Sünnetullah Ya Da İlahi Tutarlılık

Sünnetullah Ya Da İlahi Tutarlılık

Rabbimizin Sırat-I Müstakim Üzere Olduğundan Ve Takva İle Yani Sorumluluk Bilinciyle Davrandığından Kaç Müslümanın Haberi Var?

Allah tasavvurumuzu Kur’an’a arz etmek

Yüceler yücesi Rabbimiz, vahyi ile bizi sırat-ı müstakime, yani “dosdoğru yol”a çağırır, değil mi?! Peki, kâinatın tek efendisi olan Rabbimizin bizzat kendisinin de sırat-ı müstakim üzere olduğunu bizzat kendi vahyi ile haber verdiğinden (11:56) kaç Müslümanın haberi var?

Yine Rabbimiz, Kur’an’da takva sahiplerini müjdeler. Bizi takvalı olmaya çağırır. Üstünlüğün sadece takvada olduğunu söyler. Takvanın en sevdiğim karşılığı “sorumluluk bilinci”dir. Allah tüm insanları takvalı olmaya çağırırken, “sorumlu davranmaya” çağırmaktadır. Peki, takvanın, yani “sorumluluk bilinci”nin sadece kullardan beklenen bir meziyet değil, yüce Rabbimizin de sahip olduğu bir nitelik olduğundan (74:56) kaç Müslümanın haberi var?

 Bırakın sokaktaki Müslümanı, âlemlerin Rabbi olan Allah ile ilgili bu Kur’ani hakikatlerden haberdar etmesi gerekenlerin kaçının bunlardan haberi var? Kaç hoca, vaiz, ilahiyatçı, imam cemaatine bu hakikati aktarır. Bunları da geçtik, o hocaların okuduğu anlı şanlı isimlerin yüce Rabbimizi tanıtma amacıyla yazdıkları kalın ciltli kitapları baştan sona karıştırsanız, “De ki: Benim Rabbim sırat-ı müstakim üzeredir” ya da “O (Allah), takva ehlidir” ayetleriyle dile gelen hakikate dikkat çeken bir tek atıf bulabilir misiniz? Ben söyleyeyim: Bulamazsınız.

Ya Allah’ın zaten sınırsız olan güç ve kudretini daha da büyütme kuyruğuna girip, kulları onun altında ezmeyi kendilerine iş edinmiş ulemamıza ne demeli? Bu tür ulemanın derdiyle, kendini “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olarak adlandıran ceberut ümeranın (yöneticiler) derdi arasında her zaman bir paralellik olduğunu söylesem, haddimi aşmış olur muyum? Allah’ın sünnetinden bir kez bile söz etmeyen anlı şanlı kelamcılarımızın, iş Allah’ın kudretine gelince “kim tutar seni” cinsinden bülbül gibi şakımaları neyin nesidir? Allah’ın dosdoğru yol üzere ve takva ehli olduğunu söyleyen ayetlere bir kez bile atıf yapmayanların, Allah’ı kulların tepesine her an inmeye hazır kozmik bir balyoz gibi tasvir etmelerinin arkasında, kimlerden ödünç alınmış nasıl bir ‘tasavvur’ yatmaktadır?

Geleneksel din dili Allah’ın dosdoğru yolda ve takva ehli oluşunu neden öne çıkarmamış ve görmezden gelmişse, Allah’ın sünnet sahibi bir Rab oluşunu da aynı nedenle öne çıkarmamış ve görmezden gelmiştir.

Sünnet bahsinde altı çizilmesi gereken ilk hususlar şunlardır:

1. Sünnet, Kur’ani bir kavramdır. 14 yerde tekil, 2 yerde çoğul isim olarak gelir. Kavram, Mekki ve Medeni sureler arasında nisbeten dengeli bir dağılım gösterir. Dolayısıyla sünnet kavramı, vahyin iniş sürecinde, semantik bir değişim göstermez.

2. Kur’an’da doğrudan isnat edildiği iki sünnet koyucu özne (sânn) vardır: Biri Allah (sunnetullah: Allah’ın sünneti), diğeri sunnetu’l-evvelîn (öncekilerin sünneti) terkibinde geçen “öncekiler”. Allah Rasulü başta olmak üzere insanlara isnatla kullanılan “sünnet”in Kur’ani dayanağı bu terkiptir.

3. Geldiği hiçbir yerde Allah Rasulü’ne isnatla kullanılmaz. Sünnet’in Allah Rasulü’ne isnatla kullanılması sonradandır. Bunun ne kadar sonradan olduğu tartışmalı ve araştırmaya muhtaçtır. Sünnetin Allah Rasulü’ne nisbetle kullanımının en doğru şekli, “nebevi sünnet”, “sünnet-i rasul”, “Nebi’nin sünneti” gibi bir terkip halinde kullanılmasıdır. Sünnet, Kur’an’daki usve (örnek) yerine ikame edilmiştir. Kur’an biz mü’minlere Allah’ın Rasulü’nü “örnek” olarak gösterir.

Perdelenmiş bir hakikat: Sünnetullah

Sünnetullah, “Allah’ın sünneti” anlamına gelir. Sünnetullah, Allah’ın ilkeleri, kuralları ve prensipleri olan bir Rab oluşunu ifade eden Kur’ani bir kavramdır. Kur’an Yaratıcının topluma ve tabiata dair yasalarına sünnetullah (Allah’ın sünneti) adını veriyor.[1]

Sünnetullah, Allah’ın ‘tutarlılığını’ ifade eden Kur’ani bir kavramdır. Sünnetullah olmasaydı adım atınca ilerleyeceğimizin, akşam insan olarak yatınca sabah insan olarak kalkacağımızın, yağmur yağınca toprağın canlanacağının, yemek yiyince doyacağımızın garantisi olmazdı. Rüzgârla bulut, bulutla yağmur arasında nedensellik bağı kurulamazdı. Bunu Kur’an’ın yaptığını da hatırlatmış olalım. İlginçtir ki Kur’an insanın doğumunu, meyvenin ve sütün elde edilmesini, ekini, yağmuru ve rüzgârı hep sebepler üzerinden açıklar. Fakat bütün bunları “yaratma” fiili üzerinden Allah’a bağlar ve sorar: “Siz misiniz, yoksa Biz miyiz yapan?” (56:59-71). Kur’ani bir kavram olan takdir de buna eklenebilir. Ölçüsüzlüğün zıddı olan takdir, “bir işi bir ölçüye göre yapmak” demektir. Zira Allah her şeyi bir kader/ölçü ile yaratmıştır. (54:49).

Elhasıl Allah’ın sünneti ve o sünnetin bir uzantısı olan ilahi ölçüler olmasaydı bilim ve ilim yapılamazdı. Uçuk kaçık iddialar ortaya atıp, köşeye sıkışınca da “Allah dilerse olmaz mı?” diye Allah adına bol keseden atıp tutan ilkesiz ve tutarsızlara Allah cevabını sünnetinin değişmezliği ve bozulmazlığı üzerinden veriyor ve her çağdaki muhataplarına şöyle meydan okuyor:

“Allah’ın sünnetinde bir değişme bulamazsın; evet Allah’ın sünnetinde bir bozulma bulamazsın.”[2]

Ne gariptir ki ‘sünnetullaha iman’dan söz eden klasik bir tek ‘akaid’ kitabı görmedim ve duymadım. Fakat ikisi de İslam’a sonradan sokulmuş bid’at kavramlar olan ‘mucize’ ve ‘keramet’ diye adlandırılan şeye imandan söz etmeyen bir tek klasik akaid kitabı da görmedim ve duymadım.

‘Mucize’yi sihirbazın şapkadan tavşan çıkarması zanneden Kur’an’sız Müslümanlığın, bu satırları anlamakta zorlanacağını, bilmediği doğruları öğrenmek yerine bildiği yanlışlarda ısrar edeceğini biliyorum. Böylelerinin en okumuş yazmışı, ‘Eyvah Allah’ın kudreti elden gidiyor’ telaşına düşer; en cahili ise, ‘Eyvah, falancanın kerameti elden gidiyor’ telaşına düşer. Çelişkinin babası olan ilkine söylenecek söz bellidir: Allah’ın kudretine inancında samimi olsaydın, O’nun kudretini savunmak için sana muhtaç olmadığını da bilirdin ve “Allah’ın kudreti elden gidiyor” diye ortalığı velveleye vermezdin. İkincisine ise söz söylemeye bile gerek yok, ona bela olarak din edindiği zannı kâfidir. 

Kur’an’da geçen “Allah’ın izni” ifadeleri de sünnetullah kapsamında anlaşılmalıdır. Allah’ın neye izin verdiği, tabiat kitabı keşfe çıkılmadan anlaşılamaz. Mesela gen keşfedilmeden genetik hastalıkların tedavisi yapılamaz.

Rüzgâra, buluta, yağmura, toprağa “ol” diyen O’dur. Fakat rüzgârın bulutu toplaması, bulutun yağmura dönmesi, yağmurun toprağı sulaması, toprağın yağmurla canlanması hep bir süreç işidir. Tohuma, çekirdeğe, yumurtaya, rahimlere “ol” diyen O’dur. Fakat hiçbir tohum, çekirdek, yumurta, rahim “ol” deyince olmaz. Hepsi de “ol” emrini alınca, bağlı olduğu yasalar işlemeye başlar ve o yasalar çerçevesinde olgunlaşır. Tohumun filizlenmesi, çekirdeğin sürgün vermesi, yumurtanın canlanıp kabuğunu çatlatması, rahimlerde olanın doğması, Allah’ın sünnet ve takdiri gereği belli sürelere bağlanmıştır. 

Kur’an’a göre Allah, “sorumluluk sahibi” (ehlu’t-takvâ) ve “dosdoğru bir yolda olan”, yaratışında asla boşluk, eksik ve düzensizlik bulunmayan, “her şeyi bir kader/ölçüyle yaratan”, her yarattığını bir anlam ve amaca, bir illet ve hikmete mebni olarak var edendir. Ve hepsinden öte O, değişmez ve bozulmaz kanunlar (sünnetullah) koyandır. İşte onun değişmez ve bozulmaz kanunlarından biri de ilahi yaratışın en temel ilkelerinden olan süreçliliğe dayalı ‘evrim/tekâmül kanunu’dur.

Sünnetullah’a bir örnek: Süreçlilik ve aşamalılık

“O, eşsiz yaratışıyla bir şeyin olmasını dilediği zaman, sadece ona “Ol!” demesi yeter: o da oluş sürecine girer.” (36:82).

 “Bir işin olmasını murat ettiğinde, ona sadece “ol” der ve o da oluş sürecine girer. (2:116).

“Gökleri ve yeri altı aşamada yaratan, ardından hükümranlık makamına kurulan O’dur.” (57:4; ayr: 7:54).

“Gökler ve yer başlangıçta bitişikken Biz onları ayırdık ve her canlıyı sudan kıldık.” (21:30).

“Sizi uzun süreçler içinde halden hale evirip çevirerek yaratan O’dur.” (71:14).

“Sizi toprak türünden yaratması, O’nun mucizevî işaretlerinden biridir; sonra siz (bir süreç içinde) beşer olarak gelişip kişilik kazandınız.”(30:20).

“İnsanın üzerinden, (o tarih sahnesine çıkıncaya kadar) tüm zamanlar içinden belirsiz ve uzun bir süre geçmemiş miydi (ki), henüz o (bu süre zarfında) anılmaya değer bir şey bile değildi? İnsanoğlunu katmerli bir karışım olan hayat tohumundan Biz yarattık; sınava tâbi tutmayı (diledik) ve ardından ona işitme ve görme yeteneği verdik.” (76:1-2).

“Ey insanlık! Eğer (ölümden sonra) diriliş konusunda kuşku içindeyseniz, unutmayın ki, Biz sizi (ilkin) bir tür topraktan, sonra bir damlacık döl suyundan, sonra rahim cidarına asılıp tutunan döllenmiş yumurtadan, sonra (aslî unsurları) oluşmuş fakat (talî unsurları) henüz oluşmamış bir ceninden yarattık: Bu size (menşeinizi) açıklamak için yaptığımız (bir uyarıdır). Derken, (doğmasını) istediğimizi belirlenmiş bir süreye kadar (annelerinin) rahimlerinde tutarız; sonra sizi bir bebek olarak Dünya’ya getirtiriz; nihayet sizler olgunluk çağına, (işte bütün bu süreçlerden geçerek) ulaşırsınız: Ama içinizden kimilerine ölüm (erken yaşlarda) tattırılır, kimileri de ömrün en düşkün çağına kadar ertelenir; öyle ki, sonunda o, bilen biriyken hiçbir şey bilmez hale gelir.” (22:5).

“Doğrusu, Biz insan türünü, bir nevi konsantre balçıktan yarattık; epey sonra onu, karar kılacağı (rahimde) yer tutan bir hayat tohumu kıldık; daha sonra, o hayat tohumundan döllenmiş hücreyi yarattık; daha sonra döllenmiş hücreden cenini yarattık; ve ceninden de kemikleri yarattık; en sonunda kemiklere kas giydirdik; sonuçta, onu bağımsız bir varlık olarak inşa ettik: İşte her şeyi en güzel şekilde yaratan Allah’ın şanı böyle yücedir.” (23:12-14).

Varlığın, evrenin, güneş sisteminin ve elementer-biyolojik-embriyolojik yaratılış süreçlerinin her üçünü birden ifade eden insanın yaratılışından söz eden bu ayetlerin ortak noktaları şunlardır:

1. Allah’ın yaratmada sünneti “ol dedi, o an oldu” şeklinde değil, “ol dedi oluş sürecine girdi” şeklindedir. “Allah’ın sünnetinde/yasasında asla bir değişme bulamazsın, Allah’ın sünnetinde bir bozulma bulamazsın.” (48:23 vd.)

2. Allah hiçbir şeyi gelişigüzel ve keyfi yaratmamış, her şeyin yaratılışını bir yasaya ve sebebe bağlamıştır.

3. Allah’ın değişmez sünnetlerinden biri de yaratışta aşamalılık ve süreçliliktir. Bu da açık ve net olarak evrimin sünnetullah oluşuna delalet eder. Hatta aşamalılık ve süreçlilik yasası toplumların helaki için dahi geçerlidir (Bkz: 16:47; 17:16).

Kun fe-yekûn(O ‘ol’ dedi, o da oluş sürecine girdi) ibaresi, Kur’an’da tam dokuz ayrı yerde gelir.[3]Bu ibarelerin hepsi de, Yaratıcının varlıkları bir süreç içinde yarattığı hakikatine delalet eder. Bu, değişmez bir sünnetullah ve ilahi kader/ölçüdür. Bu yüzden “Ol dedi, o an oldu” anlayışı sünnetullaha aykırıdır. Bugüne kadar yaratılışa dair elde edilen kâinat kitabına ait bulguların tümü, “ol dedi, o an oldu” yanlış algısını değil, “ol dedi, oluş sürecine girdi” Kur’ani ifadesini doğrulamaktadır: “Bir işin olmasını murat ettiğinde, ona sadece “ol” der ve o da oluş sürecine girer.” (2:116).

Kur’an’da dört yerde gelen bu ibarelerin tümünde kullanılan kelime fe-yekûn şeklindedir. Bu muzari fiildir. Muzari fiil ‘şimdiki zaman, geniş zaman, gelecek zaman’ olmak üzere üç zamanı birden içerir. Dolayısıyla kun fe-yekûn ibaresini “ol dedi oldu” şeklinde anlamak düpedüz tahriftir. Doğru karşılık “ol dedi, oluş sürecine girdi” şeklindedir. “Ol dedi”nin arkasını ayete aykırı olarak “oldu” şeklinde kurmak, Yaratıcı ile sihirbazı karıştırmaktır. Yaratıcı sihirbaz değildir. Onun sünneti vardır. Yaratıcı ilkesiz, canının istediğini yapan, keyfine göre davranan, bir yolu yöntemi olmayan bir zat değildir. Buna en başta Kur’an karşı çıkar ve O’nun dosdoğru yol üzere (11:56) ve takva sahibi (74:56) olduğunu söyler.

Sünnetullaha iman edersem mucize elden gider mantığı

Burada şöyle muhtemel bir soru akla gelebilir: O zaman mucizeleri ne yapacağız?

Önce “mucize” kavramıyla ilgili bir gerçeğe dikkat çekelim: Arapça olan bu kavram, Kur’an’da hiç geçmez. Sadece o kadar değil, ilk üç yüz yılda yazılmış dokuz ünlü Sünni hadis kitabında da hiç geçmez. Sadece ‘sahih’inde değil, zayıfında ve uydurmasında da geçmez. Bu terim İslam ilahiyatına hicri 4. yüzyılda girmiş bid’at bir kavramdır. Komşu dinlerin mucize edebiyatı ve mitolojisi karşısında aşağılık duygusuna kapılan Müslümanları rahatlatmak için, yabancı batıni kültürlerden, özellikle Hıristiyan ilahiyatından kopyalanarak İslam kültürüne taşınmıştır. Oradan da ilahiyatın merkezine taşınarak akideye ilave edilmiştir.[4]

“Mucize” diye çevrilen terimin Kur’an’da birebir karşılığı yoktur. Kur’an’da geçen âyet/âyât terimlerinden bazıları, naçar harcı “mucize” olarak karşılanır. Ayet, sözlükte “gösterge, belge, delil, işaret, alamet” anlamına gelir. Açılımı “ilahi kudret delili ve belgesi” demektir. Fakat Kur’an âyet/âyât kavramını, “Hz. Musa’nın asası” örneğinde olduğu gibi, nadiren “olağanüstü belge” vurgusuyla kullanır. Kur’an’da yüzlerce yerde gelen ayet terimi, ya tabiat Kur’an’ının yer, gök, ay, güneş, insan, hayvan, bitki gibi unsurları, ya da vahiy Kur’an’ının birimleri için kullanılır. Kur’an’da âyet teriminin kullanımı birkaç istisna dışında tabiat yasalarına tabi unsurlara dairdir.

Şu halde geriye kalan nadir kullanımlar sünnetullahın dışında, onu ihlal eden bir durum olarak anlaşılabilir mi? Dahası, Kur’an’ın “ayet” demekten kaçındığı ‘olağanüstü’ örnekler, önce ‘âyet’ kategorisine, oradan da İslam kültürüne 4. yüzyılda girmiş olan ‘mucize’ kategorisine, oradan da İslam akaidine sokulabilir mi?

‘Mucize’ kavramının İslam akidesine dâhil edilmesine dair eleştirimize, ‘Kur’an’da ‘şuur’ diye bir terim de yok, kullanmayalım mı?’ şeklinde bir itiraz, gülünç olur. Zira hiçbir yerde ‘şuur’, ‘mucize’ gibi imanın konusu olmamıştır. Burada sorun, Allah’ın tamamladığı dine ilave yapılıp yapılmadığı, dahası Kur’an’ın ifadesiyle ‘Allah’a din öğretmeye’ (49:16) kalkışılıp kalkışılmadığı sorunudur.

Yaratıcı şapkadan tavşan çıkarmaz

Kur’an’ın bazı yerlerde ayet terimini “mucize” anlamında kullandığı itirazı geçersizdir. Zira “mucize” anlamında kullanılan âyet için verilebilecek en bilinen örnek şu ayettir:

“Göklerde ve yerde nice (mucizevi) deliller var ki, yanından geçip gidiyorlar da, onlara dönüp bakmıyorlar bile!” (12:105).

Bu ayette yer alan ve “mucizeler” olarak karşılanan âyât ile tabiat yasaları dışında gerçekleşen şeyler mi kastedilmiştir? Elbette değil. Âyât ile bizatihi tabiatın kastedildiği yeterince açık değil mi? Yusuf 105, göklerde ve yerde bulunan nice âyâtın varlığından söz etmektedir. Bunda anlaşılmayacak ne var? Bu ayet açıkça diyor ki: Mucize sihir değildir. Yaratılışın bizzat kendisi mucizedir. Mucizeye “illüzyon” anlamı yükleyen, yüce Yaratıcımızı -haşa- sihirbaz ve hokkabaz yerine koymuş olur. Şapka tavşan doğurmaz. Sünnetullah sahibi, doğru bir yol üzere ve sorumluluk sahibi olan Allah, tavşanın yaratılışını yasalara bağlamıştır.

Avamın dilinde “mucize” olarak yerleşmiş Kur’an’daki örnekler, sihirbaz bir Yaratıcı görmek isteyenleri tatmin etmek için yer almazlar. Dahası, Allah Rasulü’nden mucizevi bir belge göstermesini isteyenler, İsra 59’da kesin bir dille reddedilirler. Buna gerekçe olarak da, öncekilerin mucizevi belge geldikten sonra da inkârlarında ısrar etmeleri gösterilir. Ankebut 51’de mucizevi belge isteyenler şöyle azarlanır: “Bizim bu Kur’an’ı indirmiş olmamız onlara yetmedi mi?” Sözün özü: Kur’an açıkça Hz. Peygamber’den mucize bekleyen müşrikleri ve müşrik mantıklı uydurulmuş din sahiplerini bunun olmayacağına dair kesin bir dille reddeder.

Avamın “mucize” dediği Kur’ani örneklere yakından tek tek bakıldığında şu üç şey görülür:

1. Mucizeyi bırakın, “asa” ve “beyaz el” örneği hariç bunlar “ayet” olarak bile adlandırılmaz. Bazıları ibret, bazıları imtihandır.

2. Örneklerin geçtiği ayetler içine, muhatabın uçtu-kaçtılı efsaneler üretmemesi için özenle hassas ibareler yerleştirilir.

3.  Örneklerin anlatılış amacının muhataba şaşkınlıktan parmak ısırtmak değil, doğru yola rehberlik olduğu, ayetin bağlamında mutlaka vurgulanır.

Kur’an, şirk koşanların hepsi de reddedilen ‘mucize’ taleplerine yer verir. Şirk koşanlar, Elçi’nin yerden su çıkarmasını, bağ bahçe sahibi olmasını, ırmak akıtmasını, göğü başlarında paralamasını, Allah’ı ve melekleri getirip karşılarına dikmesini, altından bir köşke sahip olmasını, göğe çıkmasını, gökten bir kitap getirmesini istediler. Bu talepler içerisinde su çıkarmak, bağ bahçe sahibi olmak gibi çalışarak elde edilecek şeyler de vardır. Fakat müşrikler “ol de de olsun” anlamında istediler. Bu taleplerin hiç biri kabul edilmedi. Elçi’ye bu tür taleplerin tümüne şöyle cevap vermesi emredildi: “Kudreti sonsuz olan Rabbimdir; ben, fani bir elçiden başka neyim ki?” (17:90-93) Biz vahiyden öğreniyoruz ki, Allah’ın kudretiyle sünneti çatışmaz, çakışır.

Müşrikler tarafından mucize talepleriyle köşeye sıkıştırılmak Hz. Peygamber’in hayli ağırına gitmişti. Bu ruh hali onu elçi gönderen Allah’ın da hoşuna gitmemiş olmalı ki, bizzat Rabbi ona elinden geliyorsa yeri delerek veya göğe çıkarak bir ayet göstermesini istedi. Aynı ayet şu uyarıyla bitiyordu: “Eğer Allah isteseydi, onların tümünü hidayet üzere buluştururdu, (ama istemedi).[5] Öyleyse, sakın cahillerden olma!” (6:35). Bunun ardından gelen En’am 36, şirk koşanların mucize talebini dile getiriyor, onun ardından gelen ayette ise bu talep şöyle reddediliyor: “Biz ilâhî yasalarda hiçbir boşluk bırakmadık.” (6:37). Bağlamı dikkate alınca, ayetin zımni açılımı şudur: ‘Biz ilahi yasalarda hiçbir boşluk bırakmadık ki, o boşluğu bekledikleri mucizelerle dolduralım.’[6]

Müşrikler mucize istediler, Müslümanlar mucize uydurdular

Cahiliye müşrikinin sorunu belli: Peygamberlik ile sihirbazlık ve hokkabazlığı karıştırmak. Onlar peygamberden, bir kâhinin, müneccimin ve sihirbazın yaptığını yapmasını bekliyorlar. Kur’an onları uyarıyor fakat onlar dinlemiyorlar. Sizce bu sorun tarihte mi kalmıştır? Yoksa Truva atı olarak kullandığı rivayetlerin sırtına yapışarak, önce din kültürüne, sonra dini literatüre, sonra da akaide bir virüs gibi sızıp yerleşmiş midir?[7]

Hz. Musa’ya verilen türden hissi bir ayetin Hz. Muhammed’e verilmediği, açık ve net olarak İsra 59’da söylenmiştir. Ona verilen tek ‘mucize’ vardır, o da vahyin ayetleridir. Bu hakikati dile getiren ayet, ‘Kur’an’ı indirmiş olmamız mucize olarak onlara yetmedi mi?’ diye sorar (29:51).

Geldiğimiz noktada yaşadığımız acı gerçek şudur: Mekkeli müşrikler mucize istediler reddedildiler. Uydurulmuş dine inanan Müslümanlar ise içlerinden geçen mucizeleri Kur’an’da bulamayınca ‘hadis’ suretinde uydurdular. Bu yanlış, Müslümanların, hem tabiatın Kur’an’ındaki ayetleri keşfetmelerine engel oldu, hem de onların icat yeteneğini köreltti. Allah’ın adeta kâşif ve mucit olsun diye yarattığı bir dolu yetenek, bu kitlesel meczupluk yüzünden israf olup gitti. “Hikmet, nedenleri bilmektir” diyen İbn Rüşd gibi âlimler unutturuldu, hatta şeytanlaştırıldı.[8] Onun yerine “sıcaklık ateşin tabiatındandır”, “soğukluk karın tabiatındandır” demeyi sapıklık olarak gören, soğukluğun ve sıcaklığın üşüttüğü ve yaktığı an yaratıldığını söyleyen Eş’ari kelamı ‘akait’ ilan edildi. Üstelik Kur’an gözlerinin içine baka baka “Her şey kendi tabiatı istikametinde yol alır” (17:84) buyuruyorken… Oysa ibret ve keşif nazarıyla bakana yağıp eriyen kar bile bilgi taşıyan bir ayetti.

Geleneğin “mucize” olarak yorumladığı Kur’ani örnekler, maalesef ilmi olarak değil hissi olarak ve çalakalem ele alınmıştır. Ayetler zorlanmış, mitolojik rivayetler Kur’an’a arz edileceğine, Kur’an mitolojiye kurban edilmiştir. Muhtemel itirazları daha baştan susturmak için, ‘sapık’tan ‘kafir’e kadar tüm itham malzemeleri ihtiyaç anında kullanılmak üzere el altında tutulmuştur. Amaç mezhep, meşrep, fırka, tarikat ve cemaat büyüklerinin sözde ‘kerametlerine’ mucize üzerinden prim sağlamaktır. Bazen de, Kur’an’dan ve İslam’dan intikam almak isteyen Müslüman görünümlü mistik şarlatanların hokkabazlıklarına meşruiyet kazandırmaktır.

İşte bu ve buna benzer nedenlerle “Kur’an’daki mucizeler” bahsinin altı şişirildikçe şişirilmiş, ele geçen her şey üzerinde “mucize” yazan sihirli bir torbaya doldurulmuş ve ağzı da bunu yapanlar tarafından mühürlenmiştir. Bu bir ifrattır. Bir de bunun karşısında yer alan tefrit tavır var. O da tarihselci bakış açısının tavrı. Tarihselci bakış açısı, bu başlığın altına giren örneklerin tümüne birden, “hiç bir tarihsel karşılığı olmayan sembolik örnekler” veya “mitolojik anlatımlar” olarak bakmaktadır. Bu da tefrit tavırdır.

“Kur’an’daki mucizeler” bahsine konu olan örnekleri doğru bir tasnif ve tahlile tabi tutmadan bu işin içinden çıkmak mümkün değildir. Bugüne kadar böyle bir tasnife şahsen rastlamadım. İşte benim tasnifim:[9]

1. Sebepler dairesinde açıklanamayan örnekler: Hz. Musa’nın asası ve mağara arkadaşları gibi örnekler bu sınıfa girse gerektir.

2. Sebepler dairesinde açıklanması mümkün olan örnekler: Hz. Musa’nın kayadan su çıkarması ve suyun ikiye yarılması gibi örnekler bu sınıfa girer.

3. Dilsel karinelerle açıklanabilen örnekler: Enbiya 70’te bir komplo ve tuzak (keyd) olarak nitelenen Hz. İbrahim’in yakılma teşebbüsü ve Melike Belkıs’ın görünce “bu sanki tıpkı o” dediği tahtının ‘getirtilmesi’ olayı (27:42) bu sınıfa girse gerektir.

4. Olağanken olağanüstüleştirilen örnekler: Bakara 73’te anlatılan İsrailoğullarına kesmeleri emredilen inek ve Bedir savaşında mü’minlere 1000, 3000, 5000 melekle yardımın mahiyeti (8:10-12) gibi örnekler bu sınıfa girer.

Sözün özü: Her oluşun kaçınılmaz yasası ‘zamandır’ ve bu yasayı koyan ‘sünnet’ ve ‘ölçü’ sahibi yüce Allah’tır. Fakat nasıl ki biri ‘Allah’ın öğrettiği’ diğeri de ‘Allah’a öğretilen’ iki farklı din varsa, onun gibi iki farklı Allah inancı da bulunmaktadır. İndirilen dinin Allah inancı değişmez ve bozulmaz sünnetleri olan, “sırat-ı müstakim üzere olan” ve “takva/sorumluluk ehli” bir Allah inancıdır. Onun tam karşısında yer alan uydurulmuş dinin Allah inancı ise, -haşa- ilkesiz ve keyfine göre davranan, sağı solu belli olmayan, kafasına eseni yapan, her şeyi gücünden ibaret olan ve gücüne güç yetiremeyen bir Allah inancıdır. Esasen onların bu bakışının altında, Allah ile insan arasındaki ‘aracılara’ zemin hazırlama veya zorba yöneticilerin zulmünü meşrulaştırma kaygısı yatar. Zira Allah’a ait nitelikleri aracı yaptıkları kullara vermek veya zorba yöneticilerden güç ve nüfuz devşirmek için bu şarttır.

‘Mucize’ bahsinde sözün özü şudur: Hz. Musa’nın asası ve yed-i beyza türünden hissi mucizeler, sevgili Peygamberimiz ile son bulmuştur. Zira insanlık çocukluk çağından çıkıp buluğ çağına ermiştir. Son Peygamber ile buluğ çağına giren insanlığın, mahsus olandan makul olana, hissiyattan ilmiyyata terfi etmesi Allah’ın muradıdır. Bunun için müşriklerin tüm ısrarlarına rağmen, ‘mucize’ talepleri reddedilmiş (17:59), ‘mucize olarak Kur’an’ın yetmesi gerektiği ihtar edilmiştir (29:51).

Sünnetullah karşıtlığına bir örnek: İlk insan rivayetleri

Tabiatın Kur’an’ıile Kur’an’ın tabiatı asla çelişmez. Zira ikisinin kaynağı aynıdır. Kur’an’a göre tabiat baştan sona ayetlerden oluşmuş bir kitaptır (41:53). Sosyal yasalar “Allah’ın yasaları” anlamına gelen sünnetullahtır. Allah’ın sünneti asla değişmez ve bozulmaz (17:77; 33:62; 35:43). Sünnetullah, bütün bir evrende geçerli olan ilahi yasaların yazılı olduğu kitaba bağlı olarak işler (25:2). Zira Allah her şeyi bir kader, yani “ölçü ve ilke” ile yaratmıştır (54:49).

Âdem’in çömlekten yaratıldığı rivayeti, asırlar boyunca ilk insanın yaratılışına dair Müslüman algısının kurucu delili olmuştur. Vaizler bunu anlatmış, yazarlar bunu yazmış, yorumcular bunu yorumlamıştır. Başka kültürlerden derlenen bu anlatı, önce Kur’an’ın yorumuna iliştirilmiş, sonra insanın yaratılışına dair tek yorum haline dönüşmüştür. En sonunda yorumu olduğu ayetlerin yanına, hatta önüne geçerek, tamamlanmış olan dine ilave edilmiştir. Bu rivayetin hikâyesi, uydurulmuş dinin nasıl indirilmiş dine paralel din yapıldığının da hikâyesidir. İşte o rivayetin özeti:

        “Sonra Allah meleklere, yeryüzünden Âdem’in yaratılacağı toprağı almalarını emretti ve getirdiler. Allah o toprağı kuru, kara kokuşmuş bir balçık haline getirdikten sonra, ondan Âdem’i yarattı. Âdem kırk gece atılmış bir çömlek halinde bekledi. İblis gelip ayağıyla ona vuruyor, ondan ses geliyordu. İblis ağzından girip anüsünden çıkıyor, anüsünden girip ağzından çıkıyor ve “Sen bir şeye yaramazsın? Niçin yaratıldın ki? Eğer senin başına musallat edilirsem, elbet seni helak edeceğim, seni isyana sürükleyeceğim” diyordu. Sonra Allah Âdem’e ruhundan üfledi. O üfleme Âdem’in başından başlayarak ulaştığı her yanı et ve kana dönüştürdü.”[10]

Kur’an ayetleriyle soslanmış bu rivayet, Allah’ı –hâşâ- çömlekçi olarak tasvir etmektedir. Bu yönüyle çömlekçilere iltifat olsa da, Allah’a iftiradır. Kur’an’ın asla değişmeyeceğini ve bozulmayacağını ifade ettiği sünnetullah ile yani tabiat ayetleriyle taban tabana zıttır. Allah her şeyi bir ‘ölçü’ (kader) ile yaratmış ve o ölçüleri de keşfetmemiz için eşyanın içine yerleştirmiştir. Yukarıdaki mitolojik anlatım, Allah’ın ölçüsüne aykırıdır. Dolayısıyla rivayetin tabiat ayetleri açısından ele alınacak bir durumu yoktur.

Bu rivayet Kur’an’la da çelişir. Bir kere, meleklere ve cinlere ilişkin Kur’an’da yer almayıp bu rivayette yer alan ayrıntılar, Kur’an’ın ifadesiyle ‘gaybı taşlamak’tır. Madde dışı varlık olan melekler, zannın değil imanın konusudur. Zira “zannın hiçbir türü, hak ve hakikat adına hiçbir değer ifade etmez.” (10:36; 53:28). Rivayette İblisin, Allah tarafından Âdem’e musallat edildiği ima ediliyor. Yukarıdaki rivayetin düalist Hıristiyan batınileri tarafından inanılan bir versiyonuna göre, Âdem’e ruh üfleyen bizzat şeytanın kendisidir. O Tanrı’dan çaldığı ruhu Âdem’in çömleğine ağzından ve anüsünden üflemiş, bunun üzerine ruh kaçmış, o da ruhu yakalayarak üzerine işemiş ve onu kirletmiş, ancak bu sayede ruhun insanın içinde kalmasını sağlamıştır.[11]

Oysa İblisin yüz çevirmesine ilişkin Kur’an’da kullanılan fiillerin hiçbirinin öznesi Allah değil, İblistir. İblis “yüz çevirmiştir”, o “büyüklenmiştir”, o “kâfirlerden olmuştur”. (2:34) Yani, İblisi Allah’ın saptırdığı İblisin tezidir. “Beni Sen saptırdın” diyen İblis’tir. (7:16) Bu da onun Allah’a iftirasıdır. Âdem ise Kur’an’da “Beni İblis saptırdı” dememiştir. Aksine, “Ben kendime zulmettim” (7:23) demiştir. Allah da Âdem’in sapmasını Âdem’in eylemi olarak takdim etmiş, “Âdem isyan etti ve yoldan saptı” (20:121) demiş, fakat Âdem’i kendisinin saptırdığını söylememiştir. Rivayet bu açıdan da Kur’an’la taban tabana zıttır.

Havva’nın Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığına dair rivayetler eski-yeni hemen bütün rivayet tefsirlerinde yer almıştır. İlk insanın yaratılışına dair Müslüman kültürünün belkemiğini oluşturan bu rivayetler, yaratılışa dair ayetlerin en yaygın yorumu olarak kabul görmüştür. Mesela tefsir edebiyatı içinde vazgeçilmez bir yeri olan Taberi tefsirinde bu rivayet Zümer 6’nın yorumunda şöyle yer alır:

        “Ayette zikredilen ‘bir tek nefisten’ maksat, Âdem, ondan meydana getirilen ‘eşinden’ maksat ise Havva’dır. Katade, Havva’nın Âdem’in kaburgasından yaratıldığını söylemiştir. Allah insanları Âdem ve Havva’dan meydana getirmiştir.”[12]

Taberi, benzer rivayetlere, Nisa 1 ve Rum 21’in tefsirinde de yer vermiştir. Taberi tefsirinden çok sonra kaleme alınmış olan İbn Kesir tefsiri ise, A’raf 189’un yorumunda Havva’nın Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı rivayetine yer verir:

        “Bu ayette Havva kastedilmektedir. Yüce Allah Havva’yı Âdem’in sol ve kısa olan kaburga kemiğinden yaratmıştır. Şayet Allah âdemoğullarının hepsini erkeklerden, cinden veya hayvandan olmak üzere kadınlarını da başka bir cinsten yaratmış olsaydı, gerek onlar arasında ve gerekse eşler arasında birbirine ısınma meydana gelmezdi.”[13]

Havva’nın Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığına dair en ayrıntılı rivayeti Razi’nin Bakara 35’e yaptığı yorumda buluyoruz. Rivayet Süddi kanalıyla İbn Abbas, İbn Mes’ud ve ‘bazı sahabilere’ (!) isnatla naklediliyor:

        “Allah İblisi cennetten çıkarıp Âdem’i cennete koyunca Âdem orada yalnız kaldı. Onun yalnızlığını giderecek kimse yoktu. Bu yüzden Allah ona bir uyku verdi. Sonra sol tarafının kaburga kemiklerinden birini alıp yerine et koydu ve o kaburgadan Havva’yı yarattı. Âdem uykudan uyanınca başucunda oturan bir kadın buldu ve ona ‘Sen kimsin?’ diye sordu. O, ‘bir kadın’ cevabını verdi. Âdem ‘Niçin yaratıldın?’ dedi. O, ‘Sen bana ısınasın diye yaratıldım’ dedi. Melekler ‘Onun ismi ne?’ diye sordular. ‘İsmi Havva’ dediler. ‘Niçin Havva diye isimlendirildi?’ dediler. Birisi ‘Çünkü o canlı bir şeyden yaratıldı’ dedi.”[14]

Ruh üfleme can verme değil akıl-irade-vicdan vermedir

Kur’an’da “ruh üfleme” ibarelerinin hiçbiri hayvan için kullanılmaz, hepsi de insan için kullanılır.[15] Buradan, Allah’ın ruhundan üflediği şeyin “can” olmadığı anlaşılır. Öyle olsaydı, o ruh hayvanlara da üflenirdi. Dolayısıyla ruh üflemek, geleneksel anlatımda söylendiği gibi, çömlekten yapılmış cansız insan heykelini canlı yapmak değildir. Beşeri yeryüzünde hilafet yapabilecek ve başkalarıyla ünsiyet kurabilecek akıl, irade, vicdan, sorumluluk gibi donanımla donatarak insan/âdem/adam yapmaktır.

Bu Kur’ani gerçek ortadayken, daha önce geleneksel ruh anlayışını Kur’an’a arz eden ve üflenen ruh ile kastedilenin “can” olmadığını söyleyen birinin varlığından haberdar değilim. Eğer varsa, bu beni ancak sevindirir.

Diğer tüm canlılar “ceset” ve “can” gibi iki unsurdan müteşekkil iken, âdemoğlu ceset + can + ruh gibi üç unsurdan müteşekkil, Ahsen-i takvim üzere yaratılmış, cennete aday bir varlık oldu. Akıl, irade ve vicdan ise üflenen ruh olan ilahi nurun, beşerdeki yansımalarıydı. Kaynağından yansıyan ışık bir prizmada kırılınca nasıl farklı renklerde etrafa dağılırsa, ruh da beşer prizmasında kırılarak akıl, irade ve vicdana dönüştü.

1. Kur’an’ın da buyurduğu gibi Allah canlılar içinde yalnızca insana ruhundan üflemiştir. Bu altı çizilmesi gereken birinci hakikattir.

2. Altı çizilmesi gereken ikinci hakikat de şudur: Sünnetullah gereği, yeryüzünde canlılık insanla başlamamıştır. İnsan canlı varlık zincirinin ilk halkasını değil, son halkasını teşkil eder. Dünyada canlı hayatın insanla başlamadığı hakikatini, hayatın en güzel müfessiri olan Kur’an şöyle dile getirir: “Küfürde direnen o kimseler görmezler mi ki; gökler ve yer başlangıçta bitişikken Biz onları ayırdık ve (hareket edebilen) her canlıyı sudan var ettik?” (21:30).

Buradan şu çıkar: Her an yaratan Allah, yaratılış amacı gereği kemaline ulaşan eşyaya aktif müdahalede bulunmuş, onları yeni bir hale geçirmiştir. Gökler ve yer için geçerli olan, insan için de geçerlidir. Sudan başlayıp cennetle noktalanan kemale doğru yürüyüş seferinde, beşerlik de insanlık da birer safhadır. Allah bir önceki hal kemale erince bir sonraki hale geçirmek için müdahale etmektedir. Kur’ani ifadesiyle; iradesinin eseri olan insan adlı varlığı, “tavırdan tavra” (etvâr) geçirerek tekâmül ettirmektedir:

“Oysa ki sizi uzun süreçler içinde tavırdan tavra geçirerek yaratan O’dur. Allah’ın yedi kat göğü nasıl birbiriyle uyumlu tabakalar halinde yarattığını görmüyor musunuz?” (71:14)

Etvâr, her bir halkası diğerinden farklı olan “çok zamanlı ve çok aşamalı süreçlere” delalet eder. Bu, insanın tabi olduğu aşamalı yaratılış kanununu ifade eder. İnsan suresi 28’deki tebdîl ile birlikte okunmalıdır. Bu iki ayette, gökler ve yerin yaratılışı gibi, insanın da aşama aşama yaratıldığı ifade edilmektedir. Bir nükte daha var: İnsanın yaratılış aşamaları için etvâr, evrenin yaratılış aşamaları için de tıbâk kullanılmıştır.

Sonuç

Gerek evrenin 13,8 milyar yıllık, gerek Dünya’nın 4,6 milyar yıllık muhteşem süreci, akıllara durgunluk veren ve göz kamaştıran bir emeğin mahsulüdür. Birine verdiğimiz emeğe ihanet edilmesinden hiç hazzetmeyiz. Bu çok zorumuza gider. Bunu yapanı nankör biliriz. Evrene, Dünya’ya ve insana verilen göz kamaştırıcı emeği inkâra, Yaratıcının ‘küfür’ demesinde garip olan ne var?

Tabiat yasaları veya sünnetullah… Biri bilim diğeri din diline ait iki kavram. Bunu reddetmek veya farklı gerekçelerle karşı çıkmak, en büyük kanun dışılık, tehlikeli bir kanun tanımazlıktır. Bu, bir tür entelektüel veya dinsel eşkıyalıktır.  Kapılandığı kapının ‘keramet’ görünümlü illüzyonlarına yer açmak için bu eşkıyalığı yapanlara söylenecek söz yok. Aklını kullanmayanlar bildiklerini okuyacaklar. Fakat akledenlerin, Allah’ın sünnetinde bir değişme ve bozulma olmayacağını tekrar tekrar söyleyen ayetler üzerinde düşünmek gibi bir sorumlulukları var.

Sünnetullah, Kur’an’ın asli kavramlarından biri. Buna rağmen onu iman edilecek bir kavram olarak görmeyenlerin, Kur’an’ın inişinden üç asır sonra Müslüman kültürüne ehl-i kitap kültüründen ithal edilen ‘mucize’ kavramını imana dâhil etmeleri, bizce, ‘ilahiyat’ sorunu olmaktan çok ‘ahlak’ sorunudur. ‘Mucize’, elbette sihir değil, yaratılışın ta kendisidir. Yaratıcının eli değip de ‘mucize’ olmayan bir şey yoktur. Sevgili Peygamberimize hissi mucize verilmemiştir ve bu da açıkça gerekçelendirilmiştir (17:59). Zira insanlık akil-baliğ olduğu için Son Peygamber gönderilmiştir. Artık insanoğluna düşen, emek verip risk alarak Allah’ın varlık içine yerleştirdiği mucizeleri keşfetmektir.

‘Mucize’yi ithal eden ve daha olmadı uyduran akıl, Âdem’in çömlekten ve Havva’nın kaburgadan yaratıldığına inanmamızı isteyen aklın ta kendisidir. Ne dersiniz? Bunu İslam inancının bir parçası olarak çocuklarınıza ve torunlarınıza iletip, onları buna inanmaya zorlayabilir misiniz? Yüzünüz kızarmadan yapabilir misiniz bunu? Bu satırların yazarına, bırakın İslami olanı, hiçbir ahlaki ve insani sınır gözetmeden saldıran uydurulmuş din bezirgânlarının, bunlara inandığını mı sanıyorsunuz? Hayır. Sadece ikiyüzlülük yapıyorlar. Hakikatin otoritesini rivayetin otoritesine göz kırpmadan kurban ediyorlar. Dertleri ne? Vadesi dolmuş olan uydurulmuş dinin ölümünü biraz daha geciktirerek tezgâhı açık tutmak.

Bu makalede yer alan tezlerin çok daha geniş ve detaylı açıklaması için Kur’an ve Tabiat Ayetleri Işığında YARATILIŞ VE EVRİM adlı eserimize müracaat edilmelidir.


[1]“Neye yasa denir, neye denmez?” sorusu, bilim felsefesinin olduğu kadar din felsefesinin de tartışma konusudur. Fakat bu tür bir tartışmada sözün sonu gelmez. Bu nedenle böyle bir felsefi tartışmaya hiç girmemeyi tercih ettik.

[2]Bkz: 17:77, 33:62, 48:23, 35:43, 48:22.

[3]Bkz: 2:177; 3:47, 59; 6:73; 16:40; 19:35; 36:82; 39:66; 40:68

[4]‘Mucize’ kavramının İslam edebiyatına taşınma sürecini ayrıntılı olarak ele alan ‘Ayet olan Kur’an’dan ‘mucize’ olan Mushaf’a’ başlığının içeriği için şu eserimize bkz: Kur’an’ı Anlama Yöntemi/ Tefsir Usulü, s. 107-113.

[5]Parantez içi açıklama hem söz gelimine, hem de Yunus 99 gibi ayetlere dayanmaktadır.

[6]Boşluğun olmadığının en tipik delili Atom Numaraları Cetveli ve radyoaktif dizilerdir. Bu cetvel hazırlanırken henüz keşfedilmemiş elementlerin yeri boş bırakılmış, bulundukça doldurulmuştur. (Steven Weinberg, Atomaltı Parçacıklar, s. 157). Orada bir elementin var olması gerektiğini söyleyen şey Allah’ın tabiata koyduğu yasalardır.

[7]İslami literatürde  yer alan mucize örnekleri ve bunların uydurulma kronolojisi için şu eserimize bkz: Kur’an’ı Anlama Yöntemi (Tefsir Usulü), Ayet olan Kur’an’dan mucize olan Mushaf’a / Sıfır mucizeden üç bin mucizeye nasıl çıkılır?, s. 107-116.

[8]İbn Rüşd ismini ilk kez İmam-Hatip Lisesi öğrencisiyken duydum. Felsefe dersimize tarikat müntesibi sufi bir hoca geliyordu. Felsefeden behresi olmayan bu kişi, İbn Rüşd’ün adını “İbn Puşt” olarak anıyor, bunu da onlarca öğrencinin gözünün içine bakarak yapıyordu. Bildiğimden değil, rahatsız olmuş ve nedenini sormuştum. Meğer nedeni İbn Rüşd’ün Gazzali’yi eleştirmesiymiş. Bu cahil ve haddini bilmez hocamızın nefsini kimlerin nasıl terbiye ettiği sorusu, on yıllar sonra işin iç yüzünü fark edince cevabını buldu.

[9]Bu konudaki örnekler ve onlara ilişkin yorumlarımız ve daha fazlası için bkz: Hayat Kitabı Kur’an/Gerekçeli Meal, ilgili ayetlerin mealleri ve düşülen notlar, İstanbul, 2008.

[10]Bkz: İbn Cerir et-Taberi, Cami’u’l-Beyan I, 239. Ayrıca bkz: Hazin, Lubabu’t-Te’vil, Beyrut, II, 3. Özetleyerek aldığımız bu rivayet, hemen bütün rivayet tefsirlerine ufak tefek değişikliklerle girmiştir. Bu rivayetin isnat zinciri İbn Abbas’a dayanır. Bu tesadüf değildir. Zira Kur’an’ın yorumuna sonradan dâhil edilen birçok mitolojik anlatı, İbn Abbas’a nispet edilmiştir. Hatta onun ölümünden 500 yıl sonra, onun adına sağda solda gezen rivayetler toplanarak bir tefsir oluşturulmuştur. (Konu hakkında ayrıntılı bilgi için şu eserimize bkz: Kur’an’ı Anlama Yöntemi (Tefsir Usulü), İstanbul 2014, s. 387). Bu mitolojik rivayetin hadis haline getirilmiş versiyonları için bkz: Ahmed, Müsned IV, 400, 406; Ebu Davud, Sünen 4693; Tirmizi, Sünen IV, 67-68. Buna benzer rivayetlerin tarih kitaplarındaki versiyonları için bkz: İbn Sa’d, Tabakat I, 56.

[11]Bizanslı Heretiklerin Tarihi, Janet Hamilton-Bernard Hamilton-Barış Baysal, İstanbul 2010, s. 199-200.

[12]Taberi, Camiu’l-Beyan an Tevili’l-Kur’ân, XXIV, 194.

[13]İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’an’il-Azim, Beyrut 1998, VI, 2720.

[14]Razi, Tefsîr-i Kebîr, XIX, 138.

[15]Bkz: 15:29; 21:91; 32:9; 38:71; 32:9; 66:12.