Vahyi Anlamaya Dair

Vahiy, âlemlerin rabbi tarafından, âlemlere rahmet olan bir peygamber eliyle, âlemlere gönderilmiş olan bir doğru yol rehberidir.

Vahiy aç ruhları doyurmak için indirilmiş bir gök sofrasıdır. Bu sofradan yemek için, insanın, ruhunun acıktığını bilmesi lazım. Midemizin açlığını beynimize haber veren enzimler vardır. Bu enzimler organizma ile beyin arasında bir “elçi” işlevi görürler. Bu elçilerin getirdiği haberle insan açlığını fark eder ve yiyecek arayışına yönelir. Hayatı idame ettirmek için karın doyurma süreci işte böyle gelişir. Ne var ki aç ruhlara açlıklarını haber veren “enzimler” yoktur, fakat Allah’ın seçtiği “elçiler” vardır. Allah o elçiler aracılığıyla yolladığı vahiyleri aç ruhların önüne bir gök sofrası gibi sermiştir.

Bu sofradan yemenin bir şartı vardır: Ruhun, hayat gemisinin kaptanı olduğunu bilmek. Hayat gemisinin kaptan köşküne cesedini koyanların uğrayacağı limanlar şehvet ve haz limanlarıdır. Bu limanlar arasında seyredenlerin hayat gemisi “yol almaz”, sadece “dolaşır.” Sahibini sahil-i selamete çıkarmaz. Kendisini bekleyen mukadder son ya bir fırtınada batmak, ya da kayalara oturmaktır.

Gök sofrasından yiyen aç ruhlar harekete geçerler. Vahiy böylelerinin gönlüne yürür, özüne sözüne yürür, yüzüne gözüne yürür, eline ayağına yürür, diline dudağına yürür. Ta ki o insan vahiyle konuşur, vahiyle görür, vahiyle tutar, vahiyle yürür hale gelir. Gök sofrasından aldığı derman ile kişi “pasif iyi” olma halinden “aktif iyi” olma haline geçer. Zaten vahyin maksadı da budur. Tıpkı ilk muhatabı olan Hz. Peygamber’i “Kalk ve uyar” emriyle aktif iyi yaptığı gibi, tüm muhataplarını aktif iyiler zümresine dâhil etmek ister.

Peki, insan aktif iyi olup da ne yapacaktır?

İyiliği çoğaltacaktır. Bunun için iyiliğin nesnesi değil öznesi olması gerekmektedir. İyiliğin öznesi olması için de düpedüz “özne” olması gerekmektedir. Her fail bilinç sahibidir, zira bir hareketi “faaliyet” kılan onun bilinçli yapılmış olmasıdır. Hareket ile fiil arasındaki fark bilinç farkıdır. Nesneler hareket ederler, fakat yalnızca özneler faaliyet yaparlar ve “fail” olurlar.

İnsanın bilinç sahibi olma sürecinin iki yüzü vardır: Biri fıtrata bakan yüzü ki, bu alt yapıdır. Diğeri terbiyeye bakan yüzü ki, bu üst yapıdır. Bilincin fıtrata bakan yüzünde insanın “ben idrakine” sahip bir varlık oluşu yatar. İnsanın ben idraki geliştikçe sorumluluk şuuru da gelişir. Sorumluluk şuuru onun vicdanını harekete geçirir. Harekete geçen vicdan sahibine doğru davranışı telkin eder. Bilincin terbiyeye bakan yüzünde ise insanın eğitim ve öğretim süreçlerinin tümü yer alır. İşte vahiy bu sürece ilahi ve asli, sahih ve sahici bir katkıdır. Vahyin ilahi bir inşa projesi olmasının nedeni de budur.

İlahi bir inşa projesi olan vahyin muhatabı insandır. Zira insan hayatın öznesi olsun için yaratılmıştır. Hayatı inşa edecek olan insandır. Yerler ve gökler, güneş ve ay, karalar ve denizler bu yüzden insanın emrine musahhar kılınmıştır. Bu yüzden insan Allah tarafından “yeryüzünün halifesi” olarak atanmıştır. Halifeliğini hakkıyla eda edebilmek için önce bir ustaya çırak olması lazımdır. O usta vahiydir. İnsan yeryüzünün ustası olmak istiyorsa önce vahyin çırağı olmalıdır. Vahiy tarafından eğitilmeli, vahyin terbiyesinden geçmelidir. Bunun olmazsa olmaz şartı vahyi anlamaktır.

Vahiy anlamı olan bir hitaptır

Ma’nakelimesi, mâ ‘anâhu cümlesinden süzülmüştür. “Şuurlu bir öznenin kasdettiği anlam”a delalet eder. Esasen özne olsun nesne olsun varlık içerisinde “manasız” hiçbir şey yoktur. Zira maksatsız yaratılan hiçbir şey yoktur. Bir maksadı olanın mutlaka bir manası da olur. Allah abesle iştigal etmez. Yere göğe ibret nazarıyla bakan her selim akıl sahibi Kur’an’ın talim ettirdiği o ifadeyi söyler: “Rabbimiz! Sen bütün bunları bâtıl olarak yaratmadın!” (Âl-i İmran 3/191). Buradaki bâtıl, “anlamsızlık ve amaçsızlık” manasına gelir. Zıddı hak’tır ve bâtıl’ın zıddı olarak kullanıldığı her yerde el-hak “anlamlılık ve amaçlılık” manasına gelir. Mesela İbrahim Sûresi’nin 19. âyetinde “Görmez misin ki Allah gökleri ve yeri hak ile yarattı” buyurulur (Krş: Ankebut 29/44; Rum 30/8). Bunun açılımı şudur: “Allah gökleri ve yeri bir anlam ve amaca mebni olarak yarattı.”  Hak ile bâtıl’ın bir arada kullanıldığı Enbiya Sûresi’nde (21/18) bu mana daha belirgindir: “Bilakis Biz hakkı bâtılın başına çalarız da, o berikinin belini kırar.” Bu âyette anlamlı ve amaçlı yaratılış gerçeğinin tüm nihilist anlayışların beslendiği kaynak olan anlamsızlık ve amaçsızlık iddialarını alt edeceği vurgulanmaktadır.

Sadece gökler ve yerler “hak ile” (bi’l-hakk) yaratılmamışlardır, vahiy de “hak ile” (bi’l-hakk) indirilmiştir: “Biz onu hak ile indirdik, o da hak ile indi” (İsra 17/105. Ayrıca karşılaştırın: Zümer 39/2, 41). Zira vahiy mutlak hakikate atıf olma amacıyla anlamlı bir hitap olarak indirilmiştir. İndiriliş amacını da bunu tahakkuk ettirerek gerçekleştirmiştir. Anlamlılık ve amaçlılık ilkesi sadece Kur’an vahyinin geneli için konulmamıştır. Kur’an’daki kıssalar ve mesellerin de bu ilkeye tabi olduğu ayrıca vurgulanır. Mesela Kur’an’ın sembolik dili en yoğun sûresi olan 5 kıssa/meselli Kehf Sûresi’nin daha başında “Sana onların haberini hak ile (bi’l-hakk) anlatacağız” (18/13) buyurulur. Bunun açılımı “sahih bir anlam ve amaca uygun olarak anlatacağız” demektir. Büyük müfessir Zemahşeri de Keşşaf’ında âyetteki bi’l-hakk’ı “sahih bir amaçla” (bi’l-ğaradı’s-sahih) şeklinde tefsir etmiştir. Yine Bakara Sûresi’nde Talut ve Calut kıssası anlatıldıktan sonra bu kıssanın “hak ile”, yani “bir anlam ve amaç için” anlatıldığı vurgulanır (2/252). Yine içinde iyiler ve kötülere dair birçok kıssanın anlatıldığı Kasas Sûresi’nin başında da bu kıssaların “sahih bir anlam ve amaç için” (bi’l-hakk) anlatıldığı vurgulanır (28/3).

Kur’an’ın bir anlamı vardır, çünkü bir amacı vardır. Kur’an’a bir anlam taşımıyormuş muamelesi etmek, onu amacından koparmaktır. Kur’an’ın amacı muhatabının aklını karanlıklardan kurtarıp ışığın kaynağına kavuşturmak, yani doğru yola yöneltmektir (hidayet). Kur’an, indiriliş amacı olan hidayeti ancak anlamı kavrandığında gerçekleştirebilir.

Ağzını açan anlaşılmayı ister. Anlamın kaynağı olan Allah anlaşılmasın diye konuşmaz. Bu abestir. Allah abesle iştigalden münezzehtir. Bırakınız Allah’ın kelamını, Allah’ın yarattığı nesneler bile kendi lisanlarınca konuşmaktadır. Varlık şekli ve şemaili, sertliği ve yumuşaklığı, soğukluğu ve sıcaklığı, rengi ve kokusu, moleküler dizilişi ve dokusu, yeri ve konumu, duruşu ve durumu ile kendisi hakkında bilgi vermekte, bu vasfıyla âlemde alâmet sahibi bir âlem olmaktadır. Gülün açışı, bülbülün ötüşü, şimşeğin çakışı, göğün gürleyişi hep bir anlam ve amaç taşırlar. Ya Allah’ın konuşması bir amaç taşımasın mı?

Bir şeyi anlam ve amacından soyutlamadan o şey fetiş haline getirilemez. Kadim putperest kavimler güneşi, ayı, ırmağı, dağı, kurdu, kuşu, ineği, boğayı ve daha birçok şeyi fetiş edinmişler ve onlara tapmışlar. Bu bir sapmadır. Fakat bu sürecin başlama noktası bu varlıkları var ediliş anlam ve amacından koparmaktır. Ancak bu işlemden sonra fetiş haline getirilebilir. Kur’an anlam ve amacından soyutlanmadan fetiş haline getirilemez. Vahyi fetiş haline getirmeyi göze almış birinin yapması gereken ilk iş, onun anlamı olan bir hitap oluşunu göz ardı etmektir.

Kur’an’ı anlamak farzdır

“Tamam, vahyin anlamı vardır, kabul; fakat onu sıradan mü’minler olarak bizler anlayamayız” yollu bir savunma da, en az vahye “anlamı olmayan bir hitab” gibi bakmak kadar abes ve dayanaktan yoksundur. Esasen bu tür bir yaklaşım, vahyi anlam ve amacından soyutlama teşebbüsünün daha sinsice yapılmış bir şeklidir.

Vahiy, Âlemlerin Rabbi tarafından, âlemlere rahmet olan bir Peygamber eliyle, âlemlere (bütün bir insanlığa) gönderilmiş olan bir doğru yol rehberidir. Vahiy “insanlık için hidayet kaynağıdır” (huden li’n-nâs). Vahyin hitap şekillerinden biri de “Ey insanlar!” (yâ eyyuhe’nâs) şeklindedir. Bu hitaba muhatap olmadığını düşünen kendini insanlık ailesinin üyesi saymıyor demektir.

İnişi 23 yıl süren Kur’an vahyinin ilk kelimesi aynı zamanda bir emirdi: “Oku!” Çok geniş bir anlam açılımı olan bu emir öncelikle “Anla!” manasına gelir. Zira birine “Oku!” denildiğinde ayrıca “anla” denilmez. Çünkü okumaktan murad anlamaktır. “Oku ama anlamasan da olur” deniliyorsa, orada hitap-metin bir anlam taşımıyor demektir. Bunu Kur’an için söylemek, kendine mubîn (açık ve anlaşılır) diyen Kur’an’a hakarettir.

Vahyin ilk muhatabı olan Hz. Peygamber onu okudu, anladı, yaşadı ve anlattı. Fakat Hz. Peygamber’in Kur’an’ı anlama sorumluluğunu yerine getirmiş olmasını sahabe, “O bu sorumluluğunu yerine getirdiğine göre bizden bu sorumluluk kalkmıştır” şeklinde anlamadı. Aksine sahabe de Kur’an’ı anlama çabasını devam ettirdi. Bir sonraki nesil de, sahabenin Kur’an’ı anlama çabasını bahane ederek kendi üzerinden Kur’an’ı anlama sorumluluğunun kalktığını iddia etmedi. Aksine onlar da bu konuda cehd ü gayret gösterdiler. Bu böyle devam edip gitti. Ortaya konulan sayısız tefsir ve ulumu’l-Kur’an edebiyatı bunun delilidir.

Aynı sorumluluk bizim için de geçerlidir. Her nesil kendi zamanının şahididir. Kendi ‘şimdi ve burada’sından yola çıkar. “Rabbimiz bizi de şahitler arasında yaz!” diye dua eder. Zira “Onlar Kur’an üzerinde tedebbür etmiyorlar mı?” (Nisa 4/82) uyarısı ve emri önceki nesillerin boynuna ne kadar sorumluluk yüklüyorsa, sonraki nesillerin boynuna da aynı sorumluluğu yüklemektedir. “Hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu yüklenmez” (En’am 6/164) Kur’ani ilkesi ortadayken, Kur’an’ı anlama sorumluluğunu bazı nesillere hasredip diğer bazı nesillerin üzerinden kaldırır tarzda bir tavır takınmanın savunulabilir bir tarafı yoktur.

Kur’an’ı anlamak “emirlerin emri” cinsinden bir ilahi emirdir. Zira Kur’an’ın maksadı olan hidayet ancak ilahi kelamın anlaşılmasıyla gerçekleşir. İslam fıkıh usulünün temel kurallarından biri “Bir vacibin kendisiyle gerçekleştiği şey de vaciptir” kuralıdır. Kur’an’a uygun bir hayatı yaşamak ve yaşatmak mü’minin imanının boynuna yüklediği bir yükümlülüktür. Bu yükümlülüğü yerine getirmenin olmazsa olmazı Kur’an’ı anlamaktır. Kişi anlamadığı bir şeyi ne yaşayabilir ne de yaşatabilir. İşte bu yüzden tüm farzların kaynağı olan Kur’an’ı anlamak sade bir “farz” değil “farzların farzı” anlamında efraz’dır.

Kur’an’ı anlamak murad-ı ilahiyi anlamaktır

Burada şöyle bir mesele öne sürülebilir: Tamam, Kur’an’ı yaşamak için anlamak lazım da… Fakat akıllar farklı, idrakler farklı, anlayışlar farklı, birikimler farklı, bilgiler farklı, ilgiler farklı… Bu kadar farklılığın olduğu yerde Kur’an’dan anlaşılan şeyler de farklı olmaz mı? Eğer böyle olursa bir tek kaynaktan birçok farklı yorum çıkmaz mı? Bu da Kur’an’ın ve dinin birlik amacına aykırı olmaz mı?

Bir kere Kur’an’ı anlamaktan murad murad-ı ilahiyi anlamak olmalıdır. Eğer maksat bu değilse, bunun adı “kitaba uymak” değil “kitabına uydurmak”tır. Kitaba uyanlar tedebbür, tezekkür, taakkul, tefakkuh ve tefekkür yoluyla lafız-mana-maksat üçlüsünü birbirinden ayırıp koparmadan murad-ı ilahiyi anlamaya çaba gösterirler.

Sözün burasında Hayat Kitabı Kur’an’dan şu alıntıyı yapmak şart oldu:

“Mana lafza, maksat manaya aykırı olmamalıdır. Elbette lafız manaya, mana da maksada perde olmamalıdır. Daha da açarsak; lafız meale, meal manaya, mana mefhuma, mefhum maksada, maksat hakikate perde olmamalıdır. Dili göz ardı ederek manaya ulaşılamaz. Mananın hangi kap içinde geldiği asla göz ardı edilemez.” (Giriş, XX).

Murad-ı ilahiyi anlamak kimsenin tekelinde değildir. Başta Kur’an, bu tür muhtemel “anlama tekellerini” daha baştan kırmak için kendi kendisini “kitabın anası” ve “müteşabihat” diye ikiye ayırmıştır. Bu tasnifin yapıldığı Âl-i İmran Sûresi’nin 7. âyeti “anlam garantisi”ni hiçbir kişi ve zümreye vermemekte, “onun gerçek te’vilini kimse bilmez, sadece Allah bilir” diyerek sadece Allah’a hasretmektedir. Devamında ise ilimde derinleşenlerin birden fazla anlama açık olan âyetler hakkında kendi vardıkları sonucu mutlaklaştırma yerine şöyle diyecekleri vurgulanmaktadır: “Biz ona inanırız, tümü Rabb’imizin katındandır.” (Âl-i İmran 3/7).

Maksat açısından bu âyet, sadece seçkin bir zümreyi değil, herkesi okuma ve anlamaya çağırır. Âyet zımnen Kur’an üzerinde “anlama tekeli” oluşturmaya daha baştan set çekmektedir. Bu demek değildir ki Kur’an’ı herkes işine geldiği gibi yorumlasın, aklına eseni Kur’an’a söyletsin, kendi heva ve hevesini Allah’ın kelamı üzerinden tatmin etsin. Bunu böyle yapan Kur’an’a inşa edici bir özne olarak bakmıyor, Kur’an’ı nesneleştiriyor demektir. Zira Kur’an’a inşa edici bir özne olarak iman eden kimse, Kur’an’ı inşa etmek için değil Kur’an’la inşa olmak için Kur’an okur. Evet, Kur’an öznedir. Bunu kendisi için MecîdKerîm ve ‘Azîz gibi sıfatlar kullanmasından kolayca anlayabiliriz. Bu sıfatların hepsi de özne, hem de mübalağalı özne kipidir ve bu Kur’an’ın en üst derecede inşa edici bir özne oluşuna delalet eder. Kur’an’ı anlaması gereken insan da öznedir. Bu yüzden Kur’an okumak iki özne arasında kurulan bir diyalogdan ibarettir. Kur’an kendisini yüreğinden okuyanın yüreğini okur, yüreğini okuduğunun sorduğu suallere cevap verir.

Kur’an’a karakola çekilmiş zanlı muamelesi yapıp ona zorla söyletmek isteyenlere engel olmanın yolu, Kur’an’ı anlamayı yaygınlaştırma çabalarının önüne gerilmek değildir. Zaten bu mümkün de değildir. Dünyada istismar edilmemiş bir değer bulunmamaktadır. Eğer istismarı imkânsız bir değer olsaydı, bu Allah olurdu. Allah’ı bile istismar edenlerin varlığından Kur’an haber verdiğine göre, bunu Allah engellememiş demektir. Allah’ın engellemediğini engellemek kul için muhaldir. Şu halde istismarcı var diye Kur’an’ı anlamanın önüne keyfi setler çekmek, “istismarın istismarı” anlamına gelir.

Kur’an bizden korunmayı değil anlaşılmayı talep eder

Kur’an’la inşa olmak yerine Kur’an’ı inşa etmeye kalkanların istismarı Kur’an’a bir zarar vermediği gibi, istismarcıları istismar ederek Kur’an’ın anlaşılması önüne set olanlar da Kur’an’a hizmet etmiş olmaz, aksine Kur’an’a diğerlerinden daha büyük zarar vermiş olurlar.

“Kur’an’la inşa olmak yerine Kur’an’ı inşa etmeye kalkanlar Kur’an’a neden zarar veremez?” sualine en güzel cevap meal-i şerifteki şu satırlardır:

“Zannedilir ki, Kur’an’a bir hitab-metin olması dolayısıyla anlam idhali kolaydır. Ona zorla bir şey söyletmek mümkündür, kendisine mana yüklemeye ve önyargılara maruz bırakmaya ses çıkarmaz. Bu kısmen yaygın bir kanaattir, fakat doğru değildir. Kur’an tıpkı canlı bir bünye gibi kendisinden olmayanı ve bünyesine uymayanı kabul etmemektedir. Meal olarak, tefsir olarak, tevil olarak, dil, fıkıh ve kelam yoluyla bir biçimde zorlayarak dâhil edilse bile, zaman içinde bünyesine uymayan o şeyi bir biçimde kendisine inşa olmak için teslim olan akıl sahiplerine “Bu benden değil” diye ifşa etmektedir. Tefsir tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur. Zira Kur’an’ın mucizevî bir kendini koruma sistemi vardır. Bu sistem bazen parçada çoğu zaman bütünde kendini göstermektedir. Bu öyle bir sistemdir ki, sistemi oluşturan her birim bir hologram gibi hem bütünün hem parçanın özelliklerini taşımaktadır. Tıpkı bedenin yapıtaşı hücreler gibi, Kur’an’ın parçaları da ait olduğu bütünün kimliğini taşır.” (Hayat Kitabı Kur’anGiriş, XXI).

Murad-ı ilahiyi anlama çabasında tabii ki herkes aynı başarıyı gösteremeyecektir. Fakat bu o kişinin Kur’an’ı anlama çabasından muaf tutulacağına gerekçe olamaz. Herkes halis niyetle gösterdiği çabanın karşılığını Allah indinde alacaktır. Bu çaba ister başarılı olsun, ister olmasın. Akıllar farklıysa anlayışların da farklı olmasından daha doğal bir şey olamaz. Kaldı ki, bu risk sadece sonraki nesiller için değil, bizzat sahabe nesli için de geçerliydi. Buhari’nin naklettiği Adiy b. Hatem hadisi bunun delilidir. O Bakara Sûresi’nin 187. âyetindeki “beyaz iplik” ve “siyah iplik” mecazlarını hakikat olarak yorumlamış ve yastığının altına koyduğu iki iple sahurun bitiş vaktini tesbit etmeye çalışmıştı. Allah Rasulü onun yaptığını “kalın kafalılık” olarak nitelendirdi (Tefsir, II, 28). Muhtemelen bu olay Hz. Peygamber’in vefatından sonra vuku bulsa, sahabenin yorumu ve ictihadı olarak kayıtlara geçecekti. Bu gibi masum örnekler bir yana, Raşid Halifeler döneminde en ağır günahları Kur’an’daki bazı âyetleri hiç alakasız ve maksadının zıddına yorumlarla irtikâp edenlere had vurulmasına, bâtıl da olsa bir te’vile dayandığı gerekçesiyle karşı çıkmıştır. Bu örnek, sahabenin, istismar edildiği anlarda bile tefekkürün önüne set çekmeyi düşünmediklerinin tipik göstergesidir.

İstismarın istismarını yapanların itirazlarından biri de “Kur’an’ı anlayacak olan âlim değilse meallerden ve tefsirlerden öğrenecek. Bu durumda kimin mealini veya tefsirini okursa onun dediğini öğrenmiş olacak, Allah’ın muradını değil” şeklindedir.

Eğer o insanın dinini öğrenmek gibi bir derdi varsa, öğrendiği Kur’an dışındaki kaynak hangisi olursa olsun Kur’an için söylediği gerekçe çok daha fazlasıyla Kur’an dışı kaynağı için de geçerlidir. Eğer bu gerekçe doğru olsaydı mezhepleri teke indirmemiz gerekecekti. O yetmez, tefsirleri teke indirmemiz gerekecekti. O yetmez, birbirine aykırı görüş serdeden sahabeden birini doğru kabul edip diğerlerini atmamız gerekecekti. O yetmez, mezheplerin kendi içindeki farklı anlayış ve çizgileri yok etmemiz gerekecekti. Bu her şey için geçerlidir. Mesela Buhari’nin iki kaynak nüshasını (Nesefi ve Firabri nüshaları) önümüze koysaydık, Buhari’nin bir tek Sahih’inden istinsah edilen iki kopya arasındaki fark bile bizi şaşırtmaya yeterdi. Peki, birbirinin kopyası olmayan akıllardan birbirinin kopyası olan iki nüshanın beceremediğini becermesini istemek nasıl bir şey? Günümüzden misal verirsek, bir Bediüzzaman var, ama Allah için söyleyelim bir tek Nurculuk çeşidi mi var?

Kur’an bu dinin ana kapısıdır. Bu dine Hz. Peygamber Kur’an kapısından girdi. Sahabe Kur’an kapısından girdi. Hadis, fıkıh, kelam, tasavvuf, hikmet ve benzerleri din binasının içinde birer oda mesabesindedir, fakat asla din binasına giriş kapısı olamazlar. Eğer din binasına açılmış vahiy kapısı dışında başka bir kapı varsa, bu kapı binaya sonradan müdahale yoluyla açılmış kaçak kapıdır ve buradan girenler kaçak giriş yapmış sayılırlar. Her meşrebin kendisine has bir giriş kapısı açma arzusu din binasını zayıflatmakla kalmamış, binanın ana kapısı olan Kur’an kapısının “kapılardan bir kapı” konumuna indirgenmesine sebep olmuştur. Bunun vebali büyüktür.

İhtilaf hayatın tabiatında vardır. İhtilaf farklılıktır ve bazı farklılıklar Allah’ın âyetlerindendir. Farklılığı yok etmeye çalışmak, hem sünnetullaha hem de adetullaha karşı çıkmaktır. Vahiyle inşa olanlar ihtilaf ederler, fakat tefrikaya düşmezler. Bunun en güzel örneği Hz. Ali ile Hz. Osman arasındaki ihtilaftır. Hz. Ali, Hz. Osman’ın şehadet günü gözbebekleri Hasan ve Hüseyin’i teçhiz edip “Gidin Osman’ı hayatınız pahasına koruyun” diye oraya yollamıştır. Kur’an’la inşa olanlarla olmayanlar arasındaki fark Hz. Osman’ı öldürmekle, aralarındaki derin ihtilafa rağmen Hz. Osman’ı korumak arasındaki fark kadar büyüktür.

Bütün bu örnekler Kur’an’ın bizden korunmayı değil anlaşılmayı talep ettiğini gösterir.

Anlama dönüş Rabbin tenezzülüne kulca teşekkürdür

Elbette vahiyden herkesin anladığı aynı olamaz. Herkes vahiyden aklı, imanı, ihlâsı, bilgisi, birikimi, gayreti, hikmeti, himmeti oranında istifade eder. Onun anlam deryası okyanuslardan daha derindir. Değil mi ki “dünyanın tüm ağaçları kalem, tüm denizleri mürekkep olsa, buna yedi deniz daha eklense, Allah’ın kelimeleri yine de tükenmez!” (Lokman 31/27) O halde, Kur’an’ı anlama cehdine giren herkes kendi kabı kadar bu ummandan bir şeyler alacak demektir.

Vahyi anlama çabası, Kur’an’ın ifadesiyle, “vahiyle hayat bulma” anlamına gelir (Enfal 8/24). Vahiyle hayat bulma, aynı zamanda vahye hayat vermedir. Tersi de geçerli: Vahyin anlamını göz ardı ederek vahyi fetişleştiren her yaklaşım, vahyin dirilten damarlarını kesiyor, vahyin hayatla olan sahih ilişkisini kopartıyor demektir. Bu işlem Kur’an’ı Mushaf’a indirgeme, ilahi hitabı lafza indirgeme, tertil ile okuma emrini tecvide indirgeme, haml’i (sorumluluğunu yüklenmeyi) hıfz’a (ezbere) indirgeme gibi hepsi de birbirinden vahim birçok sonuca yol açmaktadır. “Vahyi nesneleştirme” dediğimiz felaket işbu yaklaşımın top yekûn sebep olduğu sonuçtur.

Vahyi nesneleştirme, Kur’an’dan kopma değil vahyin anlamından kopmadır. Tıpkı Cuma Sûresi’nin 5. âyetinde anlatılan Yahudiler’in Tevrat’a yaptığını Müslümanlar’ın da Kur’an’a yapması demektir. Vahyin yazıldığı kâğıdı, meşk edildiği hattı, içine konulduğu kabı yüceltmek, fakat onun manasını ve o mana ile hayatı inşa talebini görmezden gelmektir. Furkan Sûresi’nin 30. âyetinde ifade buyurulduğu gibi onu metruk (terk edilmiş) bırakmak yerine mehcur(işlevsiz) bırakmak.

Oysa vahyin amacı bellidir:

İnsan merkezli bir hayat.

İman merkezli bir insan.

Bilgi merkezli bir iman.

Hakikat merkezli bir bilgi.

Hakikatin merkezi ise bellidir: el-Hakk olan Allah.

Vahiy işbu amacı gerçekleştirmek için indi. O, gerçek bir “fatih” idi. İlk neslin hayatını inşa etti. O öyle bir inşa gerçekleştirdi ki, Ebu Zer gibi eşkıya olanlar vahiy sayesinde evliya oldular. Ebu Cehil’in oğlu İkrime’yi vahiy öyle etkilemişti ki, sevdiceğini okşayan bir âşık gibi “Rabbimin kitabı! Rabbimin kitabı!” diye Kur’an’ı okşar, bağrına basar, öpüp koklardı. Gelin de İkrime’nin öpüşüyle içinde ne yazdığından haberi bile olmayan ve Kur’an’la inşa olmak diye bir derdi bulunmayanların öpüşünü bir kıyaslayın.

Vahyin eliyle inşa olan insanlar, yeryüzünü inşa ettiler. Vahiy onların öznesi, onlar da hayatın öznesi idiler. Öylesi zamanlarda tarihin yatağını İslam ümmeti belirledi. İslam ümmetinin belirlediği bu yatakta aktı insanlık. Fakat ne zaman ki Müslümanlar vahyi nesneleştirdiler. İşte o zaman kendileri de tarihin nesnesi olmakla cezalandırıldılar.

Bu süreçte lafız-mana-maksat üçlüsünden ilk koparılan maksat oldu. Maksadına bakılmaksızın âyetler kişilerin tezlerini isbatlayacakları birer delile dönüştü. Geriye lafız ve mana kaldı. İlerleyen süreçte mana da lafızdan kopartıldı. Artık lafız tek başına kalmıştı. Her adımda anlamın binası biraz daha zayıfladı. Ve en sonunda anlam üretimi durdu. Vahyi nesneleştirme sürecini maddeler halinde özetlersek:

1)   Maksat göz ardı edilince mana gözden kaçtı ve üretilemez oldu.

2)   Üretilemeyen mana giderek ihmal edilebilir bir unsur gibi görüldü.

3)   Neticede oluşan mana açığını kapatmak için lafız tek başına yüceltildi.

4)   Yüceltilen lafız anlamanın değil hissiyatın konusu oldu.

5)   Hissiyatın konusu olan lafız artık nesneleşmiş olduğu için hayatın dışına kolayca itilebildi. Sonuçta vahiy hayatı inşa eden özne olmaktan düşmanları eliyle değil, dostları ve inananları eliyle işte böyle çıktı.

Şimdi yapılması gereken şey bellidir: Bu süreci tersine çevirmek. Kur’an’ın bizden talebine “lebbeyk” demek. Hayatı anlamıyla yeniden buluşturmak… Bu sadece mü’minin Allah’a karşı borcu değil, aynı zamanda Rabb’inin tenezzülüne karşı teşekkürüdür. Eğer bunu yapmazsak, Allah Rasulü’nün Hesap Günü kendisini Allah’a şikâyet ettikleri arasında olmamızdan korkulur.

Yorum Yaz