafında dönüyor. Nasıl? 800 bin küsur km hızla. Dolayısıyla hiçbir şey yerinde durmuyor. Ama gün doğmuyor aslında. Ne oluyor peki? Işığa maruz kalıyoruz. Güneş ışığı bize değiyor, dünya dönüyor ve bu dönüş sırasında gün ışığı bize değince gün doğdu diyoruz. Gün ışığı doğuyor.

Gün doğumu varlığın varoluşu, hayatın varoluşu, bilincin varoluşu. Öyle değil mi? Varlık var oluşu bir gün doğumudur. Yokluk bir gecedir, varlık bir gündüzdür. Varlık sabahı, bir doğumdur aslında. Onun için varlığın ilk var olduğu hangi ansa ne zamansa Allah’a malum, bize meçhul, ama ilk var olduğu o an herhalde varlığın gün doğumuydu. Dolayısıyla varlığın bir gündoğumu var. Tabi bu alem bu evrenin gün doğumunu şu anda fosil ışıktan, ilk ortaya saçılan big bang dedikleri o büyük patlamadan gelen, ilk ışığın fosil ışığın yaşının hesaplanması arka plan fon ışıması diyorlar buna fizikte, suretiyle 12 milyar 800 milyon yıllık bir alemde yaşıyoruz. Ama şunu cevaplayamıyoruz. Bu alem ilk alem mi? Bundan evvel bir alem var mıydı? O alemin tohumundan mı bu alem var oldu? Buna cevaplayamıyorum buna şu anda fiziğin cevabı yok. Şu anda henüz daha bunlar düşünce aşamasında.

Hayatın varoluşu bir gün doğumu. Öyle değil mi? İlk hayat nasıl var oldu? Yeryüzünde hayat 4 milyar yıllık. Şu anda bu da yaklaşık tespit edilmiş durumda. Çünkü, geriye doğru genetik kodlar taranarak ve bulunan fosiller yaşları tespit edilerek, yeryüzünde ilk canlılık 4 milyar civarında bir yıla sahip. Peki yeryüzündeki bu ilk hayat, ilk tohum ne zaman oldu? Gün doğumu ne zaman nasıl oldu? Tek hücreli bir canlı aminoasit var. Aminoasitler her yerde var, efendim. Yani canlılığın, biyolojinin kökeni; kimya. Kimya: Asitler, kimyanın bir uzantısı. Bir aminoasit diye bir şey var ve aminoasitten RNA diye bir ortaya molekül çıkıyor. RNA; ribo nükleik asit. Nedir bu? Aslında yarım merdiven. Yarım merdiven. Dört tane hatta beş tane baz var asit bazı, efendim. Adenin, timin, guanin, sitozin ve urasil. Beş tane ana koddan, tuğladan tüm kainattaki canlılık yapılıyor. Tüm dünyadaki şu ana kadar gelmiş geçmiş solucanlardan insanlara, fillerden sirke sineklerine, mikroplardan virüslere kadar hepsi hepsi bu beş kodla. Hepsi ama. Hiç istisnası yok. Çok ilginç gelmiyor mu size? Allahû Ekber demiyor musunuz? Dolayısıyla aminoasit nasıl oluyor da ilk RNA’yı üretiyor? Evet ondan sonra DNA; deoksiribo nükleik asit. Yani çift. Merdiveni hatırlıyorsunuz dimi? Merdiven sarmalını o işte. Dolayısıyla o da bir gün doğumu biliyor musunuz?

Bilincin var oluşu. Evet, canlılık tarihinde, varlık tarihinde bilinç; bir gün doğumudur. Hayvanlar olur, şu anda yaşayan hayvan sayısı yaklaşık 17-18 milyon civarında. Ama unutmayın son yok oluşta %99’u canlıların yok olmuş. Yani şu anda yaşayan canlılar, yeryüzünden geçen canlıların %1’inden aşağı diyorlar biyologlar. %1’inden aşağı. Yani %99’u yok olmuş, tür olarak yok olmuş ve bütün bunların içinde müthiş bir gün doğumu var. Bilinç. Bilinç, canlılığı farklılaştırıyor. Bilincin doğumu da gün doğumudur. Nasıl bir şeydir bilinç? Maymunların taklidiyle alakası yok. Kuşların konuşmasıyla alakası yok. Bilinç; farkındalık. Kim olduğunun farkında olmak. Ben kimim? Sorusunu sorabilmek. Bu nedir? Sorusunu sorabilmek ve açıklama ihtiyacı duymak. Bilme ihtiyacı duymak. Bu nasıl bir şey? Üzerinde düşündüğünüzde, zaten üzerinde düşünüyorsanız, bilinçle yapıyorsunuz bunu. Onun için bu, bir gün doğumudur. Bu aslında bütün canlılık içerisinde, bir sıçrayıştır. Müthiş bir sıçrayış. Ancak bilinçle insan, Allah’a muhatap oluyor. Ancak bilinçle, inanma ihtiyacı hissediyor. Ancak bilinç varsa ahlaki mükellefiyet gündeme geliyor. Değil mi? Bilinçsiz bir varlığın, ahlaki davranmasını beklemek abesle iştigaldir. Hayvanlardan ahlak beklenmez. Onun için, bilinçle alakalı hepsi bilinçle. O da bir gün doğumu.

Gün doğumu, uyanış, kalkış, silkiniş, harekete geçiş, yaşama katılış bütün bunların hepsi gün doğumu. Sabah uyanış. Bazılarının gün doğumu akşam oluyor gerçi de. Yani gün batarken, bazılarının günü doğuyor. Nasıl oluyor onu bilmiyorum. Kalkış, silkiniş.

Bazıları hiç doğmuyor, gün doğuyor ama o doğmuyor. Bir ömür doğmayanlar var. Bir ömür, üzerine gün doğmayanlar var. Yani aklının güneşi hiç doğmamış, bilincinin güneşi hiç doğmamış, iradesinin güneşi hiç doğmamış, kişiliğinin güneşi hiç doğmamış.

Ne diyeceksiniz? Evet. Yaşama katılmamış yani.

  • Gün doğumu: doğada, bitkilerde, hayvanlarda, insanlarda farklı farklı.
  • Gün doğumu: beyinde, bilinçte, akılda, iradede.
  • Gün doğumu: cahiliye gecesini yaşayan toplumlarda gerçeğin fecri. Gerçeğin doğumu. İnsan da böyle değil mi?
Aslında hidayet dediği şey nedir Kur’an’ın? 
Bir gün doğumudur bana sorarsanız. 
Öyle değil mi? Yani içinizden aydınlanıyorsunuz. 
İçinden aydınlanamayan, dışını aydınlatamaz.

Evet. Herkese güzel gün doğumları dilerim.

 

FECR SURESİNİN KONUSU

Bir toplum profili:

  • Nimetle şımarmış bir toplum düşünün. Nimetle. Nimet azgını deniyor buna. Yani yokluğu bir bela, varlığı bin bela olur nimetle şımarmış bir toplumda.
  • Elindekileri paylaşmayan bir toplum düşün. Neden paylaşacak? Çünkü emanet. Eğer paylaşmıyorsa mülkiyet zannediyordur. Benim. Senin mi? Değil. Neden? Çünkü ölünce götüremiyorsun. Neden? Çünkü sen, senin değilsin. Duran kalbini çalıştıramıyorsun. Neden? Çünkü, sana verildi. Emanet, bir sınav. Onun için, paylaşmak zorundasın.
  • Yetimi, öksüzü, açı, yoksulu gözetmeyen bir toplum düşünün. Yani ezilenleri, altta kalanları, alttakileri düşünmeyen, gözetmeyen bir toplum. Bu, şu demektir; vicdansız bir toplum. Onun için,
  • İçi kararmış ve dışını karartan bir toplum düşünün. İçi kararmış, karanlık bir içle dışını da karartıyor. İçi zehirlenmiş, zehirli bir bakışla başka baktığını da zehirliyor. İçi çürümüş, çürümüş bir içle, değdiğini de çürütüyor. Böyle bir toplum düşünün.
  • 4 tarihi örnek veriyor bu sure. Ad, Ad-ı İrem, Semud ve Firavun.
  • Işık tutulmuş tavşan davranışı demiştim, geçiyorum.

 

II.VARLIK ŞAHİTTİR, SEN DE ŞAHİT OL!

Evet, ikinci ana başlığımıza geçtik. Surenin ilk ayetleri bunlar. “Vel-fecr: Fecr; tanık olsun dile gelsin.” Fecr; tanık olsun dile gelsin. “Ve leyâlin ‘aşr: On gece tanık olsun, şahit olsun, dile gelsin.” “Ve-şşef’i vel-vetr: Çift ve tek tanık olsun dile gelsin.” “Velleyli iżâ yesr” eyvallah. “Gece tanık olsun, dile gelsin.” Gece, yürüyen gece. Gündüze yürüyen gece. Yürüyen gece ama özellikle. Eyvallah. Seyrüsefere çıkan gece. Tanık olsun, dile gelsin. “Hel fî żâlike kasemun liżî hicr” evet. Bunda taş gibi, oturaklı bir aklı olanlar için, bir ibret yok mudur? Yok mudur? Vardır. Bakalım.

 

  • YARIP ÇIKARAN SABAH ŞAHİT OLSUN

Yarıp çıkaran sabah şahit olsun, tanık olsun, dile gelsin. Yokluğu yarıp, varlığı çıkaran sabah diye anlayabiliriz bunu. Bir şekilde anlaması yok, birçok şekilde anlaması var. Yokluğu çıkarıp, varlığı… evet yokluğun içinden varlığın çıkması, bir sabahtır. Dolayısıyla Türkçede aslında farklı farklı kelimeler kullanıyoruz, gün doğumu için. Neler kullanıyoruz? Evet, tan kullanıyoruz, şafak kullanıyoruz, sabah kullanıyoruz. Fecr kullanıyoruz. Farkında mısınız? Fecr surenin adı. Bunlara geçeceğim. Ama Fecr aslında, güneş görünmeden evvel, güneşin habercisi olan, ışıklara denir. Fecr-i sadık/ fecr-i kâzib denir onun için.

Fecr-i sadık nedir? Fecr-i kazib nedir?

Fecr-i kazib; şöylesine bir ışık belirir ve kaybolur. Yani daha sonra o ışık kaybolur. Dolayısıyla yani bizim sahur yaptığımız zamanlar. Ondan sonra fecr-i sadık.

– Fecr-i sadık ise; doğudan batıya doğru, yani doğu tarafında şöyle yatayına birleşip belirir, ona fecri sadık derler. Dolayısıyla o fecirle, sabah namazının vaktine girmiş oluruz. Onun için, fecir bu. Yani güneşin kendisi görünmeden, habercisi olan ışıkları, güneşi haber veren ışıklar.

Peki tan gün doğumu işte Türkçede kullandığımız kelimeler şafak ne? En yanlış kullanılan; şafak. Ama oturmuş galat-ı meşhur. Şafak, akşamın kızıllığıdır. Evet. Şafak, akşamın kızıllığıdır. Hatta deyim olarak yerleşmiş olan şey, çok güzel verir bunu. Bir tokat aşk ettim şafağı attı. Niye şafak attı? Aslında şafak attı demek, uyandı ama iş işten geçti… Çünkü, akşama giren kızıllık, güneş batıyor zaten. Dolayısıyla gün bitti uyandı ama, işe yaramayacak demek. Ama bizde şafak nedense sabah.

– Sabah ne peki? Evet. Sabah; gün ile beraber, tüm sabah yani kuşluğa kadar olan, fecirden kuşluğa kadar olan o zamanların hepsini kapsar. Aslında sabah, Arap coğrafyasında en tatlı yelin estiği, yani ısı değişikliği, çöl düşünün çölde gece soğuk-serin, gündüz çok sıcaktır. Gecenin serinliği bitip, gündüzün sıcaklığı başlayınca ısı değişiminden mütevellit, bir rüzgâr hareketi oluşur, bu rüzgâra Arap bayılır. Bayılır. Buna “bad-ı sabah” derler. Sabah rüzgârı. Anlatabiliyor muyum? Bu, gerçekten de Arap’ın çok sevdiği bir şey. Yani bad-ı sabah essin bağrıma, canımı yesin modu bu. Onun için, sabah da o. Yokluğu yarıp varlığı çıkaran dedik.

– Cahiliye karanlığını yarıp, bilginin ışığını çıkaran. Evet. Bilgisizlik, bir karanlıktır dostlar. Gecedir yani. İnsanın içinde gece varsa eğer, dışının gündüz olması işe yaramaz. İnsanın eğer beyni karanlıksa, gözünün önüne ampul, lamba tutmanız hiç işe yaramaz. Yani körlük gözle değil, körlük buradadır. Buradadır. Onun için eğer, insanın aklı körse, gözü görse de görmez olur. Gözü görse de kör olur. Onun için körlük, burayla ilgilidir. Hocam ayet var “lâ ta’mâ-l-ebsâru velâkin ta’mâ-lkulûbu-lletî fî-ssudûr” “lâ ta’mâ-l-ebsâr” “Gözler kör olmaz. Asıl kör olanlar, sadırlardaki kalplerdir.” Yine kalp deyince, Kur’an’ın neyi hatırlanması gerektiğini, İmam Azam’ın o müthiş tespitinden yine hatırlatmakla yetineyim. “Kalp nerede?” demişler İmam Azam’a, “Burada” demiş. Eyvallah. Yetiyor değil mi? Evet, anlayana yetiyor. Anlayana. Yine anlıyoruz, burayla anlıyoruz. Onun için, burası karanlıksa, gözü kördür. O nedenle;

Akılla aydınlanır insan, aklını kullanarak aydınlanır.
Onun içindir ki, aklını kullanmayanı 
kendi pisliğine mahkûm eder, der Kur’an.

 

Zulüm toplumunun saklandığı karanlığı adalet farıyla aydınlatma. Evet. Zulüm toplumu, bir karanlığa saklanır. Zulüm toplumu diyorum. Zulüm toplumu nedir? Önce onu tanımlayayım. Zulüm toplumu şudur: içindeki zalimlerin zulmüne tepki göstermeyen toplum, zulüm toplumudur. Hep beraber birey birey zulmetmesi gerekmiyor. Zulme sesiz kalması ve kabullenmesi bir toplumu, zulüm toplumu olmaya yeter. Onun için zulme sessiz kalan toplum, zulüm toplumudur. Onların saklandığı karanlıktır. Neden? İnsanoğlu aslında vicdan sahibi bir varlıktır ve hiçbir vicdan kötü değildir. Vicdan fıtrattır. Fıtratın insandaki yansımasına, vicdan diyoruz. Fıtratın aktif haline, vicdan diyoruz. Vicdan, yalan söylemez. Vicdan, herkeste var. Musa’da olduğu gibi, Firavun ’da da var. İbrahim’de olduğu gibi, Nemrut’ta da var. Herkeste var. Hitler’de de vardı. Şunda da bunda da vardı. Ama peki ne yaptılar? Zulmedenler nasıl yaptılar, nasıl ettiler? Cani, nasıl yapar da cinayet işler? Vicdanının üstünü örter. Onun için biz birine vicdansız dediğimizde, mecazen kullanmış oluruz. Vicdanı yok, anlamına gelmez. Vicdanını kullanmıyor anlamına gelir, vicdanını örtmüş anlamına gelir, vicdanının sesini duymuyor anlamına gelir. Dolayısıyla, vicdansız demek pasif demektir. Vicdanı pasif. Aktif vicdan olursa, vicdan olur. Tıpkı akıl gibi, tıpkı irade gibi. Bunların üçü de pasif olunca yok sayılır. Aktif olunca var sayılır. Akıl, irade, vicdan.

– Adalet bir fardır. Zulüm karanlığını aydınlatır. Onun için, adaletin aydınlığına çıkarmazsa toplumu, eğer vicdanı, o zaman vicdanlar körelir. Vicdanlar yok olur ve bu vicdansızlık, o toplumu bir helak toplumu yapar, örneklerini göreceğiz.

– Hayatı cehennem karanlığına çevirenleri, hesap gününün aydınlığında yargılayan. Evet. Yarıp çıkaran demiştik, değil mi? Fecir; sabah, yarıp çıkaran sabah. Hayatı cehennem karanlığına çevirenleri hesap gününün aydınlığında yargılayan bir sabah. Hesap günü, bir sabahtır/ fecirdir. Fecr suresi, aynı zamanda hesap günü suresidir. Nedir bu? Bir insan haksızlık yaparken, başkalarının hukukunu çiğnerken, hakkını yerken, aslında karanlık içindedir. Çünkü kendi yaptıklarını yargılamıyor, muhasebesini tutmuyor demektir. Ama bu insan, hesap gününde Allah’ın farına yakalanacak. Fara yakalanmış tavşan gibi. Niye? Suçüstü. Çünkü şahitliklerle başlıyoruz, bakınız tanıklıklarla. Yani ey insan, Allah’tan kaçamazsın! “Eynel´mefer: Nereye kaçmalı? “Fefirrû ilallâh: Allah’a kaçın.” Allah’tan kaçamazsın. Onun için hesap günü bilinci, insandaki vicdanın en aktif bir biçimidir. Hesap günü bilinci. Nedir o? Her an hesabını verme bilinciyle hareket etmek. Aslında takvanın bir tarifi de budur biliyor musunuz? Hesabı verilebilecek bir bilinç. Hesabı verilebilecek bir hayat yaşamak. Takva. Hesabı verilebilecek bir hayat yaşayan insan, aslında hesap vermek için mahşeri beklemez, kıyameti beklemez, hesabı bugün verir.

 

  • TARİFSİZ ON GECE ŞAHİT OLSUN

Evet. İkinci tanıklık. İkinci ayet. Tarifsiz on gece dedim. Neden? Evet. “Vel-fecr ve leyâlin aşr.”  Leyâl. Leyl; gece, leyal; çoğul geceler. Ama leyâlin geldi. Tarifsiz. Yani, ne yok? El-leyal gelmedi. Onun için orada el takısı yok. Lamı tarif yok. Leyalin ben onu tarifsiz diye meale aktardım. Meale onu, bizzat aktardım, tarifsiz on gece. Evet. Nedir bu?

–  Varlığın bilincimize karanlık olan öncesi veya ilk anları. Bir. Bir ihtimal bu. Evet. Varlığın bilincimize karanlık olan öncesi veya ilk anları. Bütün bir kâinat, bütün bir varlığın yaratıldığı an veya o andan hemen öncesi. Evet. Varlığın gecesi. İlk gecesi. İlk anları. Çünkü buradaki efendim “Ve leyâlin aşr”. Aşr; on efendim. Ama ne? On ne? On gün mü? On ay mı? On yıl mı? On dehr mi? On asır mı? On milyar yıl mı? On trilyon yıl mı? Nedir? Bilmiyoruz. Dolayısıyla burada aslında, çok da böyle mıncıklamaya gerek yok. Bilmediğimiz, bize karanlık olan, ‘o’ her şeyin ilk karanlık anı. Varlığın zaten var olduktan sonraki astrofizikte özellikle kozmogoni derler, evren doğum. Bu, bir bilimdir. Kozmogoni; evren doğum. Evren doğumda, varlığın kâinatın, ilk var olduğu anın, ilk dönemine; Planck dönemi deniyor. Planck dönemi. Planck döneminin, matematiksel olarak dahi, başladığı bir nokta var. Yani fizik ulaşamıyor, matematikte ancak bir noktada ulaşıyor. Matematiğin ulaştığı Planck isimli bir bilim adamı, bunu tespit etmiş, hesaplamış da onun için adını koymuşlar. Nedir bu? 10 üzeri eksi 43. Şu; onun arkasına 43 tane sıfır atacaksın. Bir saniyeyi birin arkasına attığın, 43’e böleceksin. Çünkü, bu rakamın ismi yok da onun için. Yani sen trilyon diyemiyorum, katrilyon diyemiyorum, milyar diyemiyorum. Anlatabiliyor muyum? Dolayısıyla bir saniyeyi, arkasına 43 sıfır attığınız bir şeye böleceksiniz. Ne çıkar? İşte orada, başlatabiliyor matematik. Peki, oraya kadar ne var? “Ve leyâlin aşr” kapkaranlık. Kapkaranlık. Bir de Kur’an’da buz gibi karanlık var biliyor musunuz? Buz gibi karanlık. Bu özellikle küfür karanlığı ifade edilirken, karanlığın buz gibisi de nasıl olur? Tir tir titretir. Korku, titretir değil mi? Soğuk da titretir değil mi? İşte buz gibi karanlık, öyle bir şey. İnsana aslında farkına varsa; titretmesi, buz gibi titretmesi gereken bir cehalet karanlığı. Farkında olanlar titriyor da farkında olmayanlar… olmuyor işte.

– Helak olmuş kavimlerin, helakini takip eden karanlık zamanlar. Eyvallah. Yani ne demek? Mesela Ad kavmi. Ad I, Ad II, Semud, Nuh kavmi. Bunların helak olduğu zamanların arkasından ne oldu? Ona da işaret olabilir. “Vele yalin aşr: Tarifsiz on gece bu şahit olsun.”

– Yine bir başka ihtimal, Kur’an’ın indiği geceyi, içinde barındıran on gece. Bu da bir ihtimal. Nedir o? Kur’an’ın ilk inmeye başladığı, Allah resulünün Hira’ya çıktığı, o ilk on gece. Ki, o on geceyi aslında Ramazan’ın son on geceleri temsil ediyor malumunuz. Ama bu sabit bir on gece olsa zaten ay takvimi değil, güneş takvimi olurdu değil mi? Yani yılda sabit günlerde gelirdi. Ama değil işte ay takvimi geziyor. Güneş takvimi sabit. Ramazan, her yıl bir önceki yıldan, on gün sonra geliyor. Önce geliyor affedersiniz. Niye? Çünkü geziyor. Onun içinde sabit takvim değil. O nedenle diyemiyoruz ki yani, Kur’an’da geçen herhangi zamana ilişkin. Neye ilişkin mesela? Kadir gecesi. Kadir gecesi, yılın şu günüydü. Onu bilmez mi Allah Resulü? Kendisine vahiy geldiği günü, unutmuş olabilir mi? Unutmuş olamaz. O zaman peki, niye söylemiyor? Çünkü, o değil maksat. Çünkü o değil. Kur’an’ın sana nazil olduğu gece, Kur’an’ın sana nazil olduğu gündüz; senin kadir gecendir.

 

  • ÇİFT VE TEK ŞAHİT OLSUN

Evet. Üçüncüsü çift ve tek şahit olsun.

Çift/şef: Yaratılan mahlukatın, çift kutuplu tabiatı; zıtlar veya çiftler. Evet. Mahlukatın zıt kutuplu tabiatı dedim. Varlık; tamamıyla zıtlar ve çiftler üzerinde yaratılmıştır, bakın.

– Matematikte, tekli ve çiftli sayılar var. Eyvallah. Bir tekli sayı, iki çiftli sayı, üç tekli sayı, dört çiftli sayı. Böyle gider.

– Fizikte, proton ve nötron. Bakınız bütün atomlar, bu iki temel unsur üzerine bina edilirler. Atomun çekirdeği, iki şeyden oluşur: Proton ve nötron. Yani sıfır yüklü, artı yüklü. Bu. Bu ikisi olmazsa, atomun çekirdeği olmaz. Atomun çekirdeği, bir arada durmaz.

– Dijital dünyada sıfır ve bir. Buyurun. Şu seyrettiğiniz tüm filmler, yazdığınız tüm yazılar, bilgisayarınızdaki veya cep telefonunuzdaki tüm resimler, tüm dijital dünya, sıfır ve bir kodu üzerinden çalışır. Şimdi, kuantum bilgisayar geliyor. Zannediyor musunuz ki kuantum bilgisayarda bit yerine kübit olunca, sistem değişiyor. Hayır hayır değişmiyor. Yine temel; sıfır ve bir. Ama o sıfır ve birin her tarafından fışkırıyor tabiri caizse. Yani birçok bağlantı kuruyor sıfır ve bir. Öbüründe tek bağlantı kuruyordu efendim, kuantum bilgisayarda çok bağlantı kuruyor. Fark o.

– Evet gende. RNA ve DNA. Evet. Buyurun. Yani merdivenin teki; tek ayağı, merdivenin çift ayağı. Dolayısıyla o sarmalı hatırlayalım daima.

– Biyolojide. Öyle değil mi? ‘X’ ve ‘Y’. Evet. Nedir? 46 kromozomumuz var. 23’ü anneden 23’ü babadan. 23’ü ‘Y’ imzalı, 23’ü ‘X’ imzalı. Buyurun. Dolayısıyla bütün bütün bütün canlılar, özellikle tek hücreli değil, efendim çift hücreli, çok hücreli canlılar böyle kodlanmış. Bu bir kod.

– Psikolojide bilinç ve bilinç altı. Hatta hatta nörolojide; üst beyin alt beyin. Onu da böyle kodlayabiliriz.

– Sosyolojide, diyalektik; tez-anti tez.

– Politikada; iktidar ve muhalefet. Evet. Gördüğünüz gibi her şeyde ama her şeyde, çift yani ya karşıt kutup ya zıt kutup ya eşlilik ya zıtlılık.

 

Tek ne peki? Tek tektir. Tek ne? 
“Kul hu vallahû ehad.” 
Tek olan, tektir. Tek olan, tektir. O da Allah’tır. 
Eyvallah. Allah şahit midir? Bitti. Şahittir.

 

  • SABAHA YÜRÜYEN GECE ŞAHİT OLSUN

Teselli ayeti bu. Karanlıktan, zulümden, yobazlıktan, haksızlıktan… evet buna karşı teselli. Sabaha yürüyen, gece şahit olsun. Kötülükten, hastalıktan, parasızlıktan, borçtan, umutsuzluktan, yalnızlıktan yıldıysan bu ayeti hatırla. Evet.

“Kara gün kararıp kalmaz, hemen Allah de Allah de. 
Hangi akşam sabah olmaz, inan Allah de Allah de. 
İçin doluysa dert ile, buruşmasın yüzün bile. 
Yoktur dolmayacak çile, dayan Allah de Allah de.”

Demiş ya ozan. Ne güzel demiş. Onun için borçlusun, dertlisin, hastalıkla mücadele ediyorsun, bir acın var kimselere diyemiyorsun, sadece rabbinle paylaşıyorsun. Dertsiz adam yoktur, varsa da adam değildir. Dolayısıyla, herkesin bir derdi var. Dışarıdan imrendiklerinizin de bir derdi var. Hatta dışarıdan imrendikleriniz, dertlerini saysaydı eğer, dertlerinde senin olsun, gördüklerinde senin olsun, der, selam der giderdin. Onun için yok, kimsenin kimseye imrenecek bir durumu. “Kim bilir ne derdi var?” demeyi bilelim. En azından bunu bilelim. Dertlere saygı duyalım. Dertlere derman olamıyorsak, bari saygı duyalım. Onun için insanın en şerlisi, en ahlaksızı başkalarının acısıyla dalga geçendir. İnsanların en haysiyetsizi, başkalarının acısından zevk alandır. Bu, hayvandan daha aşağı bir türdür. Başkalarının acısından zevk almak, insanoğlunun düşebileceği en derin çukurdur.

Onun için, sınav hepimiz için ve sınanıyorsunuz. 
Hiç kimselere söyleyemiyorsunuz. Ne yapacaksınız? 
Bir tek şey bileceksiniz: Her gece; iki gündüz arasındadır.

Unutma! Hiçbir gece kalıcı değildir. Her gece yolcudur. 
Gecelerde yürür. Evet. Gecelerde yürür. 
Nereye yürür? Sabaha. Zira her gece iki gündüz arasındadır.

HERKES Mİ ŞAHİT OLUR? HAYIR, SADECE TAŞ GİBİ SAĞLAM BİR AKLI OLANLAR ŞAHİT OLUR!

Harika bir ayet. “Hel fi zalike gasemullizi hicr.” İşte bu ayet. Fecr 5. Hicr ne demek? Hacer; taş demek. Bildiğiniz taş, Arapçada hacerdir. Hacer-ûl Esvet: Kara taş. Peki, ne geziyor? Burada bakınız, akıl gelmiyor, taakkul gelmiyor, fuat gelmiyor, irade gelmiyor, hicr diye bir kelime geliyor. Aslında, akla verilen isimlerden biridir Kur’an’daki. Bir sonraki sayfada inşallah Kur’an’da akla verilen isimleri sayacağım. Taş gibi akıl demektir. Bununla ney kastedilmiştir? Şu kastedilmiştir: Oturaklı, oturmuş, koordinatlıları olan akıl demektir. Standartları olan akıl demektir. Çerçevesi olan akıl demektir. Yani kaidesi, röper taşları olan akıl demektir. Dolayısıyla, böyle bir aklı olan sadece şahit olur, demektir bu ayet.

Kur’an’da Akıl Çeşitleri:

  • Nuha/nehyeden akıl: Çirkin şeyi fark edip engelleyen akla; nuha der Kur’an.
  • Kalp: Bağ ve bağlantı kuran, sebep-sonuç ilişkisi kuran, parça-bütün ilişkisini fark eden akla, kalp der Kur’an. Devinen, yerinde durmayan, öğrenen, icat çıkaran akıl, bu.
  • Fikr: Durması gereken yerde, duran akıl. Evet aslında fikir, tek başına gelmez tefekkür şeklinde gelir.
  • Tefekkür: Derinliğine ve çok yönlü gören akıl.
  • Tezekkür: Geçmişten ibret alan akıl. Tezekkür geçmişe yürüyen, geçmişten ibret alan akıl. Zikir, yani hatırlayan akıl. Hatırlayan akıl. Çok ilginç. Şu anda elimde Pisike isimli bir Yunan “Can ve ruh” inancını okuyorum. Yaklaşık 700-800 sayfalık bir eser. Çok ilginç. Eski Yunan şöyle bir inanca sahipmiş: Hades, diye bir yer altı dünyası var. Ölen Hades’e gidiyor yunanda. Fakat cennet ve cehennem diye bir şeye inanmıyorlar, şöyle bir şeye inanıyorlar: Yunan Hadesin’de, insanlar ikiye ayrılıyor. İyiler; hatırlayanlar, hafızası olanlar. Kötüler; hafızası silinenler, hafızası olmayanlar. Yani, iyiler ve cenneti hafıza olarak kodlamışlar, cehennemi ise hafızasızlık olarak kodlamışlar. Çok ilgimi çekti de onun için sizinle de paylaşayım istedim. Evet. Tezekkür: geçmişten ibret alan.
  • Tefakkuh: ‘Şimdi ve burada’yı gözden kaçırmayan akıl.
  • Tedebbür: Gelecek için, tedbir üreten akıl.
  • Taakkul: Bu üçü arasında, optimal dengeyi, bağı kuran akıl.
  • Tefkir: Bu çok önemli. Müddesir suresinde, bir tipten bahsedilir. Evet, “Ölçtü biçti, kahrolası nasıl da ölçtü biçti. Bir daha kahrolası nasılda ölçtü biçti” deniyor ya. O işte Velit Bin Muğire’dir derler, her kimse hiç fark etmez. Bugünkü Velit bin Muğire’leride görüyoruz. Sığ düşünen, yüzeysel, önyargılı ve takıntılı akıl. Evet. Karşınızda konuşuyorsunuz konuşuyorsunuz en sonunda en sonunda leyla ile mecnun hikayesini sabaha kadar anlatıyorsunuz, en sonunda “Şehzadem anladın mı? diyorsunuz. Şehzadenin ağzından çıkan soru şu: “Hepsini anladım dadı da leyla mecnun neyi oluyordu?” diyor. Eyvah…! Saçınızı başınız yoluyorsunuz. Bir daha anlatıyorsunuz yine aynı oluyor. Bir daha anlatıyorsunuz yine aynı oluyor. Kapalı. “Summun bukmun umyun fehum la yerceun: Kör, sağır, dilsiz artık dönemiyor.” İşte bu. Aklın kapanması olayı, mühürlenmesi olayı, düğümlenmesi olayı. Allah hiç kimseye vermesin. Allah vermez aslında, insan kendi kendisine böyle bir şeye talip olur. Evet. Tefkir bu.
  • Fuad: Vicdanla bağlantı kuran öz ve iç akıl.
  • Hicr: Taş, kaya gibi sağlam ve oturaklı, sabiteleri ve ilkeleri olan akıl. İşte ayetteki bu.

Soru: Tanıklığı hakkıyla kim yapar?

Cevap: Taş gibi oturaklı, sabiteleri ve ilkeleri olan bir akıl yapar. Şahit olmak da şehid olmak da akılla ilgilidir. Aklı olmayanın, dini yoktur. “La aklelehu vela dineleh.”

 

III. HELAK OLAN KAVİMLER ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJLAR

İniş sürecinin ilk ibretlikleri. Evet. Buyurun. Nedir bu? Kur’an’ın iniş sürecinde, ilk defa helak olan kavimlerin isimleri geliyor dostlar. Bu çok önemli. Unutmayalım 22 yerde Ad-ı Ula ve Ad-ı Sani bunlar birlikte geçer affedersiniz Ad ve Semud birlikte geçer. Kur’an’da 22 yerde. Ama burada ilk defa geliyor ve ilk defa helak olan kavimlerden söz açıyor. Helak olan kavimler var, tamam biliyoruz. Önce bunların isimlerini bilelim. Bir ihtilaf var. Tam olarak nokta koymak bence mümkün değil, ama benim görüşüm belli. İki tane mi Âd var tek mi Âd var, Âd kavmi?  Yani ben diyorum ki idi Âd var. Semud üçüncüsü. Yani Âd -ı İrem diye bir şeyde geçiyor Kur’an’da. Dolayısıyla Âd -ı İrem birinci Âd’ın arkasından gelen, ikinci Âd. Dolayısıyla ben iki Âd var diyenlerdenim. Yok Âd -ı İrem birinci Âd’ın sıfatı diyenler de var. Ona da bir şey diyemeyiz tabi. O da doğru olabilir. Benimki yorum o da yorum. Eyvallah.

Ad-ı Ula, Hud nebinin kavmi. Yani birinci Âd. Dönemi bilinmiyor. Dönemi ne olmuş olabilir? Benim bir tahminim var. Yani şunu söyleyeyim; Kur’an fizik kimya kitabı olmadığı gibi, tarih kitabı da değil. Yani tarihteki uygarlıkların tarihi, Kur’an’dan öğrenilmez. Tıpkı deve Kur’an’dan öğrenilmediği, yer gök Kur’an’dan öğrenilmediği, insanın yaratılış Kur’an’dan öğrenilmediği gibi. Evet Gafir suresi 17, 18, 19, 20 orda, Ankebut 20 orda. Bunlar tabiattan öğrenilir. Allah’ın tabiat ayetlerinden öğrenilir. Tarih de tarihten öğrenilir. Kur’an tarih öğretmek için inmedi. Kur’an rehberlik için, hidayet için indi. Bunu iyi biliyoruz. Bunu bir hatırlatmam lazım. Her seferinde de hatırlatacağım bunu. Yoksa ne yapıyoruz? Aa bu Kur’an’da da vardı. E bulaydınız. Bu doğru değil, maskara oluyoruz. Yaa niye Kur’an’da olsun ki. Anlatabiliyor muyum? Yani bir fiziki keşif oluyor, a bu Kur’an’da da vardı. Yapmayın. Bu olmak zorunda değil. Kur’an, rehberlik için indi. Kur’an, bizi daha iyi insan yapmak için indi. Kur’an, bize sorumluluğumuzu hatırlatmak için indi. Fizik keşifleri yapalım, kimya keşifleri yapalım, biyoloji keşifleri yapalım diye değil. Onun için yani “ma caveze haddehu ingalebe vedıddau”. Bir şey haddi tecavüz ederse zıddına inkılap eder, zıddına dönüşür. Bunu yapmamak lazım. Dolayısıyla bu kavimlerin ille de tarihini Kur’an’dan öğrenmek gibi bir şeyimiz yok. Ama bu kavimler var. Nasıl olmuş olabilir? Nuh tufanı, belirleyici bir olay. Yani dünyada tufanlar var, bir tufan yok. Tüm buz çağlarının bitimi, tufanla sonuçlanır. Dünyada kaç buz çağı yaşandı bilinmiyor. Şu andaki döngü, yaklaşık 70 bin yıllık bir döngü. Son buz çağının bitişi, 13 bin yıl evvel oldu. 13 bin yıl evvel, İstanbul boğazı yoktu, vadi idi. Karşıdan karşıya yürüyerek geçiliyordu. Çanakkale boğazı yoktu vadi idi, Marmara denizi yoktu, Marmara gölü vardı. 15 bin yıl öncesinin katmanına ulaştıklarında, özellikle metro çalışmaları sırasında, tatlı su balığı fosilleri buldular. Hiç garip değil, çünkü tatlı su gölüydü. Daha sonra ne oldu? Daha sonra, son buz çağıyla birlikte buz takkeleri eridi, kuzey kutbundaki ve dünyayı su bastı. Sular yükseldi. 100 metreye kadar hatta 130 metreye kadar yükseldi. Aynısı kızıl deniz içinde geçerli. Dolayısıyla bu sadece bir tanesi. Ama asıl tufanın sebebi olarak, son keşfettiğim şey, Hint okuyanısın da Madagaskar adası açıklarında 5 km çapında bir gök taşının düşmesi olarak gösteriliyor ki bu Kur’an’ın bahsetti tufanla aynı zamana denk düşüyor. Dolayısıyla, Âd kavminin belki de felaketleri tetikleyen o göçlerde öyle başladı. Âd -ı Ula’nın yeri neresi? Hadramevt. Yani güney Arabistan. Arabistan yarımadasının Hint okyanusuna bakan kıyıları. Birazdan haritayı getireceğim. Evet. Âd -ı Sani ondan sonra onlar göç etmişler. Daha batıya doğru gelmişler, yine deniz kıyısı boyunca o da Âd -ı İrem. Ondan sonra, evet. Yeri güney Arabistan’ın orta bölümü; Hadramevt. Kalıntı var. Burası dostlar. Gördüğünüz gibi bu bölgede. Kalıntılar çıktı. 12 ile 18 metre kumun altından burada, sütunlar çıktı. O dönemden kalma mı? Bilmiyoruz. Bizde arkeoloji yoktur. Maalesef. Aslında vardır, olmaz olur mu? Taaa Zünnûn Mısri, Mısır hiyerogliflerini okumak için taş söktü. Taa bundan 800-900 sene evvel, bir İslam alimi 4 ciltlik El-İklil isimli bir arkeoloji kitabı yazdı. Bu kitap 20.yy’la kadar kutu köşelerde garip, öksüz, yetim kaldı. Bu kitabı öksüz kaldığı yerden indirip, neşreden, yayınlayan da kim oldu biliyor musunuz? Muhammed Hamidullah. Allah rahmet etsin ve biz de ona Baidullah dedik, Allah’tan uzak adam yalanını, iftirasını attık ve buradan ağlaya ağlaya gönderdik. Bizim hikayemiz, böyle temiz. Evet neyse. Yoksa, bizde niye yok? Dedim ya Allah’ın ayeti olarak görmüyoruz arkeolojiyi. Oysa yerin altında o belge saklanmışsa eğer, o ilahi bir ayet, emanet gibi saklanmalıdır. Çünkü emanettir. Evet. Burada bakınız. Umman burası. Burası Yemen. Yemen’in işte Umman’la arasında kalan bölge. El-Ahkâf burası. Çöl. Burası Rubul Hali denir. Dünyanın en sert en acımasız çöllerinden biridir. Bu çöllerin içinde öyle bölgeler vardır ki elinizdeki bir tahtayı, bir bezi şöyle sallayın atın, o bezin o çölün içinde, yanmaya başladığını görürsünüz. İlmek ilmek çözüldüğünü görürsünüz. Böyle bir çöl Rubul Hali. Yani dörtte bir boşluk demektir. Rub; dört dörtte bir, hali; boşluk demektir. Evet. Âd burada. Buradan buraya gelmişler. Buradan ve buraya gelmişler. Semud olmuş buraya gelince.

Semud Kavmi

Semud; Âd’dan geriye kalanlar. Afet artıkları. O sevmediğim ve nefret ettiğim, evet ben nefrette ederim, nefret ettiğim şey haksızlık ve zulümdür. Kılıç artığı lafı, iğrenç bir laftır. Yani şunu diyor: Biz sizin atalarınızı kestik, siz de öldüremediklerimizdensiniz. Kılıç artığı bu demektir. Anlatabiliyor muyum? Bu, iğrenç bir laftır. Umarım, kimse etmez bunu. Ama afet artıkları, afetten geriye kalanlar. Semud kavmi: Geldikleri bölge Kuzey Arabistan’da Hicr bölgesi. Geldikleri yerleştikleri bölge. Neresi Hicr? Bugün Medain-i Salih isimli yer. Salih’in şehirleri demektir bu. Nedir? Medine’ye yaklaşık 500 km mesafede, kuzeyde. Bendeniz gittim, o şehirleri, o kayadan oyma şehirleri gördüm. Dolayısıyla Medain-i Salih bugünkü orasıdır. İşte Semud’un yaşadığı yer olarak imleniyor, gösteriliyor. Ama şu anda Medain-i Salih’te o muhteşem oymalı, üzerlerinde heykeller, üzerlerinde kabartmalar, kaya mezarları vesairin olduğu o muhteşem şehir, antik şehir, Salih’in şehrinden kalanlar değil. Onun üstüne çok medeniyet gelmiş, onlar Nabatlılar. Nabatiler isimli bir uygarlık. Milattan önce 400’de başlamış, milattan sonra 400’de bitmiş bir uygarlığın kalıntıları. Onların öncüllerinin, öncüllerinin, öncülerinin, öncülleri Salih kavmi. Bunu söylemiş olayım. Kayalardan oyma mahalleler ve şehirler kuruyorlar orda. Hala bugünkü gibi duruyor. Daha sonra Akad, Elam, İbrani, Asur, Pers, Helen, Nabat medeniyeti bunların kalıntıları üzerine kuruluyor. Eyvallah.

Asıl bizi ilgilendiren tarafı ne biliyor musunuz bu olayın?

Şu: Şimdi Âd kavmi bir felakete uğramış, kum fırtınası felaketine ve helak olmuşlar. Ve kum fırtınası, bir gecelik kum, koca bir medeniyeti kuma gömmüş. Dedim ya 18 metre kumun altından, kalıntılar çıkarıldı diye. Dolayısıyla kuma gömmüş. Bu tabiatta olabilen bir şey zaten. Çölde kum yürür. Kumdan tepeler yürür. 300 metrelik bir tepeyi saatte 1 metre yürür olarak görürsünüz. Hatta bazen daha hızlı yürüyebilir. Çok hızlı rüzgarlarda. Normal rüzgarlarda günde 1 metre yürür. Onun için bir seferinde geldiğinizde gördüğünüz dağı, ikinci seferinde göremeyebilirsiniz. Onun için çölde yol hayattır, çölde yolunu kaybetmek, ölümdür. Hidayet, dalalet bu anlamdan çıkarılmıştır. Yani hidayet ve dalalet kavramlarını Kur’an; manevi alana, soyut alana taşımıştır ama, bu kavramların cahiliye Arab’ında kullanıldığı anlamlar, somut anlamlardır, fiziki anlamlardır. Dalalet ölüm demektir, hidayet yaşam demektir cahiliyede. Çünkü yolunu kaybettin mi ölürsün çölde. Öyle bir şey. Evet. Ne sorun neydi? Âd bu felaket uğradı, ölenler öldü, kalanlar hicret etti. Nereye? Hicr’e. Yani bugünkü Medain-i Salih’e. Kuzey Arabistan’da bir bölge. Oraya hicret etti. Niye hicret etti? Burada inşaat malzemesi zayıf, temel zayıf, yani zemin zayıf. Zemin, efendim çürük. Anlatabiliyor muyum? Zeytinburnu gibi demiyeyim dimi? Zeytinburnu da dolguda efendim. Ama Zeytinburnu’nda mütaitlik yapan arkadaşlar, bana kızmazlar değil mi? Hocam bina yapıyoruz, sattırmayacak mısın falan diye düşünmeyin. Zayıf yani temeli zayıf. Yani altı kaya gibi üstü kaya. Altı kaya, üstü kaya gibi falan değil yani. Ne yapmışlar? Oysa ahlaksızlık etmişler, birbirine zulüm eden bir topluma dönüşmüşlerdi. Burada hiçbir problem görmüyorlar. Onun için zemin zayıftı diyorlar, gelin zemini güçlü bir kente, yere göçelim. Nereye? İşte Hicr bölgesine göçelim. Taş bölgesine. Orada da zaten muhteşem bir tarım uygarlığı kuruyorlar. Nabatlılar, nebat oradan gelir. Nebat bitki. Dolayısıyla tarım uygarlığı kuruyorlar. Az su ile cennet gibi bir bölge yeşertiyorlar orada. Müthiş. Semud; az su demektir, az su. Ben gördüm, kuyular kazmışlar 10 metre, 15 metre, hilaf olmasın çapları var bu kuyuların. Bu kuyuların birini doldurun herhalde koca bir bölgeyi sular. Böylesine bir medeniyet kurmuşlar. Dolayısıyla ne olmuş peki? Orada da helak olmuşlar. Salih peygamberin kavmi bu. Yani şuydu, sorunları ahlaktı. Ahlaki sorunları birbirine zulmeden bir toplum olmuşlardı. Bunu sorun olarak görmüyorlar ve bu taraflarını değiştirmiyorlar da yapı malzemesini ve zemini değiştiriyorlar. Bununla kurtulacaklarını sanıyorlar. Problem bu. Bakış meselesi. Ahlakını değil, yapı malzemesini ve yeri değiştirdiler. Tabi akıbet değişmedi. Evet.

Ve Dünyaya Kazık/Piramit Çakan Firavun. Firavun: cins isim. Büyük ev demektir aslında. Para on büyük ev demektir. Yani Osmanlı’ya Bab-ı Ali demek gibi. ‘Büyük kapı’anlamına gelir Bab-ı Ali. Güneş tanrısı “Ra”nın oğlu olarak biliniyordu firavun. Tanrı veya Tanrı’nın oğlu olarak kutsanıyordu. Bazı dönemlerde, dokunan hatta gören öldürülüyordu. Firavun’u gören öldürülüyordu. Çünkü kutsal görülmez, görüldüğünde ölünür. Milattan önce 3000 yılında başladı firavunlar dönemi Mısır’da, neredeyse 3000 yıl sürdü. Kleopatra ve Marcus Antonius’un evliliğiyle Roma’ya iltihak etti. Buna Agustus eşiği denir. Çünkü imparator Agustus zamanında olmuştu. Milattan önce 36. Yılda ve artık Mısır bitti, Roma’ya ilhak oldu ve roma yükselişe geçti. Roma, onunla cumhuriyetten imparatorluğa döndü. Evet.

  • PİRAMİTLER ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJ

Kula kul eden ve korku imparatorluğu kuran tiranlık. Piramitlere gidip gören var mı? Bir el, iki el, üç el evet. İçine giren var mı? Bir el, iki el, üç el. Evet. İyi yine de şu anda artık imkânınız yok. Hiç kimse giden, göremez. İçine girmek, kesin yasaklandı. Dolayısıyla ben üç kere gittim, girdim Mısır’da okurken. Ha ben İran’da okumuşum benim haberim yok bakın. Bu çok çok önemli. Kadir Mısıroğlu söyledi inanalım mı? Evet. Vah… Evet. Gerçekten acınasılar gerçekten acınasılar. Evet ben, Mısır’da okudum. İran’da okusam, İran’da derim. Ben Şia’ymışım haberiniz var mı? Evet. Böyle. Durum böyle. Ne diyeyim? Söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum. Allah sizi şöyle etsin diyemiyorum. Çünkü Allah, kimseyi bir şey etmez. Siz olursunuz zaten, belanız budur, yeter bu size. Bu size yeter. Evet. Piramitlerin içine gidip görenler bilirler. O piramitleri görenler bilirler. 3 milyon tane o taş 3 tondur her biri o taşların. Efendim. 3 tane piramit. Yüzlerce piramit var bölgede. Karnak’ta var, Luksor’da var diğerlerinde var. Evet. Peki nasıl oldu bu? On binlerce insanın alın teriyle ve emeğiyle. Bir gün piramitleri geziyorum yine, böyle bir Mısırlı çocuk, piramitleri geziyor aynı zamanda da diliyle dişinin arasında “Allahu yahubbeytek ya Firavun, Allahu yahubbeytek ya Firavun” diyor. Çok ilgimi çekti. Şöyle baktım. Allah evini yıksın firavun, Allah evini yıksın firavun diye geziyor piramitleri. Şimdi bu bir bilinçtir. Bu piramitlere tamam bir bakışta işte bakarsınız ya büyük yapıtlar gerçekten de çok efendim muazzam yapıtlar. İnsanlık tarihinde gerçekten de dönüm noktaları. Peki, bir gözünüzle böyle bakarken öbür gözünüzün de şunu görmesi gerekmiyor mu? Bu, kaç cana mal oldu? Bu nasıl bir zulmün eseri? Eğer, iki gözümüzde aynı yerden bakıyorsa, bu biraz yamuk bir bakış olmuyor mu? Anlatabiliyor muyum? Yani on binlerce insanın canı, emeği, alın teri orda heba edilmişse, bunun hiç mi değeri yok sizin için? Evet bu görkemli eserler üzerinden saltanat süren zalimler. Nasıl bir şey? Çok ilginçtir… piramitler bölgenin en yüksek yerine yapılmıştır. Bakınız Giza’dadır. Bölgenin en yüksek yeridir. Nemrut dağının tepesindeki mezarı gördünüz mü, Nemrut mezarını? Aslında o biliyorsunuz, o bölgedeki kral mezarlarıdır. Onlarda en tepededir.

Nemrutlar ve firavunlar eserlerini en yüksek yerlere yaparlar, 
peygamberler eserlerini, en çukur yerlere yaparlar. 
Kâbe’ye bakın, en çukurdadır.

Dolayısıyla farkı fark edin. Evet.

İnsan derisiyle kaplı anayasayı hatırladım. Nedir bu? Bu bir kitap isimi. Evet ve aynı zamanda da bir vakıa. Fransız ihtilalinde, insan derisiyle kaplamışlardı, Fransız anayasasını. Evet. Yani şöyle, önce lanet et, sonra oku. İnsan derisiyle bir kitabı kaplıyorsan eğer, bunu yapanlara önce efendim laik olduğu bir selamı gönder. Ondan sonra o kitabı, okuyacaksan oku.

  • ÖRNEKLER ÜZERİNDE VERİLEN ÖĞÜT

“Ellezine tagav fil bilat: Onlar ki ülkede tuğyan çıkardılar, haddi aştılar.” “Feekseu fihal fesat: Onlar, fesatta ileri gittiler, fesadı çok çok işlediler.” “Fesebbe aleyhim rabbuke sevte azap: Ve senin rabbin onların üzerine azap kamçısıyla vurdu. Azap belasını, denizini üzerlerine boşaltı.” “inne rabbeke lebil mirsad: Senin rabbin gözetleyicidir. Gözlemcidir hatta.” Tam da şeyi budur. Mirsad; rasad. Rasathane, gözlem evi. Rasat; gözlem, mirsad da gözlem yapılan yer, gözlem yapılan zaman, gözlem yapılan mekân demektir. Evet. Mastardır. Dolayısıyla iki anlama birden gelir. İşte burada, “Senin rabbin gözlemcidir.” Fecr suresi 11-14. Ayet.

Anahtar Terimler Üzerinden Evrensel İlkeleri Okumak.

– Tuğyan, tağut. Radikal gençler, on yıllarca tağut deyince akıllarına hep siyasi düşmanları geldi. Oysaki tağut, kim biliyor musunuz? Yani sınırı aşan demek. Standart, sınır, ölçü, miktar, kader, taktir, tanımayan demek. Anlatabiliyor muyum? Standart tanımayan demek. Allah’ın koyduğu sınıra, riayet etmeyen demek. Tağut kimdir? Varlığa konulan ölçüye karşı çıkandır. Tağut budur. Tağut kimdir? Aslında Allah’ın koyduğu dine razı olmayıp, din uydurandır. Dünyanın en büyük tağutları varya dinin içine uydurma din katandır.

– El-Fesad: Ölçüsüz, standartsız, hadsiz bireyler toplumu fesada sürükler değil mi? Fesad budur. Yani fesad bozma, fesad kokuşturma, fesad çürüme, çürütme. Evet.

– Sevta azap: Azap kamçısı. Yani, azap kamçısı yemek. Sonuç budur. Azap mahrum kalmaktır. Evet. Azap kelimesi, bizde nedense işkence şeklinde anlaşılıyor. Azap, mahrumiyet kök anlamına dayanır. Yani eğer şunu şunu yaparsanız, Allah sizi azap eder diye bir şeyle karşılaşırsanız, Allah sizi ondan mahrum eder, şeklinde anlayın. Anlatabiliyor muyum? Yoksa, Allah insanı yakmaz. Evet.

 

İnsan kendisini, kendinden mahrum eder. 
İnsan, kendisini yakar. İnsan, geleceğini yakar.

Azap mahrumiyettir. “Maulazp” derler Kur’an’da da geçer bakınız. “Azabun furat” efendim su, tatlı sudan bahsederken. Niye? İnsanın susuzluğuyla ilişkisini kestiği için, tatlı suya bu kelime kullanıyor Kur’an’da. Fırat’ta Fırat. Fırat oradan geliyor. Fırat’ın ismi nerdeyse 4 bin yıllıktır. Bu isimlere sahip çıkamadık maalesef, hele ki Fırat’ı değiştirmek kimsenin aklına gelmedi. Şehir olsa şimdiye çoktan değiştirmişlerdi adını. Onun için, bu isimler insanlık tarihinin mirasıdır. Maalesef biz o mirasa karşı çok saygısızız.

Evet Rabbin her an gözetlemesi: Toplumsal değişimin yasalarından kaçış yok. (Rad suresi 11) Nedir toplumsal değişimin yasası? Bir toplumu oluşturan bireyler kendilerini değiştirmedikçe, Allah o toplumun halini değiştirmez.

  • HELAK OLAN KAVİM ANLATILARI ÜZERİNDEN SORULAR- CEVAPLAR

Evet, asıl bölüme geldik dostlar.

Soru: Helak olan kavimler, anlatısı bu üçle mi sınırlıdır? Soru bu. Sorular cevaplarla gideceğiz dersin sonuna kadar. Yani helak olan kavim anlatısı bu üçle mi sınırlıdır? Kur’an’da helak olan kavimler bu üçle mi sınırlıdır?

Cevap: Değildir. 1. Âd, 2. Âd -ı İrem, 3.Semud’dan ibaret değildir. Buna şunları da ilave etmek gerekir: Nuh kavmi, Lut Kavmi, Firavun Kavmi, Eykeliler, Ressliler/Kuyulular. Yani Kur’an’da bunların helakından da bahsedilir. Yani Kur’an’da bu üçünden ibaret değil.

Soru: Nüzul sürecinin ilk örnekleri neden bunlar? Evet, neden nüzul sürecinde ilk örnek bunlar verilir diğerleri değil?

Cevap: Zira bu üç semitik kavim (1. Ve 2. Ad ve Semud) Arapların antik atalarıydı. Onun için Arap peygamberler sayılırken Hut peygamber, Salih peygamber sayılır. Anlatabiliyor muyum? Yani “Arab-ul Aribe” gerçek Araplar. Bunlar “Arab-ul Baide” derler. Yani uzak Araplar. Kur’an; fizik, kimya, biyoloji kitabı olmadığı tarihi kitabı da olmadığı için, bu toplumların, bu kavimlerin tarihlerine dair birebir verili bilgiler olarak almamak lazım bunları, dedim ya bir hidayet, bir rehberlik, bir öğüt kitabıdır.

Soru: Helak olan kavimler Kur’an’da anlatılanlardan mı ibarettir? Buda bir başka soru. Aranızda sorulabilecek olanların sorularını tahmin edip buraya yazdım.

Cevap: Hayır. Kur’an’da sadece nesilden nesille anlatıla gelen sınırlı örnekler yer almıştır. Yani tüm dünyada olan helakler Kur’an’da yer almamıştır. Almaz da zaten. Bunu beklemek muhal. Helakin Kur’an’da sayılanlardan ibaret olması, insanın tabiatından dolayı aklen imkansızdır. Evet, aklen imkansızdır bu. Vahiy, bu akli veriyi destekler: “Nuh’tan sonra biz nice uygarlıkları helak ettik.” (İsra 17) “Onlardan önce de sayısız uygarlığı helak ettik.” (Meryem Suresi) Ayrıca: Kasas 58, Secde 26, Yasin 31, Sad 3, Kaf 26 ve diğer birçok surelerde bu konuda ayetler var.

Soru: Kur’an sınırlı örneği seçerken hangi kriteri kullanmıştır?

Cevap: İlk muhataplarının bildiği örnekler üzerinden, uyarı vermiştir. Mesela bizim burada 99 depremi üzerinden, insanları uyarmamıza benziyor bu. Yani inşaların yaşadığı, bildiği, coğrafyasında geçmiş olan bir olayla insanları uyarmak, daha etkilidir de ondan. Kur’an’ın muhatap kitlesi, bunların hikayeleriyle büyümüştür. Öyle değil mi? Oradaki toplum, o bölge, Mekke ve civarındaki insanlar, bu toplumların helak hikayeleriyle büyümüştür. Dolayısıyla Kur’an’da onlara, “Sizde helakini elleriyle getiren bir topluma dönüşmeyin” diyor. Eyvallah.

Soru: Mesaj evrensel de örnekler neden yerel, bölgeseldir?

Cevap: Kur’an ilk muhatap kitlesinin yerel ölü kültürü içine dil, ahlaki tohumlar atmaktadır. Evet burası çok önemli. Mesaj evrensel Örnekler neden yerel ve bölgeseldir? “Yani yerel ve bölgesel mesajdan ben niye evrensel öğüt alayım ki? Ben, o bölgede doğmadım, bu hikayelerle büyümedim, neden bu hikayeler üzerinden bana mesaj versin ki?” diyorsanız, Kur’an ilk muhatap kitlesinin yerel ölü kültürü içine, diri ahlaki tohumlar atmaktadır. Evet, böyledir. Ölü toprağın içine tohumu atarsanız, tohum dirilir. Onun için Kur’an, bizim içimize bir tohum bırakıyor. İbret tohumu, örnek tohumu. Bu tohumları sulayacak, büyütecek ve bir öğüde çevirecek olan, öğüt ağacına çevirecek olan biziz dostlar veya kurutacak, çürütecek olanda biziz. Örnek yerel, ibret evrenseldir. Örnek kültürden ahlaki sonuç, dindendir ve biz ahlaki sonuç üzerinden gidiyoruz.

Soru: Kavimlerin helakleri bir mucize midir? Biz büyüklerimizden böyle duyduk.

Cevap: Helaki mucize olarak görmek de ruhbanlarımızın zihinsel ve ahlaki helakidir. Evet, helaki mucize görmek, ruhbanlarımızın zihinsel ve ahlaki helakidir. Helake uğramış ruhbanlarımızın, bir belasıdır bu. Helak olsa olsa Kur’an’ın dediği gibi, ayet olur. Yani işaret, uyarı belgesi, levha, ibret vesikası, sosyal yasanın göstergesi olur, değil mi? Ama mucize gibi İslam kültürüne 350 yıl sonra, komşu dinlerden ithal edilen bidat ve zehirli kavramla, izah edilemez.  Son versiyondan mealimde bu kavramı çıkarttım. Onlarca kullandığım yerden çıkardım. Dolayısıyla ayet koydum, Kur’an’ın söylediğini söyledim. İnsanlar bu kavramı, dinden zannediyorlar. Bu kavrama eğer böyle gerçeği söylediğinde “Bak bak mucizeyi inkâr ediyor” diyor. Sen ayeti inkâr ediyorsun. Mucize deyince tanımla mucizeyi. Mucize nedir?” deyin. Mucize nedir? Mucize nedir? Şapkadan tavşan çıkaran Allah, haşa. Peki, hiç sünettullah duydun mu? deyin. Sen, sünettullah diye bir şey bilir misin? Allah’ın sünneti var. Allah’ın yasası var. Allah’ın kanunu var. Nedir o diye sorun?  Gözünüze bel bel bakacaktır.

 

PARANTEZ İÇİ

– Kur’an’ın mucize sözcüğü: Kur’an’da mucize sözcüğü hiç geçmez. Peygamberimiz ve arkadaşları, bu sözü hiç kullanmamışlardır. En ünlü dokuz hadis kitabında; bunu kim için söylüyorum? Dininin kaynağı hadis olanlar için de delilim var yani onlara da getiriyorum bunu, onlarla ilgili getirdim buraya. En ünlü 9 hadis kitabında mucize sözcüğünün geçtiği tek bir hadis yoktur. “Concordance” diye bir hadis anahtarları kitabı vardır. “Mu‘cemü’l-Müfehres li-Elfâzi’l-Hadîs” Hadis lafızlarının sözcüklerinin anahtarı, bu kitabı hazırlayanlarda maalesef Leiden’da yani bugünkü Lahey’de 150 sene önceki oryantalistler hazırlamışlar. Hala buna alternatif, bunun üstüne bir gram koyacak, bir çalışma yapılmamıştır. 9 hadis kitabındaki bir kelimeyi sorun kendisine, on binlerce hadis içinde nerede geçiyor o kelime onun kaynağını gösterir bu kitap, bu kataloglar hazırlanan. Dolayısıyla bir tane mucize kelimesi bulamazsınız.

– Müslüman kültürüne Süryani kültürüne hicri 4.yy. da ithal edilmiştir. Kur’an’da ayet/ayat geçer fakat mucize ile ayet çok farklıdır.

 

Soru: Mucize ile ayet arasında ne fark vardır?

Cevap: Mucize; aciz bırakmak köşeye sıkıştırmak demektir. Kelime manası da budur. Zaten mefhumu da budur. Peki ayet; belge göstermek, delil sunmaktır. Aciz bırakıp, köşeye sıkıştırmak başka bir şey, belge gösterip, delil sunmak başka bir şey. Peki mucize nedir? Aslında mucize normal hayatta karşılaşmadığınız şeylerdir. Peki Kur’an ayet olarak neleri sunar? Kur’an; insan ayettir, yer ayettir, gök ayettir, Ay ayettir, Güneş ayettir, hayvan ayettir, bitki ayettir. İnsan hayatında karşılaşmadığı şeyler mi bunlar?

–  Zorlamak; mucize. İkna etmek, ayet.

– Tehdit mucize, teklif ayet.

– Aklı ve iradeyi yok saymak mucize, akıl ve iradeye ye yardımcı olmak ayet.

– Şapkadan tavşan çıkarmak mucize, Allah’ın sünneti ayet.

– Tabiat kanununu iptal etmek mucize, tabiat kanunu ispat etmek ayet.

ZARARI NE? Birileri de var şimdi bir kısım insanlar: “Hocam zararı ne bunun ya?” diyor. Şu; sünettullahı/İlahi yasaları inkâr etmek. Dahası Allah’ı, sihirbaz zannetmek. Dahası, şarlatanların keramet sahtekarlığına yer açmak, alan açmak. Yani Çin işi çipli postları yürütüp, milletin kafasını, parasını, emeğini yürütmek.

– Allah’ın tabiattaki ayetlerini her gün gördüğü halde fark etmemek. (Yusuf Suresi, 105) bu ayeti ne olur unutmayın. “Allah’ın yerlerde ve göklerde nice ayetleri vardır ki” bunu mucizeleri diye çeviriyoruz, hepimiz efendim. Bende değiştirdim, öyle çevirmiştim. “Allah’ın yerlerde ve göklerde nice mucizeleri/ ayetleri vardır ki yanından geçip giderler de fark etmezler bile.” Eyvallah.

– Tabiat yasalarına kör olduğu için bilim, keşif, icat ve bilgiden mahrum kalmak zararı bu. Keşif yapamıyor Müslüman tolumlar. İcat yapamıyor. Niye? Dedim ya Allah’ın yasasına inanmıyor. Sünettullaha inanmıyor. Düşünebiliyor musunuz? Namaz hakkında Buhari’de 555 tane bap var, namaz ve abdest hakkında. Mucize hakkında, bir tane bap yok. Adalet hakkında, bir tane bap yok, şirk hakkında, bir tane bap yok. Nasıl buldunuz? Evet…

– Allah istese olmaz mı? Şarlatanlığı ile ilke, yasa ve standart düşmanlığı yapmak. İlke düşmanlığı, yasa düşmanlığı yapmak.

 

Soru: Ne yani? Semud’a gökten deve inmedi mi şimdi? Soru devam ediyor.

Cevap: Allah’ın devesi ha “Nagatullah” Kur’an’da geçen bu, Semud kavmi kıssasında. “Gökten inen deve”, “Allah katından, cennetten gelen üzüm, hani Meryem üzüm yiyordu ya çardağında, Meryem üzüm yerken Zekeriya geldi ve sordu: “Enne haza?” “Nereden bu?” “Min indillah, Min indi rabbi: Rabbimin katından.” Sizin yediğiniz üzüm, kimin katından? Bir mümin, hep böyle der zaten. Allah Allah… öyledir zaten. Yani, rabbimin katından dediğimiz her şey, cennetten dünyaya ışınlanmış mı olacak? Böyle mi bakacağız? Bu, nasıl bir kafadır? Bu, nasıl bir yemedir?  İş, Allah’ın kulu peki o zaman ne yapacağız? Sen atmadın, fakat Allah attı. “vemâ rameyte iż rameyte velâkinna Allâhe ramâ: Sen atmadın Allah attı” ayetini, Allah eline yayı aldı. Oku koydu, çekti attı. Allah’ın vurduğu müşriki göremiyoruz. Her müşrik, ölen her müşriki kimin öldürdüğü belli, listede meçhul yok. Hani Allah’ın attı da vuramadı mı? Haşa. Siz ne yapıyorsunuz ya? Kendi aklınızı yediniz de milletin aklını niye yiyorsunuz, akıl yamyamları? Peki nedir bu? Belli. Allah’ın kulu; Abdullah. Allah’ın arzı; Arzullah. Allah’ın beyti; Beytullah. Allah’ın nebisi; Nebiyullah. Peki, bunlardan ne anlıyorsunuz? Bunlardan ne anlıyorsanız, ondan da onu anlayacaksınız.

 

Soru: Ne yani, helak “şapkadan çıkan tavşan” değil mi?

Cevap: Haşa, bu Allah’a iftiradır. Şöyle ki:

  • Allah’ın sünneti yasaları vardır, şapkadan tavşan çıkarmaz. Size Allah’ı sihirbaz gibi tanıtanlar, efendilerinin sahte kerametlerine zemin hazırlayan şarlatanlardır.
  • Helak edilen her kavim, yeryüzünde emsali her zaman görülen sebeplerle helak edildiler. Burası çok önemli dostlar. Bu helaklara nasıl bakmalı o zaman? Bu helakların tamamı yeryüzünde görülen olaylardır. Nedir? Gök taşına bağlı tsunami/tufan, büyük sel baskınları, kum fırtınaları, depremler, süper volkanlar, haşere istilaları, pandemik salgınlar vesaire.

 

Soru: Peki, o zaman Kur’an’da neden “helak ettik” deniliyor? Yani biz helak ettik.

Cevap: Kâinatta ilk sebep, her zaman ve daima Allah’tır. Bir mümin, müminlik edebinden dolayı neyi yapıyor olursa olsun, Allah’a nispet eder. “Sen attığında atan sen değilsin de Allah attı”, bu bunun gibi. “Rahman Kur’an’ı öğretti” “Er Rahman allemel kur’an” Kur’an’ı Allah’tan öğrenen var mı? “Bana Kur’an’ı falan hoca öğretti diyorsunuz.” E peki Allah öğretti mi öğretmedi mi? Görüyorsunuz değil mi? Güleceğiz de gülemiyoruz, içimizde kalıyor. Şöyle doyasıya gülemediğimiz şeyler bunlar. Çünkü, espri değil, aklımızı yiyor yamyamlar.  “Annelerinizin rahminden biz çıkarttık sizi” gibi bu ayeti nasıl anlıyorsunuz? “Annelerimizin rahminden Allah çıkarması, haşa ebelik mi yapıyor Allah? Görüyorsunuz değil mi? İki soruluk canı var, iki soruluk. Tüm hurafelerin, iki soruluk canı var ama, o ikisi soruyu sormakta adam istiyor işte. Bunları da böyle anla olur mu onları da nasıl anlıyorsan.

 

Soru: Helak olmak, helak edilen kavimlerin kaderi değil miydi? Ne yaparlarsa yapsınlar, yine de helak olmayacaklar mıydı Allah’ın Mustafa kulu?

Cevap: Olmayacaklardı. Bir toplumun alnına daha baştan “helak olacak” yazmak, zulüm olmaz mı? Yani anlına, “bunlar helak olacaklar” yazmak zulüm olmaz mı? Allah kuluna haram kıldığı zulmü kendisine helal kılar mı? Allah zulmü kuluna haram kıldı. Peki kendisine helal kılar mı?   Bunu diyen “Ve ma ene bi-zallamin lilabid: Benim kullarım zulmetme ihtimalim yoktur.” diye ayetler gönderir mi? Bir anne bebeği doğurup, sonra da götürüp ateşe atsa, hemen “Cani anne” sıfatını yapıştırırsın. Peki bunu kuluna şefkati tüm annelerin, toplam şefkatinden daha büyük olan Allah, nasıl reva görür? Düşün. O zaman nasıl anlayacağını da düşün?

 

Soru: Peki, kavimlerin helak sebebi Allah değilse kim ve ne?

Cevap: Kendi tercihleri, cevap bu. Zulmü içselleştirmeleri, zalime boyun eğmeleri.

Al, oku- Kasas 59: “Ve mâ kâne rabbuke muhlikel kurâ hattâ yeb’ase fî ummihâ resûlen yetlû aleyhim âyâtinâ, ve mâ kunnâ muhlikîl kurâ illâ ve ehluhâ zâlimûn” “Biz birbirlerine zulmetmedikleri sürece hiçbir toplumu, uygarlığı yok etmeyiz, helak etmeyiz.”

Yunus 13. “Velekad ehleknâ-lkurûne min kablikum lemmâ zalemû vecâet-hum rusuluhum bilbeyyinâti vemâ kânû liyu/minû(c) keżâlike neczî-lkavme-lmucrimîn” “Biz sizden önce de nice uygarlıkları, nice toplumları helak ettik.” Ne zaman ettik?” “Ne zaman ki zülüm ettiler birbirlerine o zaman.”

Kehf 59. “Ve tilkel kurâ ehleknâhum lemmâ zalemû” “Ne zaman zulmettiler işte bu şehirleri, bu uygarlıkları bizde tamamen helak ettik.”

Hac 45. “Fekeeyyin min karyetin ehleknâhâ vehiye zâlimetun” “Biz, nice nice bir toplumu helak ettik. Nice bir ülkeyi, helak ettik ki o toplumlar zalimler olmuştular.”

Soru: Dinsiz, imansız, ateist olduğu için helak edildi, diyen bir ayet yok mu hocam?

Cevap: Yok talebem yok! Çünkü hiçbir kavim, din ve imandan dolayı helak edilmedi. Ateist olduğu için, helak edilmedi.

Zulümden, dolayı helak edildi. Uygarlıkları helake götüren gerçek sebep din, inanç, düşünce farklılığı değildir. Üç şeydir:

  • Zulüm
  • Zulüm
  • Zulüm

 

Soru: Kafam karıştı?

Cevap: Karışık kafa kafasızlıktan iyidir. Hiç olmazsa bu sayede bir kafan olduğunun farkına varırsın. Şunu bil ki: Helakin sebebi, insanların tercihleridir: “Bu başımıza nereden geldi?” diyen var mı? Al-İmran suresinden, Uhud’da yenilen sahabeye verilen cevabı, kendi üzerinize alarak okuyun. “Min indi ende fusikim” “Kendi yüzünüzden geldi” “ellerinizle yaptıklarınız yüzünden” ayetlerini oku. Al-İmran 165.

  • Helaklerin en ağırı yaşadığı şeyin bir helak olduğunu fark etmemektir. Evet bu da ser levhadır. Helakların en ağırı, yaşadığın şeyin helak olduğunu fark etmemektir.

 

Soru: Allah bu işin neresinde?

Cevap: Bakıyorum, ne zaman sorumluluğu üstüne alman gerekse, hemen “Allah nerede?” diye sağına soluna bakınıyorsun. Allah’ın sana yüklediği sorumluluğu, geri Allah’a mı iade edeceksin ki, Allah’ı sağında solunda aramaya başladın? Oysa Allah, sana şahdamarından yakın, ama belli ki sen, şahdamarına uzaksın.

 

Soru: Yine de sorumda ısrarlıyım: Allah bu işin neresinde?

Cevap: Senin inandığın Allah mı, benim inandığım Allah mı?

  • Senin Allah’ın, senin şekline, kılık-kıyafetine, sakal-sarık-cübbe-şalvarına, kimliğine, maskene, kaç kez hacca-umreye gittiğine, elindeki boncuğa, akıl yamyamlarına yedirdiğin kafanı sallamana, kaç vakit ve rekât namaz kıldığına, kaç kez hatim indirdiğine, kaç kez salavat getirdiğine, kaç kez Kâbe’yi döndüğüne, zikirmatikteki rakama, sağ elinle mi yoksa sol elinle mi yediğine bakar.

Benim Allah’ım şunlara bakar:

  • Kula kul mu oldun, sadece Allah’a kul mu oldum?
  • Kulu kendime kul mu ettim, insan özgürlüğüne saygı mı duydum?
  • Zalim miyim, adil miyim? Hak yiyen miyim, hakkına razı olan mıyım?
  • Güvenmeyen ve güvenilmeyen biri miyim, güvenen ve güvenilen biri miyim?
  • Barışı kuran ve koruyan mıyım, barışı bozan mıyım?
  • Sorumlu birey ve iyi insan mıyım, sürüden biri miyim? Aklını kullanan mıyım, aklını kiraya veren mi?
  • Allah ile aldatan mıyım, aldatmayan ve emrolunduğu gibi dosdoğru olan mıyım?
  • Allah’a din öğreten miyim, Allah’tan din öğrenen mi?

Evet benim Allah’ım bunlara bakar.

 

Soru: Buraya kadar şunu anladım: Zulüm ve kötülük yapan toplumlar Allah’ın yasası gereği helak ile sonuçlanan bir sürece girer, sonunda helak olup giderler. Doğru mu?

Cevap: Aynen doğrudur. Şunu düzeltelim: Kötülük yapanlar değil sadece, kötülük ve zulüm döngüsüne giren toplumlar.

  • “Kötülük döngüsü” ne demektir?
  • Şu demektir: Ellerinin değdiği her şeyi ve herkesi kendisine benzeten. İyilerini yiyip sindirerek, kötülerin ve kötülüklerin önünü açan. Kendisine benzetemediklerine ve boğazından geçiremediklerine ise dünyayı dar edip cehennem kesilen “şeytanın ordusu” olmuş toplum. Böyle bir toplumun dini, imanı, ibadeti, gücü, ruhbanı, şeytanı kötülük üretir. Daha çok din ve iman, daha çok kötülük ve zulüm anlamına gelir. Böyle bir toplumda böyle bir toplum daha çok dindarlaşırsa, daha çok kötüleşir, daha iyi olmaz. Çünkü kötülük döngüsüne girmiştir. Onların dinleri kendilerine fenalık emreder daha dindar oldu mu daha fenalık emrederler; ayet Bakara 93.

 

Soru: Son bir şeyi merak ettim: Geçmiş kavimler Allah’ın yasası gereği zulüm edince, helak sürecine girdiler. Peki, bizim içinde yaşadığımız çağda aynı şeyi yapan bir toplum, neden helak edilmiyor?

Cevap: Evet bu soru hoşunuza gitti. Sabahtan beri bunu düşünüyordunuz ben biliyorum bunu. Gene akıldan çıkıp, alt beyin ile ağzını düz bağladın, dinden çıkıp kültüre girdin, Allah’tan öğrenme modundan, Allah’a öğretme moduna kaydın.

  • Tane tane söyleyeyim: Tutalım ki bizim toplum birbirine zulmeden bir toplum oldu…Helak için göktaşı, tufan, süper volkan şart değil ki! Hatta her zaman mümkün olan çekirge istilası, pandemik salgın da şart değil. (pandemik salgın var zaten kapıda) Kasırga, süper fırtına ve küresel çevre felaketleri de şart değil. Böyle bir toplum haline gelmenin kendisi bir helaktir.

 

EN BÜYÜK HELAK, HELAK OLUP DA BUNUN FARKINA VARAMAMAKTIR.

SÖZÜN ÖZÜ: Ölüler fark etmez, acı çekmezler.  Ancak, diriler acı çeker.

 

Soru: Nasıl bir toplum yani?

Cevap: Şöyle bir toplum:

  • Karşıtının zulmüne feveran edip yandaşının yaptığı zulme sessiz kalan…
  • Adaleti kendisi için isteyip, ötekinin acısına ve uğradığı zulme aldırmayan.
  • Birbirine diş bileyen, cehaletiyle övünen, ahlaksızlığı normalleştiren…
  • Ehliyetin yerini körü körüne sadakatin, merhametin yerini kin ve intikamın aldığı bir toplum.
  • İnsanlarının tarikat, cemaat, fırka, mezhep, meşrep, parti, takım, kabile, kavim, irk, ideoloji, menfaat guruplarına ayrılıp, birbirine diş bilediği bir toplum.
  • Adaletin felç, aklın tatil, iradenin âtıl, vicdanın pasif, kişiliğin kayıp, kalitenin, güvenin sıfır, emeğin horlandığı, insanın ve insanlığın öldüğü bir toplum: Allah’ın helak ve gazabına uğramış bir toplumdur.
  • Bundan büyük helak mı olur?

 

EKLER

Uydurulmuş Din: Evet, konuşsun bakalım yaşlı Piskopos Germanus hazretleri: “Rüyamda İsa göründü” diyor. Dedi ki: “Germanus, başbakana söyle, bakanlarına emir versin, Petras-Toskana…” Efendim sanırım İtalya’da bir yer. “…Oto yolunun yapımına başlasınlar.” Adam bulmuş kolayını, başka türlü yapmıyorlar. Ne yapsın? Ama ciddiyete bakar mısınız yüzündeki ciddiyete?

Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez” Sokrat’ındı.

“Sorgulanmamış din inanmaya değemez” Naçizane bendenizin.

Ah İsa nebi! Asfalt için talimat verirsin de niçin bir kez olsun ben tanrı değilim, oğlu değilim, demezsin? Niçin “bana tapmayın, Tanrı’ya kul olun” demezsin? Niçin ekmek-şarap ayininde “etimi çiğnemeyin, kanımı içmeyin” demezsin? Niçin, “Pavlus benim mesajımı katleden mistik bir şarlatandır” demezsin? Niçin, yüzyıllardır senin kefenin diye pazarlanıp sonunda sahte olduğu belgelenen kefen için: “Uydurma bu kefen” demezsin? Niçin, senin kâsen diye adına tarikatlar, örgütler, haçlı orduları kurulan kâsenin, şarlatan işi olduğunu söylemezsin? Bir de göründe bunları söyle ne olur İsa nebi! Niçin; “Beni satarak yüzyıllardır rant devşiren, insan ve kitap yakan, tecavüzlere karışan kilisenin Allah belasını versin demezsin?” Seni gökte yaşıyor yalanını söyleyenlere niçin “Her nefis ölümü tadar, ben de sizin gibi bir nefsim, canım ben de tattım ve öldüm” demezsin? Neden senin gibi dönüşünü bekleyen Hıristiyan-Müslümanlara “Çama ’da Şam’a da inmeyeceğim, sahtekarlık yapmayın” demezsin? Ümmet mi dediniz? Geçiniz efendim… Ümmet mi dediniz? Geçiniz efendim geçiniz.

Tavsiye Görselim: Bu, helak olan kavimlerden bahsetmiştim. Özellikle felaket anlarında insanların içi nasıl dışına çıkıyor? Maskeler nasıl düşüyor? İçlerinde sakladıkları canavarlar nasıl görünüyor? Bu filimde görebilirsiniz.

İyiler zor zamanda iyi, 
iyi görünen kötüler zor zamanda 
iç yüzleri dışına çıkan gerçek birer kötü. 

Eyvallah.

Tavsiye Kitap: 20 yy. için, 21. Ders. Bir önceki söylediğim kitabın şeyi orada duruyor. Demek ki bizim grafikerimiz, onu değiştirmemiş ucuza getirmiş işi.

İyi Haber: Ticaret ahlakında Amazon gibi ol. Bizdeki gibi Amerika’da da salgın nedeniyle maske fiyatlarına fahiş zamlar yapılınca, Amazon bir açıklama yaparak; gerçek fiyatından çok daha yüksek fiyatlara satılan on binlerce maskeyi satıştan kaldırdığını duyurdu.

Alta da bir uyarım Şinasi’ye: Hişşşt Şinasi! Durma, saldır! Burada iyilik var! Hiç senin olmadığın yerde iyilik olur mu Şinasi? Sonra gülersiniz.

Kötü Haber: Video… Sanırım Çin büyük elçisi olsa gerek konuşan, ama spikerin gafına bakar mısınız? Çok küçük bir rakam diyor. Rakam. Bunlar insan canı. Ama onu düzelten adam da diyor ki karşısındaki Çin büyük elçisi: “Bunlar rakam değil, candır.” diyor. Bunu söyleyen bir buçuk milyarlık bir nüfusun büyük elçisi, öbürü de spiker. Ne diyeceksin söyleyecek bir şey bulamadım?

Günün Tweti: “Ümmet kardeşliği, Ensar misafirperverliği gibi 6 yıldır çiğnenen edebiyat, dün gece itibariyle son buldu. Müşarunileyh edebiyatçılar suspus oldu” demiş. Bende: “Birinin insanlık haysiyeti güçle ilişkisinden belli olur.” diyeyim ve geçeyim.

“Anadolu İrfanı”: Bir toplumu yoldan çıkarmak istiyorsanız, ona hak etmediği payeler veriniz. Bu “Anadolu İrfanı” irfanı tırnak içinde görüyorsunuz değil mi? İstanbul Kadıköy’de üç hırsız, Kadir Gecesi’nde bir iş yerini soydu. Hırsızlardan biri, dolabı karıştırırken Kur’an’ı Kerim buldu, öpüp alnına koyduktan sonra, soyguna devam etti. Bakın, Limbik sistem Müslümanı bu haberi okuduğunda şöyle düşünüyor: “Vay be bizim Hırsızımız dahi böyle” Böyle düşündüğünüz sürece var ya asla ve asla Kur’an’ın dediği yere gelemeyeceksiniz. Böyle düşün… Bizim hırsız… oradan bile övünecek bir şey çıkardın öyle mi? Sizin hırsızınız dahi, Allah satarak yapıyor hırsızlığı. Sizin hırsızınız, Allah’la kandıran bir alçak! Anlatabiliyor muyum?

Hırsızlık kötüdür. Allah’la kandıran, hırsızlık en kötüdür. 
Bunu diyemediğiniz, bunun farkına
varmadığınız sürece, 
sizi hep Allah diyenler aldatacaklar 
ve sizi aldatanalar en çok Allah diyenleriniz olacak.

Tabiat Ayetleri: Bayıldım buna. Bu kana giren bir parazit. Gerçek bir görüntü bu. Elektro mikroskobu altında, bakınız; kana giren bir parazit savaşıyorlar şimdi, beyaz kan hücreleri. Ak yuvarlar değil mi? Ak yuvarlar. Beyaz kan… Bitti mi görüntü? Evet ve bunu yiyorlar, bitiriyorlar.

Bende şunu söylüyorum: “İçinizdeki insanlığı bitmiş akletmeyen, etrafına muzır haline gelmiş, toplumun paraziti olmuş, başkalarının emeğiyle geçinen, başkalarını sömüren tiplere karşı, ak yuvarlar hücresi gibi olun ve onu çözün. Yani yoksa kanımızı kirletiyorlar, toplumu kirletiyorlar.

 

Benim Kahramanlarım: Yeni virüsü ilk fark eden Çinli doktorun ölümünün hatırlattığı diğer bilim kahramanları: 2014 salgını sırasında Ebola virüsünün evrimini çözen şu araştırmanın yazarlarından üç hemşire, bir teknisyen ve bir doktor, makalenin yayımlandığını göremeden ölmüştür. Evet, bunlar insanlığın kahramanlarıdır. Allah onlara rahmetini esirgemesin.

 

Bu Derslerin Daha Fazla Kişiye Ulaşabilmesi İçin Siz Ne Yapabilirsiniz? Akabe Vakfı ve Mustafa İslamoğlu sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz. Paylaşılan afişlerimizi, kendi hesaplarınızda da paylaşabilirsiniz.  Akabe Vakfı Whatsapp hattına kayıt yaptırabilir, dostlarınızı da kayıt için teşvik edebilirsiniz.

Evet dostlar bugün de dersimiz bu kadardı. İnşallah bir sonraki derste tekrar beraber olmak üzere hepinizi Allah’a emanet ediyorum. Hoşça kalın, sağlıkla kalın.

 

 

 

Yorum Yaz