3 Rebiü'l-Ahir 1431 | 19 Mart 2010

Ya aklım ermeseydi, ya elim erseydi.

» Anasayfa

» Biyografi

» Videolar

» Bize Ulaşın

» Sık Kullanılanlara Ekle

» Giriş Sayfam Yap

» Ziyaretci Defteri

Kategoriler

Kur'an ve Tefsir
Akaid ve Kelâm
Fıkıh ve İlmihal
Hadis ve Sünnet
Güncel
Siyer
Muhtelif
Kur’an’da ki Peygamberler
Beşeri Bilimler
Şiir
Sesli ve Görüntülü Eserleri
Basılmış Eserler
Okuma Sırasına Göre Kitaplar

Üyelik

Kull. Adı

Şifre:

 

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

En Çok Okunanlar

Müstehcen resimler ve görüntüler
Soru: Hocam, internetteki müstehcen site ve resimlerden kaç kez uzak durmaya çalıştım. Her seferinde söz verdim. O tür kadınları dışarda görsem tiksin

Bayanlara Özel Site

Kadın Erkek İlişkisi

İlim İçin Baş Açmak

Ahmed İslamoğlu Hocaefendi İle Röportaj

Perukla Çalışmak

Sormazsam Ölürüm

Sol elle yemek

Başörtümü mü? İş mi?

Allah Bizi Yaratırken Fikrimizi Neden Sormadı?

Geriye Dönük Haram Yemeyi Nasıl Ödeyeceğim?

Yorumlananlar

Cennet ve Cehennemin Ebediyeti
Selamunaleykum değerli hocam, Allah’ın selamı sizin ve bu hayatı örnek olarak yaşayan, geçmişten bug

Perukla Çalışmak

Müstehcen resimler ve görüntüler

Allah Bizi Yaratırken Fikrimizi Neden Sormadı?

İlim İçin Baş Açmak

Ahmed İslamoğlu Hocaefendi İle Röportaj

Adetlinin Orucu

İbn-i Teymiyye

Bayanlara Özel Site

Başörtümü mü? İş mi?

Meâl Hakkında Birkaç Sual

 
 
.: Yazarlar :.

 
İSLÂM VE SİYASET
15/10/2009 - 13:53

Sizden Gelenler

(Mustafa İslâmoğlu’nun konuşmalarından Bülent Altaş tarafından yazıya aktarılmıştır.*)

 

            Siyaset, kök itibariyle s-y-s kökünden geliyor. Bir tavır ve davranış sözcüğüdür. Gütmek, terbiye etmek, eğitmek anlamlarına gelir. Seyis de oradan gelir. Bir şeye yön belirlemek, yol belirlemek anlamlarına da gelir. Bu manada siyaset için “insanın hayatın herhangi bir durumunda özne olarak yatak belirlemesi” denilebilir. Siyaset; Allah’ın insana sunduğu yeteneklerden akıl, irade ve fıtrat ile birlikte düşünülmesi gereken bir husustur. Sadece akıl ile ve sadece yetenek ile değil. Eğer bu şekilde parçalarsak bu parça ancak siyasetin bir parçası olur. Yani kötü siyaset, iyi siyaset, adil siyaset, zalim siyaset diye siyaset sıfat kazanmış olur. Böylece siyaset, yapanın sıfatını, ahlâkını ve zaaflarını da almış olur (Aristo bu yüzden siyaset pratik ahlaktır demiştir). Siyaseti akıldan, yetenekten, fıtrattan, vahiyden, kaynağından yani bütünlüğünden koparırsak o zaman siyaseti uygulayan kimse onun sıfatına bürünmüş ve onun zaafları da siyasetin zaafları olmuş olur.

            O zaman siyasetin kaynağı nedir?

Bu din; siyaseti ibadet, ibadeti de siyaset olan bir dindir.

Din nedir?  

—İslâm.

İslâm ne? 

— İnsanlığın değişmez değerlerinin öbür adı. İlk insanla başlayıp son insana kadar devam edecek olan fıtrat dini.

 

            Siyasetin kaynağına bakmak için kâinatın yaratıcısına bakmak lazım. Yani yine Allah diyoruz. Çünkü siyaset yönetme sanatıdır. Terim anlamı budur. Eğer yönetme sanatıysa, Allah en büyük yöneticidir. Kıytırık bir toprak parçasında yönetenlerin siyaseti olsun da kâinatın Rabbi’nin bir siyaseti olmasın mı? Kur’an’da “Er’Rahman O sonsuz rahmet sahibi arşa istiva etti, arşa kuruldu(Taha 20:5) denilir. Arşın yalın anlamı tahttır. Yani hükümdarın hükümranlık makamı anlamına gelir. Tabii ki taht burada mecazdır. Taht her dilde mecazdır. Günümüzde taht yerine koltuk kullanılır. “Falan, koltuğa oturdu” denilince “koltuğun üstüne oturdu” değil de “makama geçti, yetki kullandı” denmek istenir. Kur’an’da geçen arş da ilahi hükümranlık makamını ifade eder (Arş “otorite ve hükümranlıktan” kinayedir. Kur’an’da geçtiği yedi yerde de alemlerin yaratılışıyla ilgili bağlamda kullanılır. — İSLAMOĞLU, M. -2008- Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir. İstanbul: Düşün Yayıncılık. s.595,596 ). Allah’ın arşa istiva etmesi, arşı kuşatması, ilahi hükümranlık makamına geçmesi yani Allah’lık yetkisini kullanması anlamına gelmektedir. Buradaki Er’Rahman (Taha 20:5) özellikle bu yetkiyi rahmeti ile kullandığını gösteriyor. Bu çok önemli bir noktadır. Bize siyasetin rahmete dayalı olması gerektiğini, rahmete dayanırsa adil siyaset olacağını gösteriyor. Yani “Er’Rahman â’lel arş isteva” Rahmete dayanmayan siyasetten adalet tecelli etmez demektir. “…sümmesteva â’lel arş...” (Yunus 10:3. Ayrıca; Kur’an’da Allah için siyaset yerine hep debbir kullanılır. Zira siyaset “dikkat ve özen isteyen, dikkat ve özen gösterilmeyince bozulan” vurgusu taşır. Hakikattir ki Allah’ın buna ihtiyacı yoktur.       — İSLAMOĞLU, M. (2008) Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir. İstanbul: Düşün Yayıncılık. s. 370) Sonra taht üzerine kuruldu, makamına kuruldu “…yudebbirul emr…” ve emri tebdil etti. “Emr” burada “âlemin işleyişine ilişkin her şey, âlemin işleyişine ilişkin tüm yasalar” demektir. Sonra âlemin işleyişine ilişkin tüm yasaları koydu, kontrol etti ve yürüttü. Bu, insanlığın tarih boyunca temel sapmalarından biri olan “Allah’ın hayata müdahil olmadığı” yamuk düşüncesini nefyediyor. (Eski sofistlerde, Yunan sofistlerinde olduğu gibi -aslında sofistlere bozulmuş Yahudi’lerden mi geçti, bozulmuş Yahudi’lere sofistlerden mi geçti bilinmiyor- “Allah altı günde yarattı yedinci günde istirahata çekildi ve ne işiniz varsa görün dedi –hâşâ-. Sebt –Şabat- günü mantığı aslında oraya dayanıyor. Yedinci gün tanrının istirahat günü biz de haftanın yedinci günü istirahat edelim daha doğrusu el etek çekip tanrıya adayalım mantığı. Yani O bizim için altı gün çalıştıysa biz bir gün O’nun için çalışalım. Tabi İcat edilmiş bir mantık olduğu için Cuma akşamından balık için ağlarını geriyor Cumartesi hiç ellerini vurmuyor yasağın bittiği gün de ağlarını kaldırarak onu da üçkâğıda getirmişlerdi. Hesapta kurala uyuyorlardı. Tabir-i caizse kitaba uymak yerine kitabına uyduruyorlardı). Böyle bir tanrı tasavvuru, yani hayata müdahil olmayan tanrı tasavvurunu Mekke müşriklerinde de görüyoruz. Rahman ismine karşı tabir-i caizse köpürüyorlardı. Bu isim mübarek bir isim olmasına rağmen rahatsız oluyorlardı. Allah Rasulü Hudeybiye Musalahası’nın başlangıcına Bismillahirrahmanirrahim yazılsın diyor. Mekke müşrik devletinin diplomatlarının başı olan Süheyl bin Amr “Yook! Rahman da neymiş! bismikallahümme yaz” diyor (“Bir de kendilerine “Yalnızca Rahman olana secde edin!” denildiğinde, “Rahman da neymiş? Ne yani, şimdi sen bize neyi emredersen ona mı boyun eğeceğiz?” derler; üstelik bu onların nefretini daha da artırır.” Furkan -25:60- İnkarcı muhatapların Allah’ın “Rahman” ismine ve bu ismin içeriğine yönelik saplantılı tavırlarına ilişkin bkz: 13:30 ve 21:36, notlar. Rahman suresi, bu soruya cevap olsa gerektir.   — İSLAMOĞLU, M. (2008) Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir. İstanbul: Düşün Yayıncılık. s.709, 710 ). Rahman’a karşı tepkilerinin temelinde Allah’ın merhamet sahibi ve sonsuz rahmet sahibi oluşu yatıyor. Allah hayata müdahale ediyor, peygamber gönderiyor, vahiy gönderiyor ve gönderdiği vahiyle de hayatımızın içine karışıyor. Dolayısıyla “ne vahiy gelsin ne de rahmetini isteriz” demeye getiriyorlar. Böyle bir küstahlık, böyle bir müstağnilik, böyle bir kibir karşısında ne denebilir ki! “Adeta gökyüzü hapishanesine zincirlerle bağladıkları, hapsettikleri bir ilah tasavvuru, beraberinde hapsettikleri o ilaha ulaşmak için oluşturdukları vasıtaları var ve vasıtalarıyla da yürüttükleri bir sistem, bir düzen var. Hayata müdahale eden bir Rab ile sistem ve düzen ortadan kalkıyor”( Yusuf Özkan Özburun). Yani sektör tehlikeye giriyor. O Allah ki gökte de ilah olduğu gibi yerde de ilahtır (Zuhruf 43:84). Yani O’nu gök tanrılığa itip de yerde keyfinizce yeryüzünü talan edeceğinizi sanıp kendinizi kandırmayın. Müşriklerin şirki aslında uzak tanrı tasavvurundan kaynaklanmaktadır. Çünkü tanrıyı bir kere hayatın dışına çıkarttıklarında, hayata müdahil olmak için önlerinde bir engel kalmıyor ve kendilerince aracılar takdir ediyor ve o aracılar üzerinden de sektör kuruyorlar. Put yapım sektörü ve yan sektörler, yan sanayi. Oradan malı götürüyorlar. Seküler hukuk da böyle doğuyor. Bugün de denildiği gibi:

İnsanoğlu kendi aklıyla kendi toplumsal hayatını düzenleyebilir!

Fakat insanoğlunun hangisi?

Niye insanoğlu sen de insanoğlu ben değil.

Niye?

Öyle olduğunda sen benden üstün olmuş oluyorsun; senin benden üstünlüğün ne?

Siz, topluma kanun giydirenler:

Neden siz giydiriyorsunuz bu kanunu?

Hep beraber yapmanın bir yolu da yok! Çünkü Akıllar farklı.

Ama hakikat tek!

Peki, hakikate boyun eğmek yerine hakikati boyun eğdirip de zaaflarımızı siyaset edip, zaaflarımızı kanuna çevirip, bunu millete dayatmak mı siyaset oluyor? Dolayısıyla seküler hukukun özünde hukuku yapanların zaaflarını kanun haline getirmek var. Yani hukuku yapanlar özelde kumarbazsa kumar, başka zaafları varsa o zaaflar meşru oluyor.

            İlahi siyaset olan Allah’ın kâinatı yönetme nizamının insanoğluna yansıması Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak olarak isimlendirilir. Aslında esmada tecelli eden de budur. Yani Allah’ın siyasetidir. Basir olan, Semiğ olan, Vedud olan, Ğaffar olan, Settar olan Allah, aslında siyasetini bu esma yoluyla uyguluyor. Vahiylerin ve peygamberlerin teceddüdünün (yeniden yeniden gelmesinin) nedeni de budur. Yani ilahi siyaset insanoğlunun üstünden geçen zamanı takdir etmiş, değerlendirmiştir. Son nebiye kadar bunu peygamberin teceddüdü yoluyla, son nebiden sonra da artık kalıcı kuralların ilkelerin rehberin yerine geçmesi ile sağlanmıştır. Dolayısıyla o ilkeleri çağa uyarlayacak, Akif’in ifadesiyle asrın idrakine söyletecek olan işte o siyasetle yetişen, yoğrulan insanlar yani peygamberin varisleri olacaktır.

           

Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu siyaset pratiğini anlamak için Hz. Peygamber’in siyaset pratiğini inşa eden Kur’an’daki siyaset pratiğini anlamak lazımdır. Bu çok mühim bir husustur. Çünkü Kur’an Hz. Peygamber’in öznesi olmuştur. O’nu inşa eden vahiydir. Vahiy; tüm sıfatları fail olarak hem de mübalağa ile ismi fail olarak gelir, aşırı öznedir. Yani üzerinizde aşırı öznelik yapar. Kerim mesela, mecid mesela (Kur’an’da, Kur’an için geçen ifadeler).

 

Bu ne demektir?

Kur’an diyor ki; Ey insan, seni inşa edeceğim. Hem de seni baştan aşağı inşa edeceğim. Aşırı öznelik budur. Allah Rasulü’nün siyasetini inşa eden sure ve ayetlere bakalım. Yunus suresi ilginç bir siyaseti inşa suresidir. Peygamberin siyasi ahlakını inşa eden Mekki surelerden birisidir. Sure indiğinde Allah Rasulu tam da Mekke’nin Yusuf’u idi. Mekke kuyusuna düşmüş bir Yusuf! Hem de kardeşleri atmışlar. Öyle bir çaresizlik ki gitse gidemiyor, gelse gelemiyor. Taif seferini düşünün! Öz vatanında bir karış yaşayacağı yer bırakmamışlar. Tabiri caizse Mekke Kenan diyarı, Muhammed aleyhisselam Mekke’nin Yusuf’u, Mekkeliler Yusuf’un hain kardeşleri. Peki, Yusuf Mısır’a nasıl gidecek? Mısır Medine... İşte orada Yusuf’un anlatılması Allah Rasulü’ne “hazırlan” mesajıdır. “Hazırlan, Mısır’a sultan olacaksın!” mesajıdır. Çünkü kuyuya atıldın, Yusuf’un yolundan gidiyorsun ve Yusuf’un güzel akıbetiyle akıbetleneceksin. Onun için de üzülme. Seni hain kardeşlerin kuyuya attılar fakat bir gün gelecek seni kuyuya atanlar Yusuf’un önünde af diledikleri gibi senden af dileyecekler. Allah Rasulü de Mekke’nin fethi gününde, Kâbe’nin önünde kendisine yeryüzünü dar getiren, alı al moro mor olan yüzleri öne eğik ve “acaba bize ne yapacak” diye korkuyla tir tir titreyip bekler haldeki Mekke kodamanlarına:

— Şu anda size ne yapacağımı düşünüyorsunuz? Dedi. 

— Sen kerimsin, sen kerim bir kardeşsin, sen kerim bir kardeşin kerim bir oğlusun. Dediler. Yani sen cömertsin, bağışlayıcısın affedersin diyecek dereceye geldiler (kaçı samimi kaçı değil bilemeyiz).

Allah Rasulü: 

— Bugün size Yusuf’un kardeşlerine dediğini diyorum. Diyerek onlara: Bugün size kınama yoktur (Yusuf 12:92) Hadi gidin bırakılmışlardansınız diyor. Yani, salıverdim sizi diyor. Biz Mekke’nin fethinde O’nun Yusuf suresinden bu alıntıyı yaptığını görünce Yusuf suresini daha inerken böyle okumuş olduğunu görüyoruz. Bu, geleceğe ilişkin bir teselli ve yol gösterme, bir siyaset inşasıydı. Şunu da diyordu aslında Yusuf suresi: Liyakat ehliyet, iffet ve hizmet ile köle olsanız dahi Mısır’a sultan olursunuz. Yusuf’ta liyakati görüyoruz. Çünkü nereye vardıysa oranın hakkını veriyor. “Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder  (Nisa 4:58). Bu ayetin bir doğrudan iki dolaylı emri var. Doğrudan emrini herkes bilir Allah emaneti ehline vermenizi emreder. Ama iki de dolaylı emri vardır. Onlar; Allah emanete ehil olmayanların emanete sarılmalarını, emanete ehil olanların da geriye durmasını nehyediyor. Arılar geriye durursa sinekler gelir. Çünkü nihayetinde siyaset üç şeyin temerküz ettiği yerdir: “Güç, servet, para”. Bu üç şeyin olduğu yerde şeytanlar bol olur. Bu üçü neredeyse en büyük kokuşma oradadır ve en büyük hırsızlıklar, en büyük arsızlıklar, en büyük günahlar orada işlenir. Çünkü bu üçü birbirini besliyor. Din ile siyaseti ayıranlar aslında siyaseti dinden koparmakla siyasetin, gücün ve paranın bulunduğu yeri kime terk etmiş oluyorlar. Çünkü en çok dine, vicdana, ahlaka ihtiyaç duyulan alan burası. Bir yerde servet, iktidar, güç, makam varsa burada her türlü saldırıya, günaha, isyana, bozulmaya, zulme müsait bir zemin var demektir. Asıl din orada lazımdır. Asıl iman, Kur’an, ahlak orada lazımdır.

Yöneten ve yönetilenlerin olduğu her yerde siyaset vardır. Arıların peteğinde, karıncaların işleyişinde bile siyaset vardır. Arıların peteğinde, karıncaların işleyişinde bile siyaset varsa siyasetin olmadığı yer mi var? Katı maddelerin bile siyaseti vardır. Elektron, nötron ve protondan oluşan çekirdeğin etrafında döner. Biri merkez diğeri odaktır. Yani odak merkeze bağlıdır. Merkez olmasaydı çevre olmazdı. Bu manâda kâinatın bir siyaseti, atoma kadar bir siyaseti vardır. Bir yerde hareket varsa orada siyaset vardır. Hareketin olduğu her yerde siyaset vardır (Bu manâda siyaset belki dinamik siyaset ve statik siyaset olma üzere ikiye ayrılabilir. Dinamik siyaset iradeli varlıklara, statik siyaset de iradesiz varlıklara ait bir siyasettir denilebilir. ).

Eğer bir şeyin istismarından o şeyin köküne yönelik eleştiri getirmek doğruysa (Bazı çevrelerin Efendimiz’den sonra İslam toplumlarında yönetim anlamında yaşanan sıkıntılardan söz ederek bunları İslam ve siyasetin ayrı olmasına gerekçe göstermesi hakkında Yusuf Özkan Özburun’un yönelttiği suâl üzerine) şu dünyada istismar edilmemiş bir güzellik gösterin. Allah bile istismar edilmiyor mu? Ben peygamberim diye çıkanlara bakıp da peygamberlik müessesesini kötülemek doğru mu? “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” diyen Firavun’a bakıp da Allah’ın konumunu, sahte güllere bakıp da gülleri, anneliğini istismar eden, bebeğini cami avlusuna bırakıp giden, hatta çocuğunu boğan annelere bakıp da annelik müessesesini inkâr mı edelim. “Sûi misal emsal olamaz". Bu bir esastır, ahlâki bir esastır. Bir şeyin istismarı o şeyi anlamamız için sadece ve sadece bir kapıdır. Her kapı değil. Din istismarcısına bakarak dindar hakkında karar vermek en büyük istismardır, bunun kendisi istismardır.

 

Din - Devlet ilişkisi

Dinin devletle eşleştirilmesi yanlıştır. Aslında devlet kelimesinin dillere pelesenk olması modern bir şeydir, modern zamanların işidir. Biz aslında devletle çok haşır neşir oluyoruz. Devlet kelimesinin bu kadar hayatımıza girmesi ulus devletlerin ortaya çıkmasından sonra gerçekleşti. Zamanla bu kavram cıvıdı ve baskın hale geldi. Klasik siyaset metinlerimizi önümüze serdiğimizde (Ahkam-ı Sultaniye, Mukaddime / İbn-i Haldun, Etteratü mül İdariye -Peygamberin idare sanatı-…) devletin geçtiği cümle sayılıdır belki de çok nadirdir. Kur’an’da bir yerde geçer “duleten”( Devleten diye de okunur kıraattir) diye. Bu ibarenin içinde geçtiği ayet (Haşr 59:7) özellikle devletin temelini oluşturan üç rükundan biri olan servettir (Devlet kelimesinin etimolojisi elden ele geçen demektir. Devreden, ondan ona, ondan ona deveran eden). Servetin temerküzüdür (Bir yerde toplanmasıdır). Mahkeme kadıya, devlet sultana mülk değildir. Onun için devlet elden ele geçen şeydir. Bu manâda “devlet ebed müddet”,  “bin yıllık devlet”, “sonsuza kadar yaşayacak” gibi edilen laflar da şehvetle söylenmiş laflardır. Bunu söyleyenlerin dünya tarihine bakmaları lazımdır (İstanbul’da dolaşıp surların kalınlığına baktığımızda bunu yapanlar acaba hangi duygularla yaptılar; Acaba Titanic’i yapanlar gibi “bunu Allah bile batıramaz” diyerek mi yaptılar! diyor insan).De ki dolaşın yeryüzünü görün günahkârların sonunu”( Neml 27:69).

 

Medine – Devlet

Hz. Peygamber’in Medine’de kurmuş olduğu yapı, sistem, bu günkü manada bir devlet midir? Efendimizin kurmuş olduğu sistem devlet idi. Hatta devleti de aşan bir devletti. Elbette ki Fransız ihtilâlinden sonra dünyanın tanıştığı ulus devlet değildi. Ulus devlet düşüncelerini reddeden bir devletti. “Allah Rasulü bir devlet kurmak için mi yola çıktı?” diye soracak olursak: Eğer cevabımız evet ise Efendimiz’in kendisinden sonra otuz yıl yaşayacak bir şey kurduğu gerçeği çıkar karşımıza. Yani kurucusu peygamber olan bir devlet otuz yıl yaşar mı? O zaman biz peygamberin misyonunu “devlet” olarak tanımlarsak haksızlık etmiş olmaz mıyız? Aslında orada kurulan siyasi yapı bir ayakkabı idi. Kur’an’da “biz indirdik” denir. (Doğrusu Biz elçilerimizi hakikatin apaçık belgeleriyle gönderdik; onlarla birlikte Kitab’ı ve insanlığı adaletle ayakta tutsun diye mizanı indirdik; ve içinde hem kahredici bir güç hem de insanlar için sayısız faydalar bulunan demiri indirdik; Ki böylece Allah, kendisine ve elçilerine gıyapta destek çıkanları seçip ayırsın: Şüphesiz Allah tarifsiz bir güç sahibidir, mutlak üstün ve yüce olandır. Hadid 57:25 )Kitap indirmiştir, mizan indirmiştir, hadid(demir) indirmiştir (Burada “indirmek” aslında her bir nimete verilen bir fiildir. Hayvan da indirdik denir. Bizim için evcil hayvanların indirildiğini söylüyor Kur’an (Zümer 39:6). Oysa ki gökten inmedi. Nimet Allah’tan olduğu için, Allah’tan verilen her nimet indirilmiştir. Yani indirmeyi ikram anlamında anlıyoruz. İnzal manasında da anlaşılabilir). “Kitap nakil”; “mizan muhakeme, akıl”; “hadid ise kuvvet, güç” demektir. Aslında bu üçü kaynak itibariyle Allah’a aittir. Yani burada kitap vahye, mizan vahyi anlayacak dengeli bir muhakemeye (Mizanlı bir akıl olmadıkça vahyi yanlış anlayabiliriz. Yanlış anlaşılmış bir şey de zıddına inkılap eder) işaret eder. Hadid ise güçtür. Hayatın üç kaynağı vardır. Tabir-i caizse biri kalbi besleyen, biri kafayı besleyen, diğeri de bedeni besleyen yani sosyal bünyeyi besleyen üç şey. Tıpkı üç mide gibi; akıl midesi, kalp midesi ve beden midesi. (Kitap, mizan ve demir, dengeli bir hayatın üç ayağıdır: Kitap vahyi, mizan (terazi, ölçme-değerlendirme yetisi) adaleti, demir kuvveti temsil eder. Bu üçü de “indirilmiş”, yani ilahi bir “ikram” olarak sunulmuştur. Demirin hem yararı hem de zararı dile getirilerek, kitapsız ve adaletsiz kalan bir gücün tahribatına gönderme yapılıyor. Mizan aynı zamanda din anlayışındaki dengeye tekabül eder. Zımnen: Hıristiyanlıktaki Ruhbanlık, terazisiz ve endazesiz bir aklın eseridir.  .  — İSLAMOĞLU, M. (2008) Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir. İstanbul: Düşün Yayıncılık. s. 1090)

Osmanlı’nın üç ana sınıfı vardı:

1         Kalemiyye (mizan)

2         Seyfiye (hadid)

3         İlmiye (kitap)     

Osmanlı bu üç ana sınıf üzerine kurulmuştur. Biri adalete, biri hikmete biri kuvvete tekabül eder. Kuvvetsiz adalette hikmet ayakta durmaz. Hikmetsiz ve adaletsiz kuvvet ise zulümdür, istibdat (Hiçbir hak ve özgürlük tanımayan sınırsız monarşi, despotluk, despotizm.— www.halici.com.tr/sozluk ) üretir. Efendimiz’in kurduğu elbette en mükemmel manâda devlettir. Ordusu, başkanı, yönetimi, yasaları, ilkeleri vardı. Fakat efendimizin asıl istediği şey “ümmet” idi. Yani İslam, Allah’ın kâinatı yönettiği sistemin adıdır. Allah, kâinatı yönettiği bu sistemi insandan da kendi egemen olduğu yere hâkim kılmasını ister. İster tek kişi, ister aile, ister sokak, ister tüm bir yeryüzü. Bunu istemesi kendisi için değil bizim içindir. Çünkü bu olmadığı zaman insan zulmediyor, karmaşa ve kaos üretiyor, kendi başına ve başkalarının başına belâ oluyor.  Bu olmadığı zaman insan yaratılış amacını gerçekleştiremiyor. Yani bunu insandan istemesi doğaldır. Çünkü insan başıboş yaratılmamıştır (NE YANİ, insanoğlu başıboş bırakılacağını mı sanıyor? Kıyamet 75:36). Başıboş yaratılmadığına göre; insan gibi bir varlık, yani şaheser ne olur? “En iyi bozulunca en kötü olur”. Dolayısıyla Hz. Peygamber’den istenen devlet değil ümmet idi, yani toplum.Ümmet, ana olmanın tüm çilesini çekmeyi göze alarak insanlığa ana olmayı kabul etmiş aday ana toplum; kitap, mizan ve hadid  dengesi üzerine kurulmuş bir organizasyondur. Sosyolojik manada toplum (Toplum seküler bir kavramdır) bu anlamların hiçbirisini içermiyor.

           

Medine Vesikası

Medine vesikası tarihçilerin dediği gibi ilk anayasadır. Allah Rasulü Medine’yi teşrif ettikten sonra Medine’de yerleşik olan kabilelerle (Benu Kureysa, Benu Nadir ve Benu Kaynuka ) bir anlaşma ahdetti. Anlaşmanın ana metni 24 maddeden oluşuyor (Tali maddelerle birlikte madde sayısı 47’ye denk geliyor.). Bu anlaşma Medine’deki sosyal hayatın hangi esaslar üzerine inşa edileceğini içeriyor. Öncelikle ortak akıl merkez oluyor. Bu anlaşmanın tüm maddelerine baktığımızda birkaç kavramla ifade edebiliriz. Bunlar:

1.                   Maruf (ortak aklın, aklıselimin güzel gördüğü şey)

2.                  Toplum yararı

3.                  Hayır

Bu metin, kendi içinde birimlerin özerkliğini tanıyan Tevhid merkezli bir konfederasyonda oluşturulmuş konfederatif bir metindir. Yahudilerle yapılan anlaşmada “onlar kendi dinlerini yaşamakta özgür olacaklar ama birimize saldıran diğerimize de saldırmış sayılacak” deniyor. Yine bu anlaşmaya göre Medine’de bu anlaşmanın altına imza atanlardan kime saldırılırsa öbürü onun yardımına koşacak; kim herhangi bir cinayet işlerse diyeti ortak verilecekti (Zaten Yahudi kabilelerden birisi ile (Benu Nadir) anlaşmanın bozulmasının sebebi bu maddeye ihanetlerinden dolayı idi. Hataen öldürülmüş iki kişinin diyetine ortak olmayı reddettiler. Reddetmekle de kalmayıp meydan okudular. Allah Rasulü de onları kuşattı ve sonra sürgün edildiler). Bu anlaşma aslında ortak çıkar, ortak akıl üzerine kurulmuş ve birlikte hayrı amaçlayan bir konseptti. Fakat belirleyici olan Allah Rasulü idi. Burada anlaşmayı infaz edecek, yürürlükte tutacak, yürütecek bir güç lazım idi. Çünkü güç olmadan hiçbir anlaşmanın anlamı yoktur. O güç Müslümanlarsa anlaşma bir işe yarar. Çünkü bu tip anlaşmalarda temel “hayr” ise eğer, anlaşmayı icra edecek, gücü elinde tutanın hayrı bir numara ilan etmesi, hayırdan yola çıkması gerekiyor. Hayır yoksa zulmeder. Hayrı hayat tarzının merkezine koymadan bir güçle anlaşma yapmanın bir anlamı yoktur. Bu noktada  Medine Vesikası ile ilgili konuşanlara şunun söylenmesi gerekir:

Siz Medine’yi bulun vesikası kolay

( Bu vesikayı ortaya çıkartan Maide suresinin 40. ayeti ile başlayıp 60. ayetlerine kadar varan ayetlerdir. Kur’an özellikle dini gurupları kendi hukuklarını yaşamaya davet ediyor. Biz her bir ümmet için şeriat kıldık diyor Kur’an[1]. Kendilerini kendi şeriatlarına, kendi hukuklarına çağırıyor. Hukuksuz olmayın, kaos değil kozmos olun diyor. Kur’an benim hukukumu zorla dayatın demiyor. Bu anlaşmaya -Medine vesikasına- ihanet edilmeseydi belki de insanlık tarihinin şahit olduğu muhteşem bir örnek çıkacaktı. Belki bu ihanet de işin tabiatı gereği olsa gerek. Allahualem).



* Bu metin, Mustafa İslâmoğlu’nun Hilal Tv’de yayınlanan (o zamanki sunuculuğunu Yusuf Özkan Özburun’un yaptığı) 02.03.2007 tarihli İslam ve Siyaset konulu Vahyin Penceresi programında yapmış olduğu sözlü konuşmaların Bülent Altaş tarafından yazıya aktarılmasıyla oluşturulmuştur. Kaynak belirtilmeyen dipnotlar, program içinde yapılan açıklamalardan oluşmaktadır.


5636

 

 

YORUMLAR

YAZARIN DİĞER YAZILARI

15/10/2009 - 13:53 İSLÂM VE SİYASET

20/11/2007 Okur Mektubu

31/10/2007 Bilginin Ahlakı
 
 

Makaleler

Ömrü Ramazan olanın ahireti bayram olur

Kur'an

İlim ve Bilim

İrfan ve Şuur

İnsan ve Toplum

İbadet

Eğitim ve Öğretim

Gazete Gündem

Güncel

Siyaset

Tarih

Haftanın Makalesi

Meal Hakkında

Kurani Hayat Makaleleri

Söyleşiler - Soruşturmalar

Sizden Gelenler

English Translations

Deutsche Übersetzungen

Arabic

Yeni Şafak Makaleleri

2001- Makaleleri

2000- Makaleleri

Medyalar

Arama

 

Etkinlik Takvimi

Söyleşi

Ahmed İslamoğlu Hocaefendi İle Röportaj

Ahmed İslamoğlu Kimdir?

Son Eklenenler Soru ve Cevaplar

Evrenin Yaratılışı, Sınav Günü ve Sembolik Anlatım

Askerde Namaz

Nüzul Sırasına Göre Hayat Kitabı Kur'an

Hayat Kitabı Kur'an

Özlü Sözler

Tavsiyeler I

Tavsiyeler II

Adayış Risalesi

Yürek Devleti

Yürek Fethi

Son Eklenenler Makaleler

Gedenken, verstehen oder ins Leben tragen?

Was ist Nafs? (3)

Was ist Nafs? (2)

Was ist Nafs? (1)

Allah'a iftira etmeyiniz!

Eller var...

"Ergenekon" işbaşında mı?

İmam-Hatiplilerin önü açıldı mı?

Eğitimin sistemi-sistemin eğitimi

28 Şubat bir "fitne" idi

Linkler

 

Copyright © 2008 MUSTAFA İSLAMOĞLU
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz
Yazılım: networkbil