Diyanet'in itibarı ya da ...

Şer'iyye ve Evkaf Vekaleti'nden Diyanet İşleri Başkanlığı'na dönüştüğü 1924 yılından beri, Diyanet'in halk nezdindeki itibarının böylesine düştüğü bir dönem daha olmuş mudur, bilemiyorum.

M. Nuri Yılmaz, yanlış saymadımsa Diyanet'in 15. Başkanı. Ondan evvel 14 başkan gelmiş-geçmiş. Hepsini farklı özellikleriyle hatırlıyoruz.

İlk Başkan Rıfat Börekçi, Mustafa Kemal Paşa'nın yanında yer almış ve bu ilişkisi sayesinde ömür boyu Başkanlık yapmıştı. O, zihnimizde "M. Kemal Paşa'nın reisi" olarak yer etti. İkinci başkanı M. Şerafeddin Yaltkaya, Ordinaryüs Profesör unvanına sahip İslami İlimler, Kelam ve Arap Edebiyatı alanlarında mütebahhir bir ilim adamıydı. Üçüncü başkan A. Hamdi Akseki ise, hepimizin zihninde, çok partili hayata geçiş döneminde, o netameli zamanlarda Diyanet'e “konsept" tespit etmiş vakarlı bir alim olarak yer etmişti.

Merhum Akseki, dine ve diyanete hakaret ettirmedi. Dönemin CHP milletvekillerinden Ferit Melen'in kendisine hakaretini onuruna yediremedi ve 1951'de bir kalp kriziyle bu dünyadan göçtü. İnancına ve onuruna yapılan hakarete, böylesine "özel bir tepki" göstermişti.

Akseki'den son başkan Mehmet Nuri Yılmaz “devrine” uzanıp, kendi kendime soruyorum: Hafızalarımızda Mehmet Nuri Yılmaz döneminden geriye ne kalacak?

Şöyle saymaya kalktım da, doğrusu bu kadar kalabalık bir liste çıkacağını ben de tahmin edemezdim, fakat epey bir yekun tuttu. İsterseniz size de aktarayım, bakalım benimle aynı fikirde misiniz?

1992'de Çankaya Müftülüğü'nden Diyanet'in tepesine paraşütle indirildiğinde onu kimse tanımıyordu. Fakat bir kişi tanıyordu ve onun tanıması da yetip-artıyordu: Süleyman Demirel. Onun sayesinde, onunla birlikte, Türkiye "Devr-i Süleyman"ın safasını sürerken, Diyanet de "Devr-i Yılmaz"ın safasını süregeldi. Merakım şu: Eğer Cumhurbaşkanı kendini ikinci kez seçtirmeyi bir yolunu bulup başarırsa, M. Nuri Yılmaz'ın başkanlığı da otomatik olarak uzatılacak mı?

Bu sorunun cevabını zamana bırakıp sadede gelelim: Sayın Başkan'ı ilerde neleriyle hatırlayacağız?

"At ölür semeri, yiğit ölür eseri kalır!"

Sizi bilmem ama, Sayın M. Nuri Yılmaz kendisini hatırlatacak birçok iz bırakmış benim zihnimde.

Bunlardan biri belki de birincisi, 8 Şubat 1994'te, İstanbul'da Fener Rum Patriği Bartholomeos'un New York Vicdana Çağrı Vakfı'yla el ele düzenlediği "Dinlerarası Barış ve Hoşgörü Konferansı"nın Müslümanların acılarıyla dalga geçen bildirgesine attığı imza.

Hiç unutmuyorum; tam da o günlerde Bosna'da kan gövdeyi götürüyor, Ortodoks Sırplar, Ortodoks Yunan ve Rus kardeşlerinin lojistik desteğiyle Bosna'da kitlesel bir Müslüman avı sürdürüyorlardı. Yine aynı günlerde Batı Trakya Müslüman-Türk azınlığı Yunan baskısı altında inim inim inliyordu.

Hakkını yemeyelim, M. Nuri Yılmaz, sarığı ve cübbesiyle sırf dekoru tamamlamak için çeşni olsun kabilinden katıldığı konferansın hiçbir insaf ve vicdan taşıyan insanın razı olamayacağı sonuç bildirisine imza atmak istememiş, fakat tek bir talimat pes etmesine yetmişti.

Sayın Başkan'ın bende bıraktığı ikinci iz, 22-26 Eylül 1995'te Fener Rum Patrikhanesi'nin manevi himayeleri ve Rahmi Koç'un maddi himayelerinde düzenlenen Deniz Temiz konferansına “dekoratif katkısı” idi. Sahi, o konferansın gözlerden kaçırılan, ama daha sonra “suyu çıkan” ana konusu “su meselesi” değil miydi?

 Diyeceksiniz ki, Diyanet İşleri Başkanı'nın, gizli ve kirli ilişkilerle gerçekleşen uluslararası stratejik pazarlıklarla ne ilgisi var? Ben de bu itirazı yapmadım değil, fakat şöyle bir ihtimali de yok saymadım: Belki Sayın Başkan'dan, pazarlığı yapılan "suların hükmü" konusunda, yani "tahir mi, hem tahir hem mutahhar mı, yoksa necis mi?" olduğu konusunda fetva sormuşlardır.

Meğer bunlardan daha beterini görecekmişiz: 28 Şubat post modern darbesi yapılıp, inançlara karşı korkunç bir baskı uygulanmaya başlayınca Diyanet bunlara karşı hiç olmazsa İslam'ın temel değerlerinin yanında yer alır, diye düşünmüştüm.

Başörtüsüne hakaret edildi, başörtülüler yerlerde süründü, Diyanet'ten ses çıkmadı.

Kur'an kursları ve İmam-Hatip'ler göz göre göre bir cinayete kurban edildi, Sevgili Başkan'dan başka herkes konuştu.

Ortalığa faili meçhul (ya da 'meşhur') bir "dine-imana küfür raporu" çıktı ve onda İslam'a, imana, Allah'a küfredildi, yine Başkan'dan çıt çıkmadı.

Ardından resmi bir kurumda basılan ve doğrudan Allah inancını hedef alan bir broşür ve bir generalin Hz. Peygamber ve Ashabına hakaret eden sözleri geldi. Hayret, bu ülkenin Din İşleri'ni tedvire memur bir teşkilatın başına kurulan zatın ağzından hiçbirinde çıt çıkmadı.

17 Ağustos depreminin hemen ardından yaşananlar ise, teşkilatın içler acısı halini gözler önüne seriyordu: Yüzlerce ceset, cenaze namazı kılınmadan, yıkanmadan, kefenlenmeden gömülmüştü. Diyanet "irticacı imamlarını" (ne gülüyorsunuz?) soruşturmaktan depremde hayatını kaybedenlerin cenazesini kaldıramaz durumlara düşürülmüştü.

Az kalsın unutuyordum: Sayın M. Nuri Yılmaz döneminin en unutulmaz icraatlarından biri de “devr-i saadetlerinde”. Diyanet'in sansürün en korkuncuyla tanışmış olmasıydı. 16 yıldır her Ramazan'da gerçekleştirilen Dini Yayınlar Fuarı'nın geçen yıl yapılan on yedincisinde birçok ünlü yazarın kitaplarına sansür uygulanmıştı.

Geçen yılki bu sansürü, 28 Şubat'ın Diyanet'i esir almasına veren koca bir okur kitlesi, Diyanet'in bu yıl da aynı sansürcü tavrını sürdürüp sürdürmeyeceğini merakla bekliyor. Kim bilir belki de Diyanet, bir atak daha yaparak, 17 yıldır yapmakta olduğu Dini Yayınlar Fuarı'nı hepten iptal eder ve 28 Şubat Darbesi'ne sahip çıkan "kökten sansürcü" tek “sivil kurum” olduğunu ispat eder.

Sayın “M. Nuri Yılmaz devri saadetinden” geriye kalanların tümünün bunlardan ibaret olup olmadığı tartışılabilir elbet. Fakat tartışılamaması gereken bir gerçek var; o da, 75 yıllık Diyanet tarihinde, kendisini hiç unutmayacağımız başkanların başında M. Nuri Yılmaz gelmektedir.

Yanılıyor muyum yoksa?

( 6 Aralık 1999 )