Kur’ani kavramlar ve tasavvurun inşası

Allah’ın gör dediği yerden bakmayan, Allah’ın gösterdiğini göremez.

Evet, Allah’ın gör dediği bir yer var, Allah’ın gösterdiği bir hakikat var. Allah’ın gör dediği yerden bakıp gösterdiğini görmek için gereken ilk şey, Kur’an ile inşa olmuş bir tasavvura sahip olmaktır.

Kur’ani kavramlar, işbu tasavvur inşasında Allah’ın kullandığı yapıtaşlarıdır. Bu kavramların en başında, Kur’ani kavramların anası diyebileceğimiz Fıtrat, ahlak, takva, ilim, iman, tevhid, adalet, sadakat ve teslimiyet, emanet ve mülkiyet ve şehadet gibi temel kavramlar gelir

Vahyin dörtlü inşa modeli

İlahi bir inşa projesi olan vahiy, muhatabını dört aşamalı bir modelle inşa eder:

  1. Vahiy, çoğunlukla içini boşaltıp yeniden anlam yüklediği kelime ve kavramlarıylamuhataplarının tasavvurunu inşa etmeyi amaçlar. Büyük-küçük (ekber-esğar), iyi-kötü (maruf-münker), hayat-ölüm (hayat-mevt), kazanç-kayıp (fevz/necat-husran), kâr-zarar (ribh-hasâra), değerli-değersiz (a’lâ-ednâ), bilgi-cehalet (ilm-cehl), yakın-uzak (karib-ba’îd) bunlardan bazılarıdır. İnsan hayatı bu gibi kavramlarla algılar. Bu gibi kavramlara yüklediği anlama göre hayatına istikamet verir.
  2. Vahiy, önerme ve hükümleriylemuhataplarının aklını inşa etmeyi amaçlar. Mesela “Düşmanlık, yalnızca zalimleredir” (2/193), “Allah, kendisi için merhameti prensip edinmiştir” (6/12), “İnsan başıboş yaratılmamıştır” (75/36) gibi…
  3. Vahiy, örnek olarak anlattığı şahsiyetlerlemuhataplarının şahsiyetini inşa etmeyi amaçlar. Başta “örnek” olduğu açıkça dile getirilen Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed olmak üzere, atıf yaptığı tüm peygamber ve salih insanları, muhatabının inşa etmek istediği şahsiyetine model olarak sunar.
  4. Vahiy, ancak bütünsel bir okuma ve derin tefekkür sayesinde ulaşacağımız maksat ve ruhuyla, hayatı inşa etmeyi amaçlar. Mesela, başta insan olmak üzere tüm varlığın tabiatı çift kutupludur. İnsan, bu kutuplar arasında ideal denge noktasını gözetirse hem güvenliğini hem de özgürlüğünü garanti altına almış olur. Bu da mutluluğun reçetesidir. Bunlardan birinin diğerine feda edildiği bir hayat, insanın mutsuzluğuyla sonuçlanır. Bir şeyi yerinden etmek zulümdür. İnsanın görevi, eşyayı yaratılış amacına uygun kullanmaktır. Tersi hem eşyaya hem kendisine zulmetmek olur.

Bu dörtlü inşa modelinin ilk halkası, tasavvurun inşasıdır. Vahiy bunu kavramlarıyla yapar. Vahiy, kullandığı kavramları Arap dilinin söz dağarcığından almıştır. Zira vahiy, kökü arşta olan ilahi manaları, arzdaki insana arz ehlinin dili olan Arapçanın söz dağarcını kullanarak sunmuştur. Vahiy bunu yaparken, Arapçadan aldığı söz dağarcığına üç tür tasarrufta bulunmuştur:

  1. Terim özelliği bulunmayan sıradan kelimelere dokunmamış, onları olduğu gibi almıştır.
  2. Sırf dünyevi ve maddi anlam yüklü bazı kavramlara, uhrevi ve manevi bir anlam boyutu katarak onları zenginleştirmiştir.
  3. Bazı kelime ve kavramların içini boşaltıp yeniden doldurarak onları kendi boyasıyla boyamış ve Kur’ani kavramlar haline getirmiştir.

Vahiy muhatabının tasavvurunu inşa ederken, özellikle bu üçüncü maddeye giren kavram ve terimleri kullanır.

Tasavvur düşüncenin ana rahmidir

Tasavvur, bilgilenme sürecinin başlangıç noktasıdır. İnsanoğlunun ölçme ve değerlendirmede kullandığı temel değerlerin oluştuğu yer tasavvurdur. Bu açıdan tasavvur, aklın kurucu öznesi, düşüncenin ana rahmidir.

Tasavvuru, şeylerin insan zihnindeki imajı olarak tanımlayabiliriz. Şeylerin insan zihnindeki imajı o şeyin hakikatine mutabık ise o doğru tasavvur, değilse yanlış tasavvurdur. Şunu hemen belirtelim ki, bizim eşya hakkındaki yanlış tasavvurumuzun, eşyanın hakikatine hiçbir kalıcı etkisi yoktur. O, orada, konulduğu gibi durmaktadır; tabi ki, biz müdahale etmezsek.

İşte yanlış tasavvurun en vahim yanı da budur. Yani, yanlış sadece tasavvurda kalmıyor, dolayısıyla, yalnızca sahibinin zarar görmesiyle sonuçlanmıyor. Aynı zamanda eşyanın da zarar görmesi anlamına geliyor. İnsanın eşyaya müdahale yeteneğine sahip bir varlık olması, yani inşa ve imha eden bir varlık olması, yanlış tasavvuru potansiyel bir “zulüm” haline dönüştürüyor; yani sahibine, “eşyayı yerinden etme” cürmüne yardım ve yataklık suçu işletiyor. Yanlış tasavvurla baktığımızda, tasavvurumuzu düzeltme yerine eşyayı düzeltmeye kalkmamız yok mu? İşte asıl felaket o zaman başlıyor.

Tasavvur akla, hüküm verirken ve ölçüp biçerken kullanacağı değerleri verir. Sözgelimi, bu değerleri metre ya da kiloya benzetebiliriz. Eğer bu metre ya da kilo 100 santim ya da 1000 gram değilse, akıl eksik (ya da fazla) ölçüp tartar. Yani, tasavvurun akla sunduğu yanlış değerler, aklı yanlış hüküm vermeye sevk eder. Yanlış hüküm veren akıl ise, sahibine yanlış davranışı telkin eder.

Dolayısıyla aklın doğru çalışması, tasavvurun doğru inşa edilmesine bağlıdır. Yanlış inşa edilmiş bir tasavvur, insanı yanlış muhakemeye sürükler. Yanlış muhakeme, zorunlu olarak yanlış davranışı doğuracaktır.

İnsan düşüncesine istikamet açısını tasavvur verir. Bunun anlamı şudur: Tasavvurdaki milimetrik bir sapma açısı, düşüncede metrelerle, eylemde ise kilometrelerle ifade edilen bir sapmaya dönüşür. Nitekim eylemdeki bir sapmayı akıldaki sapmadan bağımsız olarak anlamak da, düzeltmek de mümkün değildir. Eylem ve ona mesnet olan akıldaki sapma ise, kalıcı bir biçimde, tasavvurdan bağımsız düzeltilemez.

İnsan eylemleri konusunda en çok yanıldığımız nokta işte burasıdır. Tasavvurları tartışmadan eylemleri tartışmanın yersizliği ortadadır. Ve insanın tasavvurunu düzeltmeden eylemini düzeltmeye kalkışmanın, havanda su dövmek demeye geleceği de açıktır. Tasavvur atlanarak eyleme yapılmış her düzeltme çabası, boşa harcanmış bir emek olarak kalacaktır. Çünkü yanlış tasavvur ilk fırsatta aklı ve eylemi de kendisine uyduracak, düzeltilmiş eylemi tekrar eski haline döndürecektir. Zira siz özne üzerinde yapmanız gereken müdahaleyi, o özneden bağımsız davranma yeteneği olmayan nesne üzerinde yapmaya kalkıştınız.

Mantık tasavvurla başlar

Eski Yunan’dan beri mantık felsefenin anasıdır. Tasavvur ise mantığın anasıdır. Yani düşünce, disipliner anlamda da tasavvurla başlar. İslam felsefesinde de Muallim-i Sânî Farabi’den itibaren Mantık ilminin ilk konusu tasavvur olmuştur. Aynı şey İbn Sina için de geçerlidir. Onun En-Necat’ı da tasavvurla başlar.

Tasavvur, Mantık ilmi bağlamında sadece felsefenin değil, aynı zamanda İslam Kelamının da öncelikli konuları arasında yer alır. Kadı Abdurrahman b. Ahmet el-İcî’nin (680-765) el-Mevakıf fî İlmi’l-Kelam adlı eseri de, daha ilk bölümünde tasavvuru ele alır.

İslam’ın en özgün bilgi sistemi Beyan bilgi sistemidir. Bu sistemi oluşturan disiplinler arasında yer alan Fıkıh Usulü, Lügat ve Kelam ilimlerinin üçünde de “delalet bahsi” omurgayı teşkil eder. Birer gösterge olan kelimelerin ve kavramların, gösterdikleri eşyaya “delaletleri”nin bunca önem kazanması, İslam epistemolojisinin eşyanın bir hakikati olduğu yönündeki temel esprisine dayanır. Allah amaçsız (abes) iş yapmaz. Bir amacı olanın, bir hakikati de vardır. Eşyanın hakikati varsa, bu hakikat aranmalıdır. Hikmet, işte bu hakikati aramanın adıdır. Bu arayışta bize yol gösteren şey ilimdir. İlmin başlangıcı ise tasavvurdur.

İslam bilgi felsefesi üzerine özgün şeyler söyleyebilen zirvelerdin birinin bu ikisi arasındaki bağlantıyı nasıl kurduğuna bakalım. Ebu Hamid Muhammed el-Gazzali, Mantık ilmine ilişkin kaleme aldığı ölümsüz eseri Mi’yaru’l-İlm fi’l-Mantık’da, şunları söyler:

“İlim ikiye ayrılır: Birincisi şeylerin öz varlıkları hakkındaki bilgi. Mesela senin insan, ağaç, gök vs. hakkındaki bilgin gibidir. İşte buna tasavvur adı verilir. İkincisi ise, zihinde tasavvur edilen özlerin birbirlerine nisbetiyle elde edilen ve kimi zaman kabul ya da imanı kimi zaman red ya da inkârı gerektiren bilgidir. … Nazari araştırma sonucunda ilim talibi olan ya tasavvura yönelmiştir, ya da tasdike. Tasavvura yönelenin varacağı nokta “Açıklayıcı söz” (kavlen şârihan) olarak isimlendirilir. (Kelimenin anlamını diğerlerinden ayıran sınır olan) hadd ve (o anlamın nesnesinin zihindeki yansıması olan) resm, bunu oluşturan unsurlardandır. Tasdike yönelenin varacağı nokta “kesin delil” (huccet) olarak isimlendirilir. Analoji (kıyas), tümevarım (istikra) ve daha başkaları da bunu oluşturan unsurlardandır.” (1990: 35-36).

Gazzali, şöyle bir soru sorar: “Nasıl olur da insan, ihtiyaç duyduğu hadde (ayırım, sınır) ulaşıncaya kadar, tasavvuri bilgiden mahrum sayılır?” Sorusunu yine kendisi cevaplar:

“Şu sebeple ki, insan onu ismen duymuştur fakat anlamını bilmiyordur. Mesela “Boşluk nedir, doluluk nedir, melek nedir, şeytan nedir, ukar nedir?” diye soran kimse gibi. Sen dersin ki “Ukar, şaraptır.” Eğer o kimse, o şeyi maruf olan adıyla bilmiyorsa, ona sınırları çizilerek izah edilir ve denir ki: “Bak, şarap sıkılan üzüm suyunun işlemden geçirilmesiyle elde edilmiş sarhoşluk veren bir içecektir.” O kişide, şarabın öz niteliğine ilişkin tasavvuri bir bilgi oluşmuş olur.” (Gazzali, 1990: 35-36).

Gazzali, tasavvuru “terim” olarak tanımlarken, orijinal bir tesbit yapmamaktadır. Bu konuda, terminolojisine bağlı kaldığı İbn Sina’ya tabi olmuştur. İbn Sina, bilgilenme sürecinin ilk aşamasının tasavvur olduğu görüşünü daha açık bir şekilde dile getirir: “Tasavvur; işte bu (eşya hakkındaki) ilk bilgidir. Şeyler arasındaki ayrım noktaları elde edilir ve her şey kendi anlamını bulur. Mesela, bizim insanın niteliği konusundaki tasavvurumuz gibi.” (1938: 3). Yine İbn Rüşd, Aristo mantığını özetlediği eserinde tasavvuru şöyle tanımlar: “O, bir şeyin adının, o şeye ne münasebetle delalet ettiğinin bilgisidir.” (1982: 370).

Birbirine yabancılaşan İslami bilgi sistemlerini birbiriyle barıştırma projesinin en ünlü mimarlarından büyük âlim Fahruddin er-Râzi de, “tasavvur”u Gazzali gibi, “tasdik”in karşısına yerleştirir. Râzi, tasavvur ve tasdiki şöyle tarif eder: “Biz bir hakikati, onun hakkında gerek varlığını onaylama, gerek yokluğunu onaylama şeklinde olsun bir hüküm vermeksizin idrak ettiğimizde, işte bu idrake tasavvur adı verilir.” (1990: 1/97-98).

Daha da temele inip tasavvurun hangi ilkeye göre çalıştığı hakkında Aristo şarihi İbn Rüşd konuşur. Nihai tahlilde irade hürriyetine vurgu yaptığı yerde der ki “kavramsal tasavvurların tümü, öncelikle sebebiyet ilkesine bağlıdır.” (1965: 2/787).

Bütün bu alıntı ve değiniler, İslam epistemolojisinde tasavvurun bilginin zorunlu ilk basamağı olarak kabul edildiğini göstermeye yeterlidir. Bu basamak, Mantık ilmine göre kelimelerin (terim ya da kavram) anlamlarının oluştuğu noktadır. Kelimeler, tasavvur tarafından yüklenirler. Bunlar yanlış yüklenirlerse bilinç yanlış oluşur, doğru yüklenirlerse bilinç doğru oluşur.

Hayat ve ölüm, iyi ve kötü, adalet ve zulüm, hak ve batıl, dünya ve ahiret, kar ve zarar, kazanç ve kayıp, değerli ve değersiz, kalıcı ve geçici… Bu gibi kavramlar, hayatı yönlendiren koordinatlardır. Bu koordinatlar yanlış verilirse, hayat yanlış bir seyir takip eder. Vahyin, insan bilincini inşa etmeye dönük tüm çabası, insan hayatının koordinatlarını belirleyen bu kavramların içini doğru anlamlarla doldurmaktır.

Tasavvur gömleğin ilk düğmesidir. O yanlış iliklenmişse, gerisi doğal olarak silsile halinde ilk yanlışı sürdürecektir. Tasavvurda başlayan yanlış, son düğme olan eylemde gizlenemez biçimde ortaya çıkacaktır. O halde, tasavvur eylem ilişkisini biraz daha açalım.

Ameller neden niyetlere göredir?

İnneme’l-a’malu bi’n-niyyât!

Ebu Avane’nin Müsned’inde yer alan bu hadisi duymayanımız hemen hemen yok gibidir. Buhari ve Ahmed b. Hanbel’in derlemelerinde bu hadis el-amelu binniyye(t) şeklinde yer alıyor. Yaklaşık anlamı, “Eylemler, o eylemi yapanın niyetine göre değer kazanır, sonuçlanır” demektir. Sözün devamı, alıntıladığımız kısmını açıklayıcı mahiyette: “Ve kişi, ancak niyet ettiği şeye ulaşır. Nitekim kim Allah ve Rasulü’ne ulaşma niyetiyle hicret ederse, o Allah ve Rasulüne ulaşır; kim dünyalık ya da bir kadına ulaşmayı tasarlayarak hicret ederse, o da ona ulaşır.”

Bir hakikatin veciz ifadesi olan bu hadis, aynı zamanda Peygamberi bir inşa faaliyetinin de köşe taşlarından biridir. Hz. Peygamber’in bu hadisle ifade ettiği hakikati, şöyle formüle etmemizde hiçbir sakınca yoktur:

“Eylemler, ancak ve ancak tasavvura göre şekillenir.” Ya da “Ameller değerini, o ameli yapan kişinin zihni tasarımından alır.”

Bu ünlü hadiste ifade edilen hakikat, yukarıdan beri açıklamaya çalıştığımız “insan eylemine istikamet açısını tasavvur verir” tezimizin beliğ bir ifadesidir. Ancak tasavvur kelimesi, burada yerini niyete bırakmıştır. Niyet, terim ve kavramlara bilincin yüklediği anlamdan bağımsız gerçekleşmez. Niyet, sözlükte “kasıt, bilinçli olarak bir şeye yönelmek”, ıstılahta “neyi, niçin yapacağını bilmek” olarak tanımlanır.

Özetle tasavvur fiilin ana rahmi, dolayısıyla düşüncenin tayin merkezidir.

Bir dev masalı

Tasavvurun eylemi nasıl belirlediğini, şu dev masalından daha güzel ne açıklayabilir?

Zamanın birinde, huzur ve sükûn adası olan devler ülkesinde, gücünü zorbalığından ve hilesinden alan bir kabadayı dev peydah olmuş. Küstah mı küstah, hilebaz mı hilebazmış. Gücünün yettiğini zulmederek, yetmediğini hileyle alt edermiş. Cesareti, gücü, adaletiyle şöhret bulmuş olan devler ülkesi reisi, bu küstah devi cezalandırma vaktinin geldiğini düşünerek yola koyulmuş.

Küstahlık yapan dev, her ne kadar dayılansa da, büyük deve karşı koyacak ne gücü varmış, ne de cesareti. Olanca küstahlığına rağmen, ölüm telaşına düşmüş ve korkudan tir tir titremeye başlamış. Büyük deve karşı koyacak gücünün olmadığını en iyi bilen kendisiymiş. Kara kara bir kurtuluş yolu, bir tedbir düşünürken, eşi onu kaçınılmaz sondan kurtaracak bir tedbir bulduğunu söylemiş. Ecel terleri döken küstah dev, çaresiz eşinin planına uymuş. Eşi, onu yatağa yatırmış, üstüne bir yorgan örtmüş fakat sadece ayaklarını açıkta bırakmış.

Bu arada, kendisine serkeşlik yapan haddini bilmezin yerini öğrenen büyük dev, gökler gibi gürleyerek kabadayının inine girmiş ve “Nerde o!” diye haykırmış. Küstah devin eşi, olanca soğukkanlılığını takınarak elini dudaklarına götürmüş ve yatağı işaret ederek; “Sus!.. Çocuk uyuyor!” demiş. İşte o anda ve orada, o ana kadar özgüveni hakkında hiçbir kuşkusu olmayan, gücü ve kuvveti, celadet ve haşmeti, ikbal ve izzetiyle herkeste korkuyla karışık saygı hissi uyandıran büyük devin gözleri, yorganın alt ucundan görünen ayaklara takılmış.

O da nesi! Bu ayaklar neredeyse kendisininki kadar büyük ayaklarmış. O anda, zihninden “Eğer çocuğu bu kadarsa, kim bilir babası ne kadardır” diye geçirmiş ve ilk defa içine bir ürperti düşmüş. Saniyeler içerisinde bu ürperti büyümüş ve tüm benliğini kaplamış. Özgüvenini kaybedip, tüm planları suya düşmüş. Vücut kimyası bozulup içinde duyduğu korku yüzüne yansımış. Cesaretini ve özgüvenini yitirdiği için, ne elini kaldırabilmiş, ne bir adım atabilmiş. Gerisin geri dönüp, adeta kaçarcasına orayı terk etmiş. Bu davranışı onu sadece cesaretinden ve onurundan değil, aynı zamanda iktidarından ve saygınlığından da etmiş.

Şimdi masalımızı, tasavvur eylem ilişkisi açısından ayrıntılı bir tahlile tabi tutalım:

Masal kahramanını, azizken zelil eden, güçlüyken güçsüz eden, muktedirken iktidarsız eden, onurluyken onursuz eden, kovalayan iken kaçan kimse haline düşüren, onun eylemi değildir. Aksine, her şeyi tersine döndüren yanlış tasavvurudur. Tasavvuru yanlış kurulunca, kafasını doğru kullanması mümkün değildir. Dolayısıyla, doğru yapması da söz konusu olamaz. Yani, yanlış anlayanın doğru yapmasından söz edilemez. Büyük devin yanlış tasavvuru, yanlış bir kıyas yapmasına neden olmuştur:

Bu ayaklar çocuğa aittir. Çocuğu bu kadar büyük olanın, babası çok daha büyük olur.

Görünürde kendi içerisinde tutarlı ve mantıki bir kıyas gibi duruyor. Zaten, sahibini aldatması da bu yüzdendir. Fakat “Bu ayaklar çocuğa aittir” öncülünü peşinen doğru kabul edersek bu böyle. Yok, eğer birinci öncülün doğruluğunu sorgularsak, o zaman bu kıyasın baştan sona yanlış olduğu ortaya çıkacaktır.

Burada tasavvurun sahibine ettiği azizlik nedir?

“Bu ayaklar çocuğa aittir” öncülünü sorgulamamasıdır. İşte o nokta, her şeyin tepetaklak olduğu, bilincin alabora olduğu noktadır. Büyük devin tasavvuru, küstah devin hilekâr eşinin ağzından çıkan sözü peşinen doğru kabul etmiştir. O an, kader anı olmuştur ve her şey alt üst olmuştur. Büyük dev, Kur’an’ın sık kullandığı bir ifadeyle “kendisine zulmetmiştir”. Zulüm sözcüğünün kök anlamının “bir şeyi yerinden etmek” olduğu hatırlandığında, bu ifade daha iyi anlaşılır. Büyük dev gerçeği yerinden etmiş ve dolayısıyla kendisine en büyük kötülüğü yapmıştır.

Büyük devin tasavvuru, aklına yanlış istikamet açısı vermiş. Akıl da tasavvurun kendisine verdiği bu yanlış açıya uygun eylem geliştirmiştir. Orada, tasavvurun vereceği istikamet açısı “doğru” kavramının içini, doğruya uygun bir biçimde doldurmaktı. Bu da muhatabının güvenilirlik durumuyla bire bir ilgiliydi. Eğer, tasavvur onun konumunun “dost” değil “düşman” konumu olduğunu sezebilseydi, sahibine şu emri verdirmesi gerekirdi:

“Yorganı kaldır!”

Yanlış tasavvurun başlattığı süreç, sondan başa doğru şöyle gelişti:

  • Yorganı kaldırmadığı için her şeyini kaybetti.
  • Yorganın altındakinin çocuk olduğunu sorgulamadığı için yorganı kaldırmadı.
  • Muhatabı konusunda tasavvuru “dost-düşman” ayırımı (hadd) yapmadığı için, yorganın altındakinin kimliğini sorgulamadı.

İnsanoğlunun atası nerede yanılmıştı?

Hz. Âdem’in durumunu bu dev masalından yola çıkarak daha kolay anlayabiliriz.

“Bunun üzerine, Şeytan onlara (o zamana değin) cinsellikleri hakkında henüz farkına varmadıkları şeyi ifşa etmek için fısıldadı ve “Rabbinizin sizi bu ağaçtan uzak tutma nedeni, sadece sizler melekler (gibi) olmayasınız ya da ölümsüzleşmeyesiniz içindir” dedi. Ve her ikisine yeminler etti: “İnanın ki ben ikinizin de iyiliğini istiyorum!” (A’raf 7/20-21).

Şeytan, insanoğlunun atasını “melekleşme” ve “ölümsüzleşme” vaadiyle aldatıyor.

Aslında Âdem ve eşinin ilahi yasağı çiğneme sürecini başlatan, tasavvurlarının kendilerine verdiği yanlış istikametti. Onlar, bu sözün “doğruluğu” üzerinde tereddüt etmediler. Çünkü henüz “düşmanlığı” bilmiyorlardı. Tasavvurlarında, düşmanı dosttan ayıracak bir ayırım gerçekleşmediği için “dost” ve “düşman” tasavvurları da netleşmemişti.

“Melekler gibi” olmayı, “ölümsüzleşmeyi” kim istemez?

Onlar da bunu istediler. İstediler, fakat istedikleri olmayacak bir şeydi. Meleklerin Âdem’e secdesi, aslında Âdem’in meleklerde bulunmayan daha büyük bir kapasiteye sahip oluşuna işaret ediyordu. Bu, iradenin şahsında temsil edilen emanet ve hilafet idi. Âdem, bu misyonla yaratılmış, yasak ağaçla iradesi ilk defa sınanmıştı. Yeryüzünde yaratılış amacına uygun bir hayatı inşa etmek için iradesi olgunlaştırılacaktı. Fakat o “aceleci” davrandı, sabırsızlık gösterdi. İradenin ilk sınavı olumsuz sonuçlandı. Olumlu sonuçlansaydı da, ilahi plan değişmeyecekti. Âdem yasak ağacın meyvesinden yemese de sonunda kendisine emanet ve hilafet verilecekti.  Fakat bir ihtar puanıyla değil, bir takdir puanıyla verilecekti.

Bu sembolik örnekte konumuzla doğrudan ilgili olan nokta, Âdem ve eşinin yanlış yapma süreciyle, yukarıda anlattığımız masal kahramanının yanlış yapma sürecinin yanlış tasavvurla başlamasıdır.

Âdem, Şeytan’ın dost değil düşman olduğunu göz ardı etti. Bunun nedeni de henüz düşman tasavvuruna sahip olmamasıydı. Onun için de düşmanı dosttan ayıran ayırım noktaları bilincinde yer etmemişti. Tanım gerçekleşmediği için, tasavvuru akla doğru komut veremedi.

Âdemoğlu’nun bu tuzağa düşmesinin önüne geçmek için olsa gerek, vahiy sık sık şu gerçeği hatırlatır:

“Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara 2/168).

Rasulullah’ın tasavvur inşasına dair

Hz. Peygamber, bilinçlerini cahiliyye tasavvurunun (zanne’l-cahiliyye) oluşturduğu insanlara vahyi tebliğ ediyor, onlardan vahye teslim olanları sıkı bir eğitime tabi tutuyordu. Bu eğitimin müfredatı tamamen Kur’an’dan oluşuyordu. Daru’l-Erkam, bu iş için kullanılıyordu.

İnsanların hayata ilişkin temel tasavvurları bu eğitim sonucunda değişiyor, ailelerinin bile tanıyamadığı çok farklı insanlar haline geliyorlardı. Onların tasavvurundaki bu değişiklik, hayatlarını, tercihlerini tamamen değiştiriyordu. Bu değişikliğin kaynağını anlamakta acze düşen yakınları, buna bir anlam veremiyorlardı. İşte bu nedenle, ömründe kendisinden hiç bir olağanüstü olay sudur etmemiş olan Hz. Peygamber’e “büyücü” iftirasını attılar (10 Yunus 2). Örnek göstermeleri istenince de “ebeveynle evladın arasını, kardeşle kardeşin arasını ayırıyor” diyorlardı. Bu ayırmanın fiziki ve fiili boyutunu farketseler de, bunun farklı bir tasavvurdan kaynaklandığını çoğu kere fark edemiyorlardı.

Cahili tasavvurun hayatlarını şekillendirdiği insanlar, iman eden müminlerin inançları uğruna katlandıkları acı ve işkence karşısında da afallamışlardı. Onlar için bu anlaşılması oldukça zor bir şeydi. Zaten, anlamıyorlardı da. Onlara, büyülendiklerini söylemekten başka bir çıkar yol da kalmıyordu. İşte işkenceci cahili mantığın anlamadığı, anlamasının neredeyse imkânsız olduğu o tavırların temelinde yatan tasavvura bir örnek:

Yasir ailesi, baba Yasir, anne Sümeyye ve oğul Ammar’dan oluşan bir aileydi. Azatlı köle sınıfına giriyordu. Azatlı köleler eski efendileriyle bir tür yarı köle ilişkisini sürdürürlerdi. Onların Muhammedi daveti kabul etmeleri eski efendilerini hayli kızdırmıştı. Çünkü Mekke putperest aristokrasisi içerisinde “Herkes kendi yakınını kendisi halletsin” kararı alınmıştı.

Mevsim yazdı. Kavurucu çöl sıcakları başlamıştı. Efendiler sabah sütlerini güneşte pişirecek kadar sıcaktı ortalık. Eski efendiler bu zayıf aileyi inancından vazgeçirebilmek için çöle götürüp kızgın çöl kumları üzerine çırıl çıplak yatırıp işkence ediyorlardı. Onlar “Allah birdir” diyorlar, başka bir şey demiyorlardı.

İbn Hişam’ın ve diğer kaynakların haberine göre işte bu işkenceler sırasında şöyle bir olay yaşanmıştı. Müminlerine yapılan bu işkencenin acısını ta yüreğinde duyan Hz. Peygamber, işkence seansı bittiğinde akşama doğru olay mahalline geliyor, işkenceden takati kesilmiş olan bu aileye “Direnin ey Yasir ailesi, randevunuz cennette!” diyordu (Sire, 4/140).

Burada dikkatimizi çeken olayın kahramanlarının “kurtuluş” tasavvurlarıydı. Yasir Ailesi, Hz. Peygamber’e “Bizi ne zaman kurtaracaksın?” gibi bir soru yöneltmedikleri gibi, Hz. Peygamber de “bekleyin yakında sizi kurtaracağım” vs. gibi bir vaadde bulunmuyordu. Verdiği tek müjde vardı, ölecekleri müjdesi. Ama onlar bu müjdeyi alınca bir günlük acı çekecek bir direnci daha kazanıyorlardı.

İşte bu örnek, yalnızca “hayat-ölüm” tasavvurunun, “kurtuluş-mahvoluş” tasavvurunun kökten değişimiyle açıklanabilirdi, başka değil.

Hicretin ilk günlerinde Hz. Peygamber’le yol arkadaşı Hz. Ebubekir, Sevr adlı dağın tepesinde, günümüze kadar korunarak gelmiş bulunan bir kaya kovuğuna gizlenmişlerdi. Takipçi putperestlerin yaklaştıklarını haber veren ayak seslerini duyan Hz. Ebubekir, ciddi bir biçimde endişelenmişti. Sükûnetini hiç bozmayan Hz. Peygamber, arkadaşının endişesini yatıştırmak için şöyle diyordu: “Ey Ebubekir! Üçüncüsü Allah olan iki kişiye kim ne yapabilir ki!” Kur’an, bu sahneyi şu ifadelerle ölümsüzleştirir:

“Eğer ona destek vermezseniz, unutmayın ki ona Allah yardım edecektir: küfürde ısrar edenler onu sürüp çıkardıkları zaman (Muhammed sadece) iki kişiden biriydi. Hani o ikisi mağaradayken, o arkadaşına “Tasalanma, Allah bizimle beraberdir!” demişti de, bunun üzerine Allah ona katından bir sükûnet indirmiş ve onu sizin göremediğiniz güçlerle takviye etmişti.” (9 Tevbe 40).

İşte bir başka örnek: “Allah Rasulü’ne hediye olarak bir but et getirilir. Rasulullah Hz. Aişe’ye bunu muhtaçlara dağıtmasını ister. Daha sonra ondan bir parça pişirip getirmesini isteyince, Hz. Aişe “Ya Rasulallah! Ondan geriye şu kuru kemikten başka bize hiç bir şey kalmadı” der. Bunun üzerine Rasulullah, tasavvur inşasına tarihi bir örnek oluşturan şu cümleyi söyler:

“Hepsi bize kaldı ya Aişe, hepsi bize kaldı!”

İşte bu tasavvurun sahibi olan Rasulullah, öz elleriyle yetiştirdiği ilk neslin bilincini de aynı hayat tasavvuruyla donatmıştı. Bundan çok sonraları Medine’de gerçekleşecek olan Bi’r Meune faciası sırasında yaşanan şu örnek, bunun gerçekten de insanı hayran eden isbatıydı. İbn Hişam, ondan başka Tabakat sahibi İbn Sa’d ve Taberi gibi otoritelerin tamamının aldığı olay şöyle:

Hz. Peygamber’in gönderdiği 70 kişilik öğretmenler kafilesine gece yarısı haince pusu kuranlar arasında Cebbar isimli biri de bulunuyordu. Kafilenin pusuya düşürüldüğü saatte develerin başında kaldığı için pusudan kurtulan Amr b. Ümeyye ed-Damri’yi kıskıvrak yakalayıp getirdiler. Cebbar ölüler arasında bulamadığı bir yüzün kimliğini araştırıyordu. Amr’e tüm ölüleri teşhis edip aralarında olmayanın ismini söylemesini istedi. Aranan isim bulunmuştu: Hicret günü, Sevr konuklarına hizmetle görevlendirilen Hz. Ebubekir’in çobanı Âmir b. Fuheyre. Cebbar, kimsenin bir şey anlamadığı telaşının nedenini sonunda açıkladı: “Onu ben öldürdüm, hem de sırtından. Mızrağımı kürek kemikleri arasına ucunun göğsünden çıktığını görünceye kadar sapladığımda, işte beni şaşırtan şu sözü söyledi:

“Vallah kurtuldum ve kazandım!”

Cebbar diyordu ki: “Kendi kendime dedim ki: Nasıl olur da o kurtulur/kazanır? Oysa bu adamı ben öldürmedim mi? İşte bu nedenle bunun cevabını buluncaya kadar bu soruyu sormaya devam ettim.” (İbn Hişam 4/140; İbn Sa’d 3/231; Taberi 2/82) Bu anlam arayışı Cebbar’ı imanın kapısına getirecektir.

Sonuç

Allah’ın gör dediği yerden bakmayan, Allah’ın gösterdiğini göremez. Evet, Allah’ın gör dediği bir yer var, Allah’ın gösterdiği bir hakikat var. Allah’ın gör dediği yerden bakıp gösterdiğini görmek için gereken ilk şey, Kur’an ile inşa olmuş bir tasavvura sahip olmaktır.

Kur’ani kavramlar, işbu tasavvur inşasında Allah’ın kullandığı yapıtaşlarıdır. Bu kavramların en başında, Kur’ani kavramların anası diyebileceğimiz Fıtrat, ahlak, takva, ilim, iman, tevhid, adalet, sadakat ve teslimiyet, emanet ve mülkiyet ve şehadet gibi temel kavramlar gelir.

 

Yorum Yaz