Siyer Tasavvurumuz

Birinin bu oyunu bozması lazım. Bırakın peygamberimizin yakasını! Kimse onu kendi emellerine alet etmesin! Din bu değil! İslam bu değil! Peygamberimizin gönderiliş sebebi bu değil!

Efsaneyi siyer yerine ikame etmek

Geçenlerde ziyarete gelen emekli albay bir dostum anlattı. İç Anadolu vilayetlerinden biri olan memleketinde insanlara “neden Müslümansınız?” diye sorulduğunda, şöyle derlermiş: “Boynumu kılıçtan, malımı haraçtan kurtarmak için müslüman oldum.”

Bilmem bundan dolayı mıdır, müslümanlığımız bir türlü hastalıktan kurtulamadı. Müslüman olduğunu söyleyenlere sorasım gelir: “Ciddi misin?” Geniş kitlelerin diniyle ilişkileri ciddi anlamda sorunlar içeriyor. Her şeyin kalitesi artıyor. Doğrudur. Toplumdaki dindarlık görünümü de artıyor. Fakat dindar olmakla, dindar görünmek aynı şey değil. Dindar görünenlerin sayısında belirgin bir artış olduğundan kuşkum yok. Fakat dindar olmak isteyenlerde ciddi bir azalma olduğundan da kuşkum yok.

Her şey “olmak” ile “görünmek” arasındaki ayrımda gizli. Müslüman olmak ayrı şey, müslüman görünmek ayrı şey. Dürüst olmak ayrı şey, dürüst görünmek ayrı şey. Temiz olmak ayrı şey, temiz görünmek ayrı şey. Müslüman olmanın şartları, müslüman görünmenin şartlarıyla aynı değil. Dürüst olmak ahlakidir. Dürüst olmayı önemsemediği halde dürüst görünmeye çalışmak ise ahlaksızlıktır. Temiz olanlar halının altını da süpürürler. Temiz görünenler halının altına süpürürler. Yani temiz görünenler, gerçekte pis ve pasaklıdırlar.

Toplumumuzun dindar görüntüsünün üzerini kazıdığınızda, altından bambaşka bir şey çıkıyor. Bu hakikati görüp de uyarması gerekenlerin çoğunda tık yok. Zira onlar toplumun iman nöbetini tutmak için nöbetçi kulesine çıktıkları halde, nöbette uyumakla kalmayıp milleti de uyutmaya çabalayanlar zümresine giriyor. Yangını gördükleri halde yangını haber vermek için var güçleriyle haykıracakları yerde, topluma ninni söylüyorlar. Bunun karşılığında ya güç ve nüfuz devşiriyorlar, ya maddi veya manevi menfaat elde ediyorlar. Bu tipler toplumu ‘kutsal’ soslu masallarla, efsanelerle, uçtu kaçtı hikâyeleriyle avutuyorlar. İmanları manevi uyuşturucularla uyuşturuyorlar. Kitleleri, içinde Allah ve Peygamber geçen hurafelerle efsunluyorlar. Başlarına ve sırtlarına geçirdikleri dinsel görünümlü aksesuarlarla bir medyum gibi hipnotize ediyorlar. Görüntülü medyayı da kullanarak kitlesel uyutma şebekesi gibi çalışıyorlar.

Bütün bunları yaparken en çok kullanılan dini malzeme hiç şüpheniz olmasın ki siyer malzemesi.

Siyer’in tekili olan Sîra ya da Siret, terim olarak Peygamberimizin hayatını ele alan ilim dalına verilen isim. Mümkün olsa da, İslam ümmetinin siyer malumatını bir “yalan testine” tabi tutsak, sizce sonuç ne çıkardı dersiniz? Biliyorum, aklı başında herkes, çıkacak sonucun hiç de iç açıcı olmayacağında müttefiktir. Yani, dillerde Peygamber diye anlatılan efsanevi kişi ile Peygamberimizin gerçek şahsiyeti arasında büyük bir uçurumun olduğu görülecektir. Yani mi? Yanisi şu: Kitlelere anlatılan ve kitlelerin birbirine anlattığı Peygamber ile Allah’ın insanlığa elçi olarak seçip yolladığı Rasulullah Muhammed arasında dağlar kadar fark var.

Derseniz ki, müslüman yığınlar Peygamberini sevmiyor mu? Elbette seviyor. O halde insan sevdiğine böyle yapar mı? Derim ki: Hıristiyanlar sevdikleri İsa’ya ne yaptılar, görmüyor musunuz? Tüm putları yontan çelik kalemlerin üzerinde zehirli sevginin izi vardır. Onun için Sevgili Peygamberimiz ta o günden tüm ümmetini uyardı:

“Beni Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı yücelttikleri gibi yüceltmeyin. Ben yalnızca bir kulum. Benim için şöyle deyin: O Allah’ın kulu ve elçisidir.” (Buhari, Enbiya, 64:48).

Allah Rasulü ümmetini neye karşı uyardıysa, ümmeti o şeyden kaçacağına o şeye koşuyor. Hakikisinin yerine üretilmiş, muhayyel ve mutasavver bir peygamber imajı yerleştiriyor. Gerçeğini örnek alması gerekirken, sahtesini imal edip ona övgüden rüşvet veriyor. Bu, gerçek katilin yerine, bir masumu suçlu ilan edip asmaya benziyor. Bu durumda sadece bir mazlumun kanına girilmekle yetinilmiyor, aynı zamanda gerçek katil de ödüllendirilmiş oluyor. Müslüman kitleler üretilen sahte imajı peygamber sanmakla yetinmiyorlar. Bir de gerçek Peygamber’i hiç aramayarak, ondan mahrum kalmış oluyorlar. Tabii, bu arada sahtesini gerçeğinin yerine koyan sahtekârları da ödüllendirmiş oluyorlar.

Üç Muhammedvesilesiyle öğrendiklerim

Bu fakir, bir siyer eleştirisi olan, aynı zamanda bir siyer felsefesi barındıran eserini, canından aziz bildiği Rasul’e bir ‘salât’ olsun diye, bundan 15 yıl önce kaleme almıştı: Üç Muhammed / İki Tasavvur Bir Gerçek. İtiraf ediyorum, Üç Muhammed başlığı kışkırtıcı bir başlıktı. Zaten bunu da kasten tercih ettim ki, insanları tahrik etsin de gerçeğin peşine düşsünler diye.

‘Üç Muhammed’in yayınlanmasını takip eden 15 yıllık süreçte bu esere verilen tepkiler üzerinden, bu ülkede Sevgili Peygamberimizin misyonunu, tarih boyunca üretilmiş sahte imaj marifetiyle kirletenlerin ve katledenlerin gerçekte neyin peşinde olduklarını bir kez daha görme fırsatı buldum.

“Kur’an okumayın, ilmihal okuyun” diyecek kadar kendinden geçmiş bir taklitperest, Üç Muhammed üzerinden fakire savaş açtı. Aslında Kur’an’ın yetersizliği saplantısının peşine düşmüş bu zavallı taklitperestin derdi Kur’an’la idi. Fakat Kur’an’a karşı doğrudan savaşamayanlar, daha zekice bir yola başvurdular: Kur’an uğruna mücadele edenlerle savaşmak… Bu taklitperest hiçbir ahlaki sınır tanımadan itibarsızlaştırma kampanyası başlattı. Her satırın altında buram buram haset, kıskançlık ve kin kokuyordu. Yaptığını eleştiri zannediyordu zavallı. Arkasından pusuya yatmış çömezleri koroya katıldılar. Arkasından zikir çekmeyi esrar çekmekle karıştıran tulumbacı takımı Bremen mızıkacıları korosuna katıldılar. Demediğimiz sözleri uydurdular. Yazmadıklarımızla yaftaladılar. Tezviratın ve ahlaksızlığın her türünü reva gördüler.

İşin çivisi çıkmıştı. Karalama, iftira, uydurma, tahrifle, dalaletle, küfürle suçlama… Uzun bir zaman önce Vahhabi ilan etmişlerdi. Bir ara Selefi ilan ettiler. Şimdi moda Şii ilan etmek. Suçluydum: Şia’yı tekfir etmiyor, Sünni ve Şii holiganlığına prim vermiyordum. Hele mezhepçiliği semtime bastırmıyordum. Dahası Peygamber’in melek olmadığında, insan olduğunda ısrar ediyordum. Üç Muhammed’te onun büyük abdestini tahir (şer’an temiz) ilan edenleri akletmeye ve insafa davet ediyordum. (Daha sonra birilerinin yere göğe sığdıramadığı Selefi bir hadis allamesi, kadim rekoru egale ederek, Allah Rasulü’nün gaitasının yenebileceğini söyleyecek kadar tozutacaktır.) Üç Muhammed’in üç bölümünden ikincisini Hint Kur’an’cılık Akımı’na ayırmış, hık-mık etmeden kıyasıya eleştirmiştim. Eleştirmen görünümlü malumlar, bu bölümün üzerini itina ile ve ahlaksızca örtecektir. Benim “Sünnet düşmanı” ilan edilmem için bu kadar hokkabazlık yapılmak zorundaydı.

İnanın hep tebessümle seyrettim. Biliyordum sonunda hakikatin kazanacağını. Nitekim öyle de oldu. Üç Muhammed yazarını itibarsızlaştırmaya çalışanların dilinin altındaki bakla çıkınca, düpedüz mezhep holiganlığı yaptıkları anlaşıldı. Esasen dertleri mezhep de değildi. Geleneğin kalın duvarının dibine saklanıp, o duvardan söktükleri taşları bizim gibi geleneğe eleştirel bakan ehl-i temyize atıyorlardı. Niyetleri şuydu: Biz bu tezvirat ehlinin attığı taşlara karşılık verecektik. Onlar da bizi gösterip, “Bakın, geleneği taşlıyor!” diye gammazlayacaklar ve parsayı toplayacaklardı. Olmadı. Kurdukları tuzağa kendileri düştüler. Atmak için avuçladıkları pislikler ellerinde kaldı. Suçüstü yakalandılar. Foyaları ortaya çıktı. Akılları sıra gelenek duvarının sayesinde sayeban olacaklardı. Rivayet satıp, itibar satın alacaklardı. Taklit pazarının parsasını toplayacaklardı.

Soranlara diyordum ki: Her nimetin sırtından geçinen bir haşere vardır. Fasulyenin, bezelyenin, bamyanın, buğdayın… Ben yazacağım, onlar pusuya yatıp yazdığımı karalayacaklar. Bu arada kendilerine de bir yer edinecekler. Kavanoz dipli dünya böyle bir yer. Bu tufeylilerin de bir ömrü var.

Rabbim haklı çıkardı. Şu son dönemde o kadar çok Üç Muhammed okuru ile karşılaşıyorum ki, şaşırıyorum. Şaşkınlığımın sebebi okur patlaması değil. Asıl şaşkınlığım helallik dileyenlerdeki patlama. Çoğu, bir zamanlar uydurulan din bezirgânlarının karalama tuzağına düşmüş kişiler imiş. Kimi Üç Muhammed’in ismine bakmış okumamış. Kimi karalama kampanyasına kanmış okumamış... Adına bakıp yırtanlar bile var. Ama aldatma da bir yere kadar. Sabredip de Üç Muhammed’i bitirenlerden oluşmuş bir gurup kitabın üçüncü bölümünü meccanen basıp dağıtma izni istedi, ben de verdim. Bunların hepsi eski Üç Muhammed düşmanlarından oluşuyor.

Ey emekleri zayi etmeyen Rabbim! Sen nelere kadirsin!

Eleştirel siyer okumalarındaki patlama

Son günlerdeki bu eleştirel siyer okumalarındaki patlamanın sebeplerini merak ettim. Sonunda ulaştığım kanaat şu oldu: Akletmediği için Allah’ın pisliğe mahkûm ettikleri müstesna (Yunus 100), birazcık akleden kimseler televizyonlarda anlatılan vıcık vıcık efsaneleştirme furyasından ciddi oranda rahatsızlar. Buna stadyuma konser dinlemeye gelen Peygamber, falanca hoca efendi ile Yönetim Kurulu-CEO buluşması gibi periyodik görüşme yapan Peygamber, twitter mesajlarını ikiye katlamak için mesai yapan Peygamber ve en son kamyonete bindirilen Peygamber efsaneleri de tüy dikmişti. Esasen hepsi de pazarlama stratejilerinin birer parçası. Allah Rasulü, hazırlanan zehirli karışımı afiyetle yedirecek sos olarak kullanılıyor, hepsi bu.

Bununla sınırlı değildi elbet bu topluma tebelleş olmuş zehirli Peygamber tasavvurları. Mesela:

“Muhammed Mustafa eşittir Allah” diyecek kadar sapıtan tasavvura ne demeliydi? Manzara şu: Görüntüde ful aksesuarlı birileri var. Yunus’un “dervişlik olaydı tac ile hırka / Biz dahi alırdık otuza kırka” dediklerinden biri sahnede. Profesyonel tiyatroculara taş çıkarır vaziyette saydırıyor. Sanki İbrahim Tatlıses’in “Ben sana gülüm demem gülün ömrü az olur” uzun havasına nazire diziyor. “Ona ben güneştir diyemem, batar… ekmektir diyemem, bayatlar… sudur diyemem, kokar… Ve bombayı patlatıyor: “Muhammed Mustafa eşittir Allah!”[1]

Ya “Ehad ile Ahmed arasında sadece bir harf fark var” diyeni nereye koymalı?

Sahi, bir de rüyada yapılan peygamber servisleri vardı ki evlere şenlik. Soruyorsunuz “Rüyana gelen Peygamber kime benziyordu” diye, cevap sizi şaşırtmıyor: Görenin şeyhi veya hocası kimse ona benziyor. Herhalde yani. Allah Rasulü’nü hayatta gören sahabenin dışında, gördüğünün Hz. Peygamber’in hayattaki sureti olduğunu test etmenin imkânı var mı?

Sevgili Peygamberimiz üzerinden bir de salavat istismarı var. Açılan salavat borsasında rakamlar havada uçuşuyor. Birileri kupon dağıtır gibi salavat dağıtıyor. Birileri, “Ben uydurmayım” diye bağıran sahte rivayetler üzerinden, “Ne kadar salavat o kadar huri” promosyonu dağıtıyor. Bu borsanın reklamı uydurma rivayetler üzerinden yapılıyor.

Senaryoda Peygamber varsa her şey mübah mı?

Bir de “O geldi” mizanseni var ki, tam evlere şenlik. Bana anlatılanlardan yola çıkarak tasvir etmeye çalışayım: Bu, yıllarca icra edile edile iyi alışılmış bir mizansen. Evin ablası veya abisi aylarca, belki yıllarca ders müdavimlerini işliyor. Manevi gaz hortumunu elinde tutan abla veya abi, müdavimlerin halet-i ruhiyelerinin kıvama erdiğine kanaat getirdiğinde, günlerden bir gün ve derslerden bir ders süreç başlatılıyor. Bazen “Ruh çağırma” seansı gibi, Allah Rasulü’nün ruhunu çağırmak için salavatla başlatılıyor süreç, bazen de tam bir sükûnet sağlandığında… Görünmez bir el bir iki parmak açık kapıyı usul usul açıyor… Evin ablası veya abisi birden ayağa fırlayıp bağırıyor: “O geldi! O geldi!”

Çocuklardan kimileri hıçkırıklarla bağırıyor. Daha usta ve tecrübeli birileri eliyle yüzünü kapatıp “Gelmesiiin!.. Gelmesiiin!.. Ona bakacak yüzüm yok!..” çığlıkları atıyor. Bu, oradaki toy şakirtleri daha bir galeyana getiriyor. Çığlıklar ve ağıtlar birbirine karışıyor. Abla veya abinin komutuyla koro halinde salavat getirmeye başlıyorlar. Böylece bir “O geldi” sahnesi daha tamamlanmış oluyor. Gel zaman git zaman oradaki hukuk talebesi hâkim olduğunda, siyasal mezunu vali ve milletvekili olduğunda, polis okulu öğrencisi emniyet amiri olduğunda, işletmeci anlı şanlı tacir olduğunda, taşa söz işliyor da ona işlemiyor. Zira artık onun tüm akletme melekelerinin etrafına ses geçirmez bir duvar örülüyor. İrade devir teslimi yapılıyor. Sorgulama ve soru sorma yetisi sıfırlanıyor. Ağzından tek söz çıkıyor: “O ne diyorsa doğrudur.”

Buna benzer bir mizansen de Peygamberimize abdest aldırma mizanseni. Müsait olan öğrenci evinin kapısının önüne bir leğen, bir ibrik ve bir de terlik konuyor. Gece namaza kalkılıyor. Hedef kimse, ona kapı önüne bakması söyleniyor. İbrikteki su azalmış mı, leğende su var mı, terlikte ıslaklık var mı? Tabii ki hemen her zaman da öyle oluyor. Ve beklenen sonuç alınıyor ve turna gözünden vurulmuş oluyor.

Sevgili Peygamberimizle vefatından sonra ‘görüşme’ iddialarının her türü Kur’an’la taban tabana zıttır. Birilerinin ölmediğini, diri diri göğe kaldırıldığını ısrarla savunduğu Hz. İsa, kendisini putlaştıranlara ne diyordu? Kur’an’ın şahitliğiyle: “Ben onlara bana emrettiğin, ‘Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ demekten başka bir şey söylemedim. Ve onların arasında yaşadığım sürece yaptıklarına şahitlik ettim. Fakat ne zaman ki sen benim canımı aldın, artık onların koruyup gözeticisi yalnızca Sen oldun.” (5:117).

Neymiş? Hz. İsa ölünceye kadar takipçilerinin tevhidi zedelemelerine izin vermemiş. Sonra ne olmuş? Ölmüş. Ölünce artık bu işi er-Rakîb olan Allah yapmış. Demek ki, “Ölmedi, geri gelmek için göğe çıktı” diye inanılan Hz. İsa ‘teveffi’ ettikten sonra tasarrufta bulunamıyormuş. Peki, bu hakikati Rabbimiz Kur’an’da müslümanlara niçin anlatıyor? Hz. İsa’ya yapılanların Hz. Muhammed’e yapılmasını önlemek için. Yani birileri çıkıp da “Falanca zât Peygamberimizle görüşüyor” diye zırvalamasın diye. Biz şimdi Allah’ın kelâmını sunduk diye bu dinin kıymete kanaat etmeyen salikleri yaptıklarından vazgeçecekler mi? Geçmeyecekler. Geçseler zaten başında yapmazlardı. Allah’ın zikrini dinlemeyene başka söz kâr eder mi? “Şimdi söyler misiniz: hakikati çıkarsanız, geriye sapıklıktan başka ne kalır?” (10:32).

Peygamber nedir, ne değildir?

Birinin bu oyunu bozması lazım. Birinin çıkıp var gücüyle bağırması lazım: Bırakın Peygamberimizin yakasını! Kimse onu kendi emellerine alet etmesin! Din bu değil! İslam bu değil! Peygamberimizin gönderiliş sebebi bu değil!

Ey Peygamber’i bir şeylere alet edenler: Önce bir peygamberin ne olmadığına karar verin! Veremiyorsanız, Kur’an’a sorun size cevap versin:

Peygamber, gözbağcı ve sihirbaz değildir.

Peygamber, medyum değildir.

Peygamber, kamyonete bindirilecek ışın ve ışık değildir.

Peygamber, twitter katlayan admin değildir.

Peygamber, melek değildir.

Peygamber, hortlak değildir.

Peygamber, Allah değildir.

Peygamber, totem ve fetiş değildir.

Peygamber, Noel Baba değildir.

Peygamber, ölümsüz masal kahramanı değildir.

Ya kimdir peygamber? Her şeyden önce insandır. Her birini bir ana doğurur. Hastalanır, yaralanır, ölür, öldürülür. Sevinir, ağlar, üzülür, yanılır, tevbe eder, pişman olur. Öğrenir, öğretir, yer, içer, çarşıda pazarda dolaşır. Allah bildirmezse, yarın başına ne geleceğini bilemez. Kıyametin vaktini bilemez. Kaybolan devesinin yerini bilemez. Düşmanlarınca alay edilir, iftiraya uğrar, yüzüne tükürülür, sırtına işkembe konur, ayağına diken batar, canına kastedilir, başına ödül konur, suikasta uğrar, zehirlenir. Taif’ten dönüşte biter ve “beni kimin eline bıraktın” der. Bedir’de yener, Uhud’da yenilir, Hendek’te üç gün aç kalır. Ömrünün son gününde kızına döner ve “Kızım Fatıma! Kendini Allah’ın elinden (salih amelinle) satın al! Vallahi yarın senin için bir şey yapamam!” diye inler.

Nihayet birinin çıkıp şu ayetleri hatırlatması lazım:

“De ki: Elbet ben de sizin gibi ölümlü bir insanım!” (18:110).

“De ki: Ben kendime de size de yarın ne yapılacağını bilmiyorum!” (46:9).

“De ki: Allah dilemedikçe, ben kendim için dahi ne yarar sağlayabilecek ne de zararı önleyecek bir güce sahibim.” (10:49).

“Muhammed yalnızca bir elçidir; ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. O halde o ölür ya da öldürülürse, topuklarınız üzerinde geriye mi döneceksiniz?” (3:144).

Ve bir ayeti daha hatırlayalım:

“Aldatıcının hiçbir türü sizi Allah (hakkındaki asılsız düşünceler) ile aldatmasın!” (35:5).

Aaah!


[1] (https://tr-tr.facebook.com/video/video.php?v=1423474342860)

Bu sözü söyleyenin, hem anında cemaat tarafından tövbeye davet edildiği hem de bilahare sekr halinde kelime-i küfür söylediğini itiraf edip tövbe ettiğini ifade ettiği beyan edilmiştir (Editör).