Hıristiyanların papası burada Müslümanların halifesi nerede?
Hıristiyanların papası burada Müslümanların halifesi nerede?
03 Aralık 2006
II. Osman, namı diğer Genç Osman: Fidan gibi bir padişah. Sadece dışı değil, içi de güzel. Osmanlı?yı düşüşe sürükleyen sebepler üzerinde kafa patlatıyor. Üç sınıf var devleti ayakta tuna: Seyfiyye (Asker), ilmiyye (ulema), kalemiyye (bürokrasi).

II. Osman, namı diğer Genç Osman: Fidan gibi bir padişah. Sadece dışı değil, içi de güzel. Osmanlı?yı düşüşe sürükleyen sebepler üzerinde kafa patlatıyor. Üç sınıf var devleti ayakta tuna: Seyfiyye (Asker), ilmiyye (ulema), kalemiyye (bürokrasi).

Bozulma seyfiyye sınıfından başladı. Genç Osman, askeriye sınıfını ıslah için kafa yoruyordu. İlk kez Anadolu?dan, Şam vilayetinden ve Hicaz?dan asker toplamak istedi. Gayr-ı Müslim kızıyla evlenme geleneğini bozarak hocasının kızıyla evlendi. Hacca gitme niyetini izhar etmesi, fesatçılar için bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirildi.

Ve Yeniçeri?nin meşhur kazanı, tarihin en acıklı senaryosu için bir kez daha kalktı.

Hey gidi koca Osmanlı hey! Padişah, uyuz bir katıra bindirilmiş Yedikule zindanlarına götürülüyor. (Yassıada?ya götürülen Menderes?i hatırlayın.) Yeniçeri içinden peydahlanmış, belki de ocağa fesat kazanını kaynatanlar tarafından sonradan sokulmuş haysiyetsizler. Kimi mahlu Padişah?a ağza alınmayacak küfürler ediyor, kimi tükürüyor, kimi laf atıyor. (Menderes?e yapılan hakaret ve küfürleri hatırlayın.) Bazı haysiyet cellatları daha da ileri gidip, Osmanlı?nın bu cins kafa ve asil evladına sarkıntılık ediyor, baldırlarını sıkıyor. (Menderes?e çektirilen tuvalet işkencesini hatırlayın.)

Ve hunharca zarif boğazına geçen bir kementle Yedikule?de boğuluyor Genç Osman.

Cinayeti takip eden günlerde, Yeniçeri içinde vicdanı olan bitene dayanamayan bir yiğit Yeniçeri subayı, arkadaşlarıyla birlikte, Genç Osman?ın katillerine yalın kılıç dalıyor:

`Genç Osman?a nasıl kıydınız breee!?` Dalıyor ve ölene kadar çarpışıyorlar?

Âlâ- vâlâ ile, kırmızı halılarla karşılanıp köşklerde ağırlanan Hıristiyanların Papa?sını görünce, kaç Müslümanın içinden, tıpkı o vicdanlı Yeniçeri subayı gibi şöyle bağırmak geçti:

`Müslümanların halifesine nasıl kıydınız breee!?`

Sahi, Papa burada, Patrik zaten buradaydı; peki, Halife nerede?

Papa?yı en yüksek düzeyde davet edip köşklerde ağırlayan Türkiye, Müslümanların halifesini aç biilaç, bir haymatlos gibi kapının önüne niçin koydu? O gün bu ülkeyi yönetenlere halifeyi kovduranların bu günleri planlamadıklarından emin olabilir miyiz?

Peki, bir buçuk milyarlık Müslüman ümmeti temsil eden halifeyi bir hırsız kedi gibi kapının önüne gözünü kırpmadan koyan Türkiye, Patrik?i neden kapının önüne koyamadı? Taha Akyol Milliyet?teki köşesinde bu soruya şu cevabı veriyor:

`Atatürk?ün Patrikhane hakkında sert eleştirileri vardır. `Bir fesat ve ihanet ocağı` olarak nitelemiştir. Bunun sebebi, 1770 Mora isyanından itibaren 150 yıl süreyle yaşanan kanlı, vahim olaylarda Patrikhane?nin aktif bir siyasi rol oynaması, mütareke yıllarında ise Türkler açısından bıçağın artık kemiğe dayanmasıdır. Bu olaylarla bir daha karşılaşmamak için Mustafa Kemal, İsmet Paşa ve Rauf Bey Lozan?da Patrikhane?yi Türkiye?den dışarı çıkarmak için çok uğraştılar ama başaramadılar. (?) Atatürk hilafeti kaldırırken Hıristiyan ve Musevi kurumlarını da kaldırmak istemiş, ama yine dış politika sebepleriyle bu mümkün olmamıştır.`

Neymiş, neymiş? Müslümanların Halife?sini kapının önüne bırakan iradenin gücü, Patrikhane?ye ve Patrik?e yetmemiş. Lozan?da yapılan pazarlıklar herkesin malumu. Hahambaşı Haim Nahum Efendi?nin Lozan?da Türk heyetiyle İngilizler arasında hangi gizli pazarlıkları yürüttüğünü biliyoruz. 1400 yıllık hilafet, bu pazarlıklarla son buldu.

Hüsnü zan edip şöyle düşünebiliriz: 1400 yıllık İslam hilafetine son veren irade `bir bizden bir vızdan` hesabı yapıp bu vesileyle `Patrikhane?den ve Patrik?ten de kurtuluruz` diye düşündü. Fakat mandepsiye getirilerek Halife kapı dışarı ettirildi, ama Patrik?i kapı dışarı etmeye sıra gelince `efendiler` dirsek gösterdiler. Yani Halife?yi kovan irade `biz`i yok etmeye güç yetirebilmişti, ama `vız`ı yok etmeye güç yetirememişti.

Aynı şey medreseler için de geçerli. Müslüman medreselerini kapatan irade, değil kendilerine karşı `kurtuluş savaşı` verilenlerin beyaz casus yetiştiren okullarını kapatmak, önlerini daha da açtı.

Müslümanların vakıflarını devletleştirdik. Bu `bizden` olandı. Gayr-ı Müslim vakıflarını da devletleştirdik. Bu da `vızdan` olan. Şimdi gayr-ı Müslim vakıflarını iade eden yasayı çıkardık, fakat Müslüman vakıfları zabt ve müsadere edilmiş olarak durdu. Yani `vızdan` olanı geri verdik, `bizden` olanı sahibi ister diye birilerinin dizi titriyor. O kanun Cumhurbaşkanı?ndan geri döndü. Gerekçesini duydunuz mu? `Vızdan` olanlara vakıfları verildi diye değil, `bizden` olanlar, yani `Müslümanlar da vakıflarını istemeye kalkarlarsa irticaın önü açılır` gerekçesiyle!..

Sözün bittiği yerdeyiz ey okur! Ben de söz söylemeye mecal kalmadı.

Hilafeti ve meşihati ilga edip Şer?iyye vekaletini ilga ederken, Patrik?i de Fatih kaymakamına bağladık. Anlayacağınız, bir bizden bir vızdan formülü. Fakat şimdi vızdan olan, hakkını söke söke alıp `ekümenik` oluyor. Olan Müslümanların halifesine, meşihatına, şer?iyye bakanlığına oldu. Yani olan `bize` oldu. Göreceksiniz, aynı şey Ruhban Okulu meselesinde de olacak.

Şimdi hep beraber haykırmanın zamanı:

Ey koskoca `bizi`, küçücük `vıza` rüşvet verenler! Bize nasıl kıydınız bre