Yahudileşme ve Hristiyanlaşma Göstergesi: Mesihçilik ve Mehdicilik 17 Eyl 2025
Makale Detayı

Yahudileşme ve Hristiyanlaşma Göstergesi: Mesihçilik ve Mehdicilik

Tarih: 15 Haz 2016 Yer: Yer belirtilmemiş

İslâmî hareketin büyük zaaflarından biri de bu ‘karizma’ olayıdır. Böyle bir yapılanmaya neden ihtiyaç duyulduğu açık. Kitlelerin bu konudaki zaafı bilindiğinden, karizmatik bir lidere bağlı olmanın mensuplar üzerinde bıraktığı psikolojik etkiden, moral destekten ve yenilmezlik anlayışından yararlanılmak istenmiştir.

 

"Tahrif edilmiş Tevrat her şeyden söz eder. Ancak ahiret konusuna gelince garip bir suskunluğa bürünür. Yahudiler, âdeta Tevrat’tan ahireti kovmuşlardır. Onun yerine ütopyayı icat etmişlerdir."


İsrailoğullarının Yahudileşme sürecinde ütopya düşüncesi özellikle Apokaliptik dönemde ortaya çıkmıştır. Bilindi ği gibi “Apokaliptik” terimi Yahudi ıstılahında kıyamet, dünyanın sonu, insanlığın akıbeti anlamlarında kullanılmaktadır. Yahudileşen İsrailoğullarının sürgün ve zillet yıllarını kap- sayan toplumsal kıyamet döneminde üreterek Tevrat’a ekle- dikleri metinlere “Apokaliptik metinler”, bu döneme de “Apokaliptik dönem” denilmektedir. Bu dönem, Babil sürgünüyle Titus dönemi Roma’sının yaptığı soykırımlar arasındaki za man dilimini kapsar. Eldeki Tevrat’ın büyük bir bölümü de bu dönemin ürünüdür.

Bu döneme niçin bu adın verildiğini söz konusu dönemde oluşturulan Tevrat metinlerine bakarak anlayabiliriz. Apokaliptik dönemin edebiyatı çok karamsardır. Dünya, şeytanın dünyasıdır. Düşler hep gelecekte kurulacak hayal ülkeye (ütopya) ertelenmiştir.1

Yahudilikteki “mesih” inancı söz konusu dönemde ortaya çıkmıştır. Apokaliptik metinlerden olan Eski Ahid’in Enok Kitabı'nda, dünyanın sonunda Allah’ın mesihi göndereceği ve onun Yahudileri dünyanın efendisi hâline getirip krallığını ilan edeceği anlatılır. Söz konusu metne göre Yahudilerin mesihi “melekler gibidir.”2 O, kâinatın gizli bilgisine sahiptir. Onunla hükmeder.3 Ahir zamanın tüm şer güçlerini yok ederek Allah’ın tahtının yeryüzündeki varisi ve kudretinin mümessili olur.4 Tevrat’a göre din adamları, krallar ve peygamberler de “Yehova’nın mesihi”dir.5

Yahudi tarihindeki ünlü zulüm ve soykırımların Yahudi dinî düşüncesinde ütopya fikrinin doğmasına yol açtığı bir gerçek. Ancak, mesih düşüncesinin gelişiminde, Yahudilerin ahirete iman konusundaki zafiyetleri de, en az Apokaliptik dönemde yapılan sürgün ve soykırımlar kadar etkili olmuştur. Bu nedenle olsa gerek, Yahudilikte şehadet aşkı ve şehidlik inancı yoktur. Yahudileşmiş İsrailoğullarının, tarihleri boyunca inançları uğruna kan ve can vermek gibi dinî bir gelenekleri oluşmamıştır.

Ne zaman baskı, soykırım ve sürgünle karşı karşıya kalsalar yiğitçe direnerek, dinlerini ve şereflerini muhafaza etmek yerine, zilleti tercih edip boyun eğmişler, düşmanlarını taklit etmişler, tek yaptıkları iş ideallerini ve düşlerini geleceğe erteleyip “mesih”in gelmesini beklemek olmuştur. Yahudi tarihinde kimi din adamları, Yahudileri tembelleştiren bu ütopyayı onları harekete geçiren bir inanca dönüştürme girişiminde bulunmuşlardır. Bunun son örneği Osmanlı Yahudilerinden kendisini “Mesih” ilan eden haham Sabatay Sevi’dir (d.1626).

Sabatay Sevi, cifr hesabına dayanılarak bulunan 1648 tarihinde kurtarıcı mesihin geleceği yolundaki bir yoruma dayanarak tüm Yahudileri kurtarmak için gönderildiği iddiasıyla ortaya çıkmış, kendisine samimi taraftarlar da bulmuştur. Ne ki, tutuklanmasıyla Yahudileri kıyama davet planı yarım kalmış, yargılanması sırasında Müslüman olduğunu söyleyerek Mehmet Aziz Efendi ismini almış, lakin gizlice eski davasını sürdürmüş, bu nedenle de Arnavutluk’a sürgün edilmiştir. Onun gibi Müslüman görünüp de aslında onun mesihliğine inanan Yahudiler “dönme” adıyla anılmışlardır.

İki ümmetin Yahudileşme serüvenindeki benzerliklerden biri de Yalancı mehdiler konusudur. Yahudiler içerisinden Sabatay Sevi gibi yalancı mesihler çıkarken, İslâm ümmeti arasından da bol bol yalancı mehdiler çıkagelmiştir. Önce kendilerini mehdi ilan edip sonra işi peygamberliğe ya da ilahlığa bozan Ahmed Kadiyani, Bahaullah ve bunların günümüz Türkiyesindeki uzantısı İskender Evrenesoğlu gibi isimler bunlardan birkaçı.

Tarih boyunca kendisini “mehdi” ya da “mesih” ilan eden şarlatanlardan birçoğu arkalarına dökülen insanlara dinin bazı haramlarını helal kıldıklarını iddia etmişlerdir. Bu, sahte mehdilerin arkalarına dökülen şuursuz yığınlara verdiği bir rüşvetti.

Yahudilerinkine benzer bir süreci Müslümanlar da kendi tarihlerinde yaşadılar. Bu sürecin yaşandığı Emevi ve Abbasi dönemlerini İslâm tarihinin “Apokaliptik dönemi” olarak adlandırabiliriz.

Özellikle Emevi ve Abbasi zulmünden yılan Ehl-i Beyt taraftarları, çareyi mehdi inancına sarılmakta bulmuşlardı. İdeallerini sürekli ertelediler. “Beklenen mehdi” düşüncesi aslında “ertelenen düşler” idi. Bu düşünceyi, çok karanlık ve ümitsiz dönemlerde kalplerin derinliklerinde saklanan bir ümit kıvılcımı olarak değerlendirip, zulme uğramış çaresiz insanların müspet manada motive edilmesi biçiminde değerlendirmek de mümkün.

Ancak ideallerin sürekli ertelenmesi, baskı ve zulüm hafifledikten, ya da ona karşı koyabilecek güce ulaşıldıktan sonra da sürdürülünce, olay tamamen ütopyacılığa dönüşmüştü. İnsanların, en doğal itirazlarını mehdinin gelişine saklamaları, basit muhalefet ve protestoları için dahi gözlerini ufka dikmeleri, bir fazilet değil olsa olsa toplumsal atalet, “itikadi piyangoculuk” olarak adlandırılabilirdi. Gerçekten de ütopyacının mantığı, piyangocunun ya da definecinin mantığıyla birçok benzerlik arz etmekteydi.

İdeallerini gerçekleştirmek için hiçbir bedel ödemeye yanaşmayıp, başarıyı cehd ve gayretin bir ödülü olarak görmek yerine mucize beklemek, Nebevi terbiyeden geçen Saadet Asrı mü’minlerinin anlayışıyla taban tabana zıttı.

Mesihçi ve mehdici mantık, hep Bedir beklentisi içeri- sindedir. Muhtemel bir Uhud, ütopyacının tüm hayallerinin yıkılmasına, ümidinin kırılmasına sebep olur. Hatta Uhud savaşında olduğu gibi, kimileri kendilerini yenilmezliğe şartladıkları için, yenilgiyi görünce “eğer gerçek peygamber olsaydı yenilmezdi” diyerek irtidat eder, sahabe olarak geldiği Uhud’dan mürted olarak dönerler.

Mehdici mantığın bu açmazını en çarpıcı biçimde Kûfe halkında görüyoruz. Hz. Hüseyin’in torunu Hz. Zeyd kıyamında, kıyam günü 100 bin kişi bey’at etmişken, kıyam gecesi bu sayı 218’e düşmüştü.6

Mehdici yaklaşımın olağanüstüye ve başarıya endeksli yapısının bir hareketin akıbetini nasıl olumsuz etkilediği, Sudan, Somali ve Senusi mehdi hareketlerinde çarpıcı bir biçimde görülmüştür. Birçok insanı başlangıçta ümitlendiren bu soylu kıyamların ortak yanı, Batılı sömürgeci güçlere karşı başkaldırı oluşlarıdır. Ne ki hepsinin bir başka ortak yanı daha var. O da, hareketlerin liyakatli bir önderliğe değil, bireysel karizmaya ve mehdilik iddiasına sahip oluşuydu.

Sudan örneği bize aslında bu dersi verir. Osman b. Fodyo’dan sonra İslâmî hareketin merkezi Batı Sudan’dan Doğu’ya kayar. ‘Mehdîlik’ müessesesinden İslâmî hareket adına yararlanma denemesinin en başarılı örneği ‘Sudan Mehdîsi’ olarak bilinen Muhammed Ahmed b. Abdullah’ın başlattığı harekettir. Güçlü bir tasavvuf terbiyesi alarak yetişen bu zat, özelde tahsilini tamamladığı Mısır’ın, genelde tüm İslâm dünyasının içler acısı durumuna bir hâl çaresi bulma zamanının geldiğine kendisini inandırdı. Onun beklenen Mehdî olduğu ilan edilerek cihad başlatıldı. Az sayıda insanla başlayan kıyam kazanılan zafere koşut gelişti, Hartum ele geçirildi. Hareketi bastırmak için gönderilen İngiliz kuvvetleri yenilgiye uğratıldı, ordu komutanı General Gordon öldürüldü. Bu büyük zaferin ardından, batıda Kordofan’dan güneyde Bahrülgazal’a, doğuda Kızıl Deniz’e kadar olan bölgeyi sömürgecilerin elinden kurtaran Mehdî, Ümmü Derman’ı (Omdurman) başkent yaparak bölgede bağımsız bir "İslâm Devleti" kurdu.

Sudan Mehdîsi kendi devletini oluştururken bölgedeki diğer İslâmî hareketlerle de birleşme imkânlarını araştırır. Bu bağlamda Sudan Mehdîsi’nin, çağdaşı Senusî lideri Seyyid Muhammed el-Mehdi’ye yaptığı birleşme çağrısı çok anlamlı bir tavır olarak anılabilir. Senusîlerin başından beri takip ettikleri İslâm Birliği ideali bu olayda onların elleriyle tahrip görecek, Mehdî’nin bu olumlu jesti Mehdî es-Senusî tarafından kabul görmeyecektir. Bunda en büyük etken liderlerin karizmatik bir yapıya sahip olmaları ve bu karizmanın mensuplar üzerindeki şartlı etkisinin yıkılması endişesidir.

İslâmî hareketin büyük zaaflarından biri de bu ‘karizma’ olayıdır. Böyle bir yapılanmaya neden ihtiyaç duyulduğu açık. Kitlelerin bu konudaki zaafı bilindiğinden, karizmatik bir lidere bağlı olmanın mensuplar üzerinde bıraktığı psikolojik etkiden, moral destekten ve yenilmezlik anlayışından yararlanılmak istenmiştir. Bunda başarılı olunmadığı da söylenemez. Ne ki, bu anlayış dairesinde olağanüstü gücüne ve yenilmezliğine inanılarak peşine düşülen karizmatik lider, bu anlayışın hilâfına bir yenilgiyle ya da başka bir olayla karşı karşıya kalınca, yüksek dozda tutulan moral bu kez aynı seviyeyi koruyarak tersine dönüyor, şiddetli bir moral çöküntüyü beraberinde getiriyor. Gerek Senusî Mehdî’si ve Sudan Mehdîsi’nde, gerekse Somali Mehdîsi’nde bu olumsuz durum kendini göstermiştir.

Mehdi, hidayet olunmuş, hidayete ulaşmış kimse demektir. Bu manada doğru yolda olan her lider “mehdi”dir. Doğru yola ulaştırana ise “Hâdî” denilir. Hâdî, Allah’ın isim/sıfatlarından biridir. Zaten Allah Teâlâ da hidayete ulaştırma işinin yalnız kendisine ait olduğunu buyuruyordu:

“Hidayet etmek yalnızca bizim işimizdir.”7

Müslüman, ânın çocuğudur. Kendi zamanını en güzel değerlendirmeye bakar.

Geçmişle geri kalmaz, meçhul gelecekle de oyalanmaz.

O, bu günü son gün gibi değerlendirir. Zamanı sünnetleyerek yaşar.

O, harmanlarca hayale bir dane kadar hakikati tercih eder. Piyangocu değildir. Başarının piyangodan çıkmayacağını, çalışana hak ettiğinin mutlaka verileceğini bilir.

O, düş görür, hayal kurar, ideal sahibidir. Çeklerden koparmaz, hayalleri onu ütopist yapmaz, idealleri onu realiteden soyutlamaz.

Onun ütopyası, “yok ülke” değil, geçmişte yaşanmış, bugün ve gelecekte de ortamı oluşturulduğunda yaşanması mümkün olan bir “gerçeklik”tir.

O, olgularla ilkeler arasındaki açmazı görünce, ilkelerinden taviz vermeyi bir ameli irtidat sayar. Ancak, ilkeler adına olguları da görmezden gelmez. Olgularla ilkeler arasındaki çatışma ve çakışma noktalarını iyi tespit eder. İlkeleriyle çatışanı atar, çakışanı alır.

 

Dipnot:

1 Ezra, 7/60, 61,131; 8/38, 55.

2 Enok, 46/1.

3 a.g.e., 62/6.

4 a.g.e., 51/8; 38/2.

5 Levililer, 4/3; Samuel, 24/6; 1. Krallar, 19/16.

6 Taberi, Tarihu’l-Ümem ve’l-Müluk, 7/186-189.

7 Leyl 12.

Kur'ani Hayat Dergisi, Başyazı, Mayıs-Haziran 2016, Sayı:47

İlgili sayının tamamına ulaşmak için:

https://kuranihayat.com/dergi-d7ef99b82c5b71784c2a