Siretü’l Kur’an 2. Ders – “Tabiat Kur’an’ını Okumak”

Siretü’l Kur’an 2. ders – Tabiat Kur’an’ını okumak-28.10.2018

Hepinizi selâmların en güzeli ile selamlıyorum: es-Selâmu aleykum… Dünyanın herhangi bir yöresinde, insanlar birbirini nasıl selamlıyorsa öyle selamlıyorum. Çünkü selam İslam’ın parolasıdır. Selam barışın parolasıdır. İslam ilahi ve evrensel bir barış projesidir. İslam, iyi insan projesidir. İşte bu projenin ne olduğunu, nasıl olduğunu, nasıl hedefler taşıdığını görmek ve öğrenmek için buradayız.

Siretü’l-Kur’an derslerinin ikincisinde beraberiz. Siretü’l-Kur’an, Kur’an’ın hayat yolculuğudur. Kitaplar yürümez, kitapların hayatına dokunduğu insanlar yürür. Kitaplar insanlarla yürür. Dolayısıyla kitaplarla, kitapların yürüttüğü insanlarla beraber bir yolculuk yapacağız ve özellikle Kur’an’ın ilk muhatabı olan Allah Resûlü’nün şahsında Kur’an’ın hayatın içinde nasıl yürüdüğünü, 23 yıllık yolculuğunu beraberce burada görmeye çalışacağız. Bugün Siretü’l-Kur’an ana başlığımızın alt başlığı, giriş derslerinin ilki olan coğrafya (yani Arap Yarımadası), iklim ve bölgenin ilk insanlarıdır.

Arap Yarımadası bilinmeden, müşriklerin ve bedevilerin Kur’an’a tavrı bilinebilir mi?

“Coğrafya deyince aklımıza ne gelmeli?” sorusundan önce bu dersin içerisinde cevaplamayı düşündüğüm sorulardan bir demet burada zikretmek istiyorum: “Jeolojik evrim üzerinden tabiat Kur’an’ı nasıl okunur? Coğrafya ve iklim insanı nasıl şekillendirir? Arap Yarımadası bilinmeden, Arap, Arab’ın ahlakı, müşriklerin ve bedevilerin Kur’an’a tavrı bilinebilir mi? Coğrafya bilinmeden Kur’an ve siyer bilinebilir mi? Çöl, su, zemzem, serap, deve, hurma neyi ifade eder? İlk insanlarla, ilk ev Kâbe arasında nasıl bir alaka olabilir?” gibi sorulara inşâAllah bu derste cevaplar arayacağız.

Önce coğrafya ve Arap Yarımadası isimli bu ilk giriş dersimizde bir serlevha âyetimiz var:

We fi’l-ardi âyâtun li’l-mûqinîn we fî enfusikum efelâ tubsirûn?: Yeryüzünde, gönülden inanmış olanların (şahit olduğu) ilahi işaretler vardır; tıpkı sizin kendi varlığınızda olduğu (gibi): Bunları görmüyor musunuz?” (Zâriyât 51:20-21). “Allah’ın yeryüzünde âyetleri vardır, âyetler vardır yeryüzünde.” Kim içindir bu âyetler? “Li’l-mûqinîn; ikna olacaklar, gönlü yatışacaklar, akleden kalbini kullananlar için yeryüzünde âyetler vardır.” “We fî enfusikum; kendinizde de âyetler vardır, hâlâ görmeyecek misiniz?”

Dolayısıyla yeryüzünde âyetler varmış, yeryüzündeki âyetleri okumak için yeryüzüne dönmek lazım. Yeryüzü âyetlerini Kur’an’dan okuyamazsınız, yeryüzü âyetlerini yeryüzünden okuyacağız. Onun için Kur’an’ın parçalarına sadece âyetler değil, kâinatın parçalarına da âyetler diyor Kur’an. Gök âyet, yer âyet, güneş âyet, ay âyet, gece âyet, gündüz âyet, insan âyet, hayvan âyet, su âyet, toprak âyet… Aklınıza gelen her şey âyet! Ve aslında Kur’an âyetleri, tabiat âyetlerini gösteren birer parmak. Parmak ayı gösterirken parmağa bakan yanlış yere bakar, aya bakan doğru yere bakar:

“De ki: Gezin dolaşın yeryüzünü ve yaratılış nasıl başlamış inceleyin.” (Ankebut 23:20). ‘Nazara’, incelemek için bakmak demek! Dolayısıyla bu âyet bir emir! “Gezin dolaşın yeryüzünü!” Niçin gezin dolaşın yeryüzünü? Yaratılışın nasıl başladığını incelemek için! Bu âyete aslında biyolog âyeti de denilebilir belki! Eğer fizikî yaratılışı incelemek için bakacaksanız fizikçi âyeti de denilebilir. Eğer kâinatı, astrofiziği inceleyecekseniz o zaman astronom, astrofizikçi âyeti de denir. Eğer kimyasal yaratılışın başlangıcını inceleyecekseniz kimyacı âyeti de denir. Eğer varlığın dili ve kodu olan matematiği inceleyecekseniz matematikçi âyeti de denir. Eğer tüm toplumların davranış tarzını inceleyecekseniz sosyolog âyeti de denir.

Dolayısıyla bu âyet bir emir veriyor: “Gezin dolaşın yeryüzünü, yaratılış nasıl başlamış inceleyin!” Peki Kur’an’ın bu emrini Müslümanlar yerine getiriyor mu sizce? Şu anda bu emri kim yerine getiriyor, kim tutuyor bu emri? Bir soru bırakayım akleden kalbinizin ortasına ve geçeyim…

Bakın, bu da bir örnek: Dinleyelim: “Yeryüzü düzdür.” diyor ve âyet okuyor. Ğâşiye sûresinin 17-20. âyetlerini okuyor. Devam ediyoruz ve arkasından bomba geliyor, evet bu kadar yeter: “İslam ulemasından bir kısmı yeryüzünün düz olmadığını söyleyenleri tekfir etmiş, bunların kâfir olduğunu söylemiştir.” Bu bir Mısır cübbelisi gördüğünüz gibi. Ama sadece Mısır’a özgü değil her yerde var, her tarafta var, Türkiye’de de var. Şimdi âyetler okuyor, Ğâşiye sûresinin 17-20. âyetini okudu, Şems sûresinin ilgili âyetlerini okudu. Şimdi okuduğu âyetlere bakar mısınız? Ve diyor ki: “Yeryüzü düzdür, dünya düzdür. Buna inanmayan kâfirdir.” Buna da Allah’ı şahit gösteriyor, Kur’an’ı şahit gösteriyor! Peki şahit gösterdiği ne diyor?

Kur’an’ı kendi yanlışına ve yamuk bakışına bayrak yapmanın nasıl bir tehlike ve tehdit içerdiğini, bununla tarihimizde nasıl kanlar dökülüp canlar yakıldığının tipik bir örneğini ve tipik bir uydurulmuş dinci kafasını size ifade ve izah etmek istiyorum. Bu âyetleri okuyor. Bakınız, ‘Efelâ yenzurûne?dünyanın düz olduğunu ispat etmek için okuduğu âyetlerin fiil ve faili burada, “bakıp incelemezler mi?” Altta da dört tane mef’ul var, dördü de tümleç bunların. Bu dört tümlecin dördünün de yüklemi burada, öznesi burada.  “Onlar bakıp incelemezler mi?” Neye? “İle’l-ibili keyfe huliqat?: Deveye bakmazlar mı, nasıl yaratılmış?” “We ile’s-semâi keyfe rufi’at?: Göğe bakmazlar mı, nasıl kaldırılmış, yükseltilmiş? “We ile’l-cibâli keyfe nusibet?: Dağlara bakmazlar mı, nasıl yerleştirilmiş, dikilmiş?” “We ile’l-ardi keyfe sutihat?: Ve yeryüzüne bakmazlar mı nasıl döşenmiş, yayılmış!”

Kur’an; “Deveyi öğrenmek istiyorsan ey insanoğlu, bana bak!” demiyor. Nereye bak diyor? Deveye bak diyor! Eğer göğü öğrenmek istiyorsan “Kur’an’a bak” demiyor. Gök Kur’an’dan öğrenilmez! Nereye bak diyor? Göğe bak diyor. Eğer dağları öğrenmek istiyorsan Kur’an’a bakma, dağlar Kur’an’dan öğrenilmez! Kur’an jeoloji kitabı değil, Kur’an astronomi kitabı değil, Kur’an zooloji (hayvanbilim) kitabı değil! “We ile’l-ardi keyfe sutihat?: Yere bakmak istiyorsan Kur’an’a bakma!” Kur’an söylüyor bunu! Yere bak, yeri öğrenmek istiyorsan. Yani yeri öğreneceğin yer Kur’an’ın içi değil! Şimdi düşünün, Rabbimiz diyor ki bir şeyi bilmek için şuraya bak! Ve kul da diyor ki “Yok ya Rabbi! Ben senin gösterdiğin yere bakmamakta direniyorum, bakmayacağım, ben Kur’an’a bakacağım!” İşte bu kafa, o kafa!

Kur’an kimya kitabı değil, fizik kitabı değil, astronomi kitabı değil, jeoloji kitabı değil, biyoloji kitabı değil. Eğer yeri öğrenecekseniz o zaman jeolojiyi (yerbilimini) öğreneceksiniz, yeryüzü orada. Eğer göğü öğreneceksiniz, astronomiyi öğreneceksiniz, Allah’ın yasaları orada, Allah’ın âyetleri orada. Yoksa ne olur biliyor musunuz? “Yeryüzü düzdür, buna inanmayan gâvurdur.” dersiniz. Peki buna inanmayanı kâfir ilan edince, o daha önceden Müslüman ise eğer, onu da tekfir edecekseniz bir şey daha yapmanız lazım: “Mürted oldu.” demeniz! Mürtedin hükmü ise onların dininde ölümdür! Başlayacaksınız öldürmeye!

Gece nedir, gündüz nedir, güneş nedir, ay nedir, zaman nedir? Bunları ve daha fazlasını öğrenmek istiyorsanız, bunları Kur’an’dan öğrenemezsiniz! Kur’an hidâyet kitabıdır, rehberlik yapar. Kur’an aslında neyi nereden öğreneceğinizin, neyi öğrenmek için neye bakacağınızın ölçülerini verir.  Onun için, işte bu noktada şaşkınları oynayan ümmetimizin hâl-i pürmelâlini görelim diye ben şu anda yaşayan bir vaizden size bir örnek izlettim. Kur’an âyetlerini okuyor olmak, Kur’an’ı okuyor olmaya delil değilmiş. Bakınız, tam tersini de ifade edebiliyormuş, âyeti okuya okuya. Yani parmak ayı gösteriyormuş ama o, parmağa bakıyormuş. Kur’an diyor ki; “Efelâ yenzurûne?: Bakmazlar mı, incelemezler mi, deve nasıl yaratılmış?” Peki baktılar mı?

Futûhu’l-Buldân isimli meşhur eserde, Halid b. Velid’in orduyu Irak çölünden gelip Suriye çölünü geçerek Şam’a getirdiği yazılıdır. Ve bu geliş sırasında bu çölü nasıl geçtiğini anlatırken şöyle bir örnek verir: Yanında deve sürüleri götürdü Halit, çölün tam ortasında asker susuzluktan kırılacakken develeri kestiler, hörgüçlerindeki suları askerlere içirdiler. Devenin hörgücünde su mu var? Arap deve ile yaşar, tabiri caizse devenin bir parçası gibi yaşar. Hatta deve Arab’ın ayrıntısı değildir, Bedevi Arap devenin ayrıntısıdır, devenin bir parçasıdır. Deve yoksa Arap yoktur! Et kaynağı devedir, kurban edecekse deveyi keser kurban eder. Dolayısıyla her gün, her hafta, her ay bir yerlerde Arab’ın gözünün önünde deve kesilir. Peki bakıp incelemezler mi? Şu hörgücün içinde ne varmış yahu diye bakmazlar mı? Hörgüçte su olmaz, hörgüçte yağ olur! Demek ki bizim Kur’an okuyuşumuz böyle…

Aslında Kur’an bir parmak iken, âyetler bir parmak iken, âyetler bir yeri gösteriyorken, biz oraya bakmamakta direniyoruz. Aslında bu durum halk arasındaki şu lafa benzemiyor mu? “Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma!” Biraz da buna benzemiyor mu? “Kur’an oku ama Kur’an’ın gösterdiği yere bakma, Kur’an oku ama Kur’an’ın emrini dinleme!” Yani Kur’an; “Gök nasıl yükseltilmiş, göğü öğrenmek istiyorsanız göğü inceleyin. Yeri, dağları, deveyi inceleyin!” diyecek fakat siz “Hayır!” diyeceksiniz. Kafanıza bir şey koyacaksınız ve onu Kur’an’a söyleteceksiniz! Kitab’a uyumayacaksınız, kitabına uyduracaksınız! İşte bu anlamda bu dersimizin konusu aslında giriş dersi itibariyle Arap coğrafyası

Arap coğrafyasını bir âyeti işler gibi işleyeceğiz. Ama Arap coğrafyasını bir âyeti işler gibi işlerken biraz geriden başlayacağız. Bakın, her şey dünyada yolcu, kıtalar da yolcu, coğrafyalar da yolcu, şu anda üzerinde bulunduğumuz bu toprak hareket ediyor, bir tarafa doğru gidiyor, biliyor musunuz? Her yıl 1 ilâ 1,5 cm kayıyoruz. Bu aslında kıtasal sürüklenme anlamına geliyor ‘continental drift’, kıtasal sürüklenme… Sürükleniyoruz. Bundan 100 milyon yıl evvelki dünya (ekranda görsel gösteriliyor). Bu bir simülasyon ama ezberden değil kıtaların hareket etme hızından yola çıkarak yapılmış bir simülasyon! Bu görselde Tetis Okyanusu görünüyor, kıtalar henüz ayrışmamış. Bu halinden 250 milyon yıl evvel toz toprak idi, yuvarlak idi, bir bütündü. Bu resim ise daha ayrılmış hâli. Bakınız, burada iki kıtaya ayrılmış; Avrasya ve Gondvana.

Bu resimde 1. Dünya, modern dünya var, ama asıl şuraya bakın: Bu 100 milyon yıl önceki dünyamızda Türkiye’yi bulan var mı? Bakınız Kuzey Anadolu fay hattının aşağısı, Yalova-Sakarya fay hattının aşağısı bu. Şu gösterdiğim yer Anadolu, ama kuzey. Şurası da şu anda bulunduğumuz yer, buraya denk geliyor. Bakınız okyanusun içinde, burası Tetis Okyanusu. 100 milyon yıl önce, burada.

Peki, Arabistan Yarımadası nerede, Arabistan Yarımadası yok. Afrika Güney Amerika’dan yeni ayrışmaya başlamış. Bakınız lav akıntıları çok güçlü, tektonik akıntı plaka olarak kırılmaya başlamış ve Arap Yarımadası hâlâ oluşmamış burada. Şu gördüğünüz parça daha sonra Madagaskar Adası olacak. Şu gördüğünüz parçayı biliyor musunuz? Hint anakarası bu, 100 milyon yılda sürüklenecek, tam 50 milyon yıl önce buraya çarpacak. Oraya çarpınca tam orada Himalaya dağ silsileleri oluşacak ve devamındaki dağ silsileleri!

Görüyorsunuz değil mi, her şey yolcu, yeryüzü de yolcu. Onun için hiçbir şey durmuyor. Bu gördüğünüz olay, bu gördüğünüz harita tarihte beş kez oldu biliyor musunuz? Beş veya dört kez dünya toplandı dağıldı… İşte şu anda bu haritanın arkasından sizi Arap Yarımadası’na getireceğim. Bakınız, neden petrol burada çok? Mikrobiyolojik canlılar burada, Tetis Okyanusu’nda bir körfez oluşturuyor. Mikrobiyolojik canlıların fosilleri buraya doluşuyor ve burada rezervuarlar oluşturuyor. Yani yeraltı ceplerine sıkışıyor ve işte bugün onları araçlarımızda petrol diye yakıyoruz.

Ve Kur’an’ın doğduğu yer; Mekke. Görüyor musunuz, Arap plakası nasıl oluşuyor? Şu gördüğünüz fay hattı kırık, tam bir sütlü nuriye tatlısı dilimi gibi. Gördüğünüz gibi Mekke burası, Kur’an’ın doğum yeri. Tâif, Allah Resûlü’nün kovulduğu, taşlandığı yer. Bakınız, şu vadiyi görüyor musunuz? Coğrafya bilmek ne getirir? Şurada bir vadi var, bakınız böyle geliyor tarihte Mekke, Kâbe 60 kere yıkıldı, sellerden. Kâbe’yi yıkan sel nereden gelir, hiç düşündünüz mü? Öyle bir sel gelecek ki Kâbe’yi yıkacak, hem de defalarca. Bu Siretü’l-Kur’an tarihini ilgilendiren bir olay.

Allah Resûlü’nün peygamber olmadan evvelki hayatında bir örnek var, onu hatırlıyorsunuz değil mi? Kâbe’nin yapımı sırasında, miladi 605 yılında Hacerü’l-Esved konusunda, Arap kabilelerinin birbirlerine düştüğü o hadisede Allah Resûlü’nün hakemlik yapması. İşte o hakemlik yapma olayının arka planında da Kâbe’ye gelen bir sel vardı. Mekke ve civarına hiç kar yağmaz ama güneye kar yağar, neden? 3760 metre zirvesi olan bir dağ silsilesi var burada! Bakınız, buraya kadar gelir o. O silsile şuraya kadar gelir.

Taif; zemzem suyu

Peki zemzem suyu nasıl gelir? Bu arada zemzem suyunu bağımsız yerlere tahlil ettirmeden içmeyin, aman dikkatli olun, yani zemzem suyu mübarek su diye size başka şeyler içiriyor olabilirler. Yani bu manada Allah’ın yasalarına güvenin Allah’ın yasalarına, yalanlara değil! Zemzem suyunun üç kaynağı var, bu üç kaynağa göre içeriği değişir, içinde 10’a yakın element var ama çok uzaklardan gelen bir kaynağı da var, belki yüzlerce belki 1000 kilometreden daha fazla uzaktan.

Tebük seferi

Tebük seferi. Resimde gördüğünüz bu vadinin içinde vahalar var, bu vadinin içinde yerleşik kabileler vardı. Tebük seferi nerede başladı? Medine’de başladı, Tebük’e kadar. Bu da vadinin içinden gitti, Allah Resûlü’nün ordusunu götürdüğü yol bu vadinin içidir. Buralar kayalıktır. Buralar daha Tetis Okyanusu varken var olan yerler. Şuralar ise denizin dibinden çıktı. Arap yarımadasına bakışta özellikle Afrika’yı görmenizi istedim. Allah Resûlü’nün vahiy aldıktan sonra mü’minlerin sürülmesiyle mü’minler nereye geçmişlerdi? Habeşistan’a geçmişlerdir. Mekke’nin tam karşısında bir saat mesafede Kızıldeniz var. Kızıldeniz’den geçerek mü’minler Habeşistan’a göç ettiler. Göç ettikleri bu yerde Rift Vadisi diye bir yer var. Şu vadi. Bu bir kırık, şu anda her yıl 1 milim ayrılıyor 1 milyon yıl sonra burada 1 kilometrelik genişliğinde bir boğaz olacak. Bu vadide ilk insanoğluna ruh üflendi. Evet ilk insanın yatağıdır bu vadi. Bununla neyi ifade ediyorum?

İnne ewwele beytin vudi’a li’n-nâsi lellezî bibekkete mubareken we huden li’l-âlemîn: Hiç şüphe yok ki ilk ev, mübarek Bekke Vadisi’nde kurulan evdir, insanlığa bir rehber olmak üzere!” (Âl-i İmran 3:96). Bu âyet ne diyor! Tekrar bir öncesine gidelim, Kâbe için yeryüzünde ilk ev diyor. Kâbe ilk ev midir? Eğer Kâbe ilk evse, gerçekten insanoğlunun yeryüzünde yaptığı ilk mekân Kâbe olabilir mi! Bu soruyu sormak lazım. Eğer buna evet dersek, o zaman insanoğlunun yeryüzündeki ilk dağılış yerini dikkate almak zorundayız.

Coğrafya bilmek zorundayız, jeoloji bilmek zorundayız, yerbilim bilmek zorundayız. İşte onun için insanlığın ilk dağıldığı yerin burası olduğu hakikati, bugün ilmî olarak ispatlanmış bir hakikattir. Zira tamamı şu anda üç buçuk milyara ulaşan insan geni havuzlanmıştır, havuza girmiştir. Üç buçuk milyar insanın geni götüre götüre insanı bir mitokondriyal Havva’ya, bir Y kromozomu Ata’ya dayamıştır. Evet, Y kromozomu babadan gelir, mitokondri anneden gelir, DNA. Dolayısıyla her anne, her baba imza atar gene, her nesil imza atarak geriye doğru gider. Yani geninizde geriye doğru kaç yüz bin atanın geninin imzası varsa hepsi atılmıştır, oradadır. Dolayısıyla götüre götüre bütün bir insanlığı mitokondriyal bir anneye ulaştırmıştır. Genetik olarak bu böyledir. İnsan genomu çözülmüştür, gen haritası ve Y kromozomu götüre götüre insanı tek bir ataya dayandırmıştır.

Asya, Afrika, Avrupa, Avustralya, Amerika, yeryüzünün neresinde kim olursa olsun hepsi de gidip tek bir ataya dayanmıştır. İşte bu noktada biz şu soruyu soruyoruz? Kâbe nasıl ilk ev olur? Eğer insanoğlu buradan, Rift Vadisi’nden yayılmışsa -ki öyledir-, mümkündür ki insan Babu’l-Mendeb boğazından geçmiş olabilir. İlk insanlar mümkündür ki yukarıdan, Filistin’den gelmiş olabilirler. Mümkündür ki bir sal ya da basit bir araçla buradan geçmiş olabilirler. Günümüzden on binlerce yıl önce Kızıldeniz böyle değildi, 13 bin yıl önce son buzul çağı son buldu. Buzul çağlarında Kızıldeniz’in seviyesi çok daha düşüktü. Onun için o dönemlerde insanlığın ilk yaptığı ev Kâbe’dir. Eğer öyleyse, bu yorumum doğruysa -ki bu yorum yanılıyor olabilirim, bu benim yorumum nihâyetinde ama âyete dayandırarak yaptım, daha doğrusu âyeti ben böyle yorumladım. Âyeti yorumumun mızrağının ucuna da takmış olmayayım, âyeti ben böyle yorumladım- o zaman hac ne olmuş oluyor? İnsanın baba ocağına, ana kucağına gitmesi oluyor. Aslında hacca gitmek, baba ocağını ziyaret etmek anlamına geliyor. İnsanoğlunun yeryüzünde ilk mimarlık faaliyetine bir teşekkür ziyareti oluyor, insanoğlunun yeryüzünü imar etmesi için yaptığı ilk girişime teşekkür etmek maksadıyla gitmiş oluyor. Yani ‘ben unutmadım, dolayısıyla halifeliğim de işte budur, kalfalığım budur’ diyor. ‘Kalfa’ ‘halife’ kelimesinin bozulmuş şeklidir, yani yeryüzünde kalfalık ilk kez Mekke’de başlamıştır. İlk kalfalık eseri de budur. Dolayısıyla Kâbe aslında insanoğlunun yeryüzünün halifeliğindeki başlangıç eserini ifade eder diye bir yorum yapabiliriz, Allahu a’lem; Allah en doğrusunu bilir.

Evet, tamam geldik, ‘inne ewwele beytin wudi’a li’n-nâs’ (3:96) âyetine. Rift Vadisi’nden de bahsettim. Ekranda ne görüyorsunuz dostlar? – Kemik… – Hayır. Siz kemik görüyorsunuz, ben kemik görmüyorum, ben âyet görüyorum. Bu âyetin uzunluğu 32 milimetre. Yani 3 santimlik bir âyet. Bu 3 cm’lik âyet Arabistan’ın Nufûd çölünde bulundu. O çölü de göstereyim size, şurası… Evet, burada bulundu, bu çölün içinde. Burada şu anda gerçekten de hayat yok ama bu âyet orada bulundu. 3 santimlik bir âyet bu. Parmak kemiği, parmak kemiğinin bir bölümü. 3 cm sadece ve bu âyeti bulan Oxfordlu bir ekip, birkaçı profesör olan insanlar. Hatta onların resimlerini göstereyim size. Bizim çölümüzde bu kemiği buldular, Arap Yarımadası’nda. Nufûd Çölü burası ve Nufûd çölünde elinde kürek olanlardan biri bu ekibin başı olan Oxford profesörü! Gerçekten aklıma bir soru geldi burada. Bu kemik, bu âyet 88 bin yaşında.

Arabistan’a ilk insanların 40 ilâ 50 bin yıl önce geldiği var sayılıyordu. Şu anda bu kemik, bu âyet yeni bulundu. Bu âyet bulunduktan sonra tüm bildiklerimizi revize ettik. İnsanoğlunun Arap yarımadasına ilk gelişi 38 bin, 40 bin yıl daha geriye alındı. Daha neler çıkar bilmiyoruz ama bu bir âyet. Çölün altında 88 bin yıl bir kemik nasıl yaşar, kim yaşatır? Allah âyetlerini hep arştan indirmez, bazen de arzdan çıkarır ve işte bilgi taşıyor bize. Asıl merak ettiğim şu: Elin oğlu geliyor tâ İngiltere’den, eline kazmayı küreği alıyor, aylarca kazıyor ve burada bir kemik, bir âyet buluyor…

Bizim de büyük meziyetlerimiz var, bizim de yaptığımız acayip işler var biliyorsunuz değil mi? 90 kiloluk adam giriyor konsolosluğa ve kayboluyor! Hangisi daha büyük maharet, takdirlerinize bırakıyorum! Yani biz de bir şeyler yapıyoruz… ‘Biz’ dememe lütfen kızmayın, biziz, yani el değil. Adı Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin, adı Ortadoğu, adı Müslüman, biziz yani. Onun için evet, bu âyet. Dolayısıyla bölgede ilk insanların varoluş tarihi çok daha geriye gidiyor. O nedenle Kâbe’nin ilk ev olmasının ve Kâbe’yi ata evi gibi ziyaretimizin bir delili de, bir belgesi de işte bu kemik, bu âyet!

Siyer okurken dikkatinizi çeker; Allah Resûlü’ne ve müminlere yönelik bir yıldırma olayı vardır. Hz. Hamza aslan avından gelmiştir. Aslan ormanda olur. Peki çölde aslan ne geziyor sahi? Yani oralar çöl, gerçekten de çöl! Kelimenin tam anlamıyla çöl. Ama her yeri de çöl değil. Hacıların gitmesi yasak ama inanır mısınız Kâbe’ye arabayla bir saatlik mesafede şu gösterdiğim manzara. Ama aldatıcı olmasın, en yağmurlu mevsimde çekilmiş bu resim. Burası 1700 küsur rakımlı Taif Dağı Tepesi. Taif’in ormanlarını görüyorsunuz, değil mi? İşte Hz. Hamza’nın aslan avı yaptığı yerler. Onun için bölgede siyer okurken, hatta Kur’an okurken, Kur’an’da rastladığınız meyveler “Bunlar bölgede biliniyor muydu?” diyorsanız eğer, evet biliniyordu.

Taif’in şehir arması nedir bilen var mı? Nar. Evet, koca bir nar amblemi var şehrin girişinde. Çünkü narları ile ünlüdür. Üzümü de ünlüdür. Taif bağları çok meşhurdur. Ebu Leheb’in Taif’te şaraplık üzüm ektiği büyük arazileri vardı. İthalat ve ihracatçıydı Ebu Leheb. Dolayısıyla Ebu Leheb’in derdini anlamak için coğrafyayı bilmek gerekiyor. Neden? “Tebbet yedâ Ebî Leheb we tebbe mâ eğnâ anhu mâluhû we mâ keseb.” Ebu Leheb’in iki eli yani “malı ve kazancı kurusun!” Niye? “Ebu Leheb’i ben bana kulluk etsin diye yarattım ama o gitti egosuna kulluk etti.” O gitti Allah’lığı Allah’tan başkalarına yakıştırdı! Dolayısıyla “Ebu Leheb’imin iki eli kurusun, malı ve kazancı kurusun da geri bana kulluk etsin.”

Görüyorsunuz, bölgeyi bilmeden, coğrafyayı bilmeden, jeoloji bilmeden birçok Kur’anî olayı, siyerdeki olayı anlamak mümkün değil. Tebük seferini anlamanız için coğrafyayı iyi bilmeniz lazım. Hayber savaşını anlamanız için Hayber’in yerleşim yerini bilmeniz lazım. Bölgedeki Necran’ı anlamanız için Necran’ın yerleşim yerini bilmeniz lazım. Mesela Ashâb-ı Uhdûd’u, “ateş ashabı”nı, “hendek ashabı”nı bilmeniz için mutlaka coğrafyayı bilmeniz lazım. Dolayısıyla coğrafyayı bilmek, jeolojiyi bilmek Kur’an’ın bir parçasıdır bu anlamda.

Kur’an’ı anlamak için çölü ve bedeviyi bilmek gerekir. Arap insanı köken olarak çöl insanı yani bedevi, badiye insanıdır. Hatta şunu söyleyeyim: Yani İsrailoğullarının ataları olan İbraniler de tamamıyla göçer bedevilerdir. Peki, çöl insanını Kur’an nasıl tanımlar? Çöl insanından Kur’an ciddi manada şikâyetçidir. Kur’an çöl insanından, bedeviden söz ederken en tipik örnek olarak cahiliye ehli oluşunu dile getiriyor. “Cahiliye” kelimesi, cahiliye ehli Kur’an’da dört yerde geçmektedir. Birincisi “hukme’l-câhiliyye”. İkincisi “teberruce’l-câhiliye”, üçüncüsü cahiliye taassubu, cahiliye radikalizmi. Dolayısıyla dört yerde geçen cahiliye ifadesi aslında bir bilmezlik durumu değildir. Hani ‘câhil’ deyince ‘bilmeyen adam’ kast ediyoruz ya, cahiliye bir bilmezlik durumu değildir. Bilmemeyi tercih etme durumudur. Bilmemeyi bile isteye tercih ediyor. Cahil, öğrenmeyen, öğrenmeye kapalı adam demektir. Cahiliye budur. Yani öğrenmeye kapalı, bildiklerinin hepsini hakikatin dibi, mahza hakikat zanneden ama onun yerine hiçbir şeyi sorgulamayan, hiçbir şeyi yeniden öğrenmeyen, dahası vazgeçmeyen adam.

Ben bazen öğreniyorum, eski fikrimden vazgeçiyorum. Ve bunun için de şükür secdesi yaptığım anlar oluyor. Niye? Yıllar yılı doğrusunu o bilmişim, ama araştırmışım ki öyle değilmiş. Öğreniyorum, öğrendiğim için Allah’a şükrediyorum. Aslında öğrenememek büyük bir beladır. İnsan öğrenmekle mutlu oluyorsa bundan dolayı Allah’a özel şükür borçludur. Fikirlerinin efendisi olan öğrenir ve yanlışı atar. Fikirlerinin kölesi olan öğrenemez, yanlışını da atamaz. Onun için mühim olan atalarının dinidir.

Müşriklerin sıkıntısı neydi? Cahiliyenin sıkıntısı neydi? Öğrenememekti. Vahiy onlara açık olun, sorgulayın, bildiklerinizi sorgulayın; “İhdina’s-sırâta’l-mustaqîm: Bizi dosdoğru yola yönelt.” duasını öğretiyordu. Niye? Namazda bile; “bizi dosdoğru yola yönelt” diyorsunuz. Çünkü dosdoğru yolda olma garantiniz yok. Bu garantiyi sürdürme garantiniz yok. Dosdoğru yolda bu anda olabilirsiniz, iki rekât sonraya yamulabilirsiniz. Onun için ‘her an sorgulayın’ demektir bu aslında. İşte Kur’an’ın çöl insanı hakkında bir numaralı tespiti; ‘cahiliye ehli’.

El-a’râbu eşeddu küfran we nifâqan we ecderu ellâ ya’lemû hudûde mâ enzelallâhu ‘alâ resûlihî: Bedeviler küfürde en şiddetli olanlardır. Nifakta, münafıklıkta da en şiddetlidirler. Allah’ın Resûlü’ne indirdiği hadleri çiğnemede de en diptedirler.” (Tevbe 9:97). Niye böyle diyor? Hakkı örtmede, küfürde, ikiyüzlülükte en dipte ve uçtadırlar, diyor. Sınır tanımazlıkta en dipte ve uçtadırlar, mazeretçidirler diyor Tevbe sûresinin 90. âyeti. Yani bedevi, cahiliye insanıdır ve mazeretçidir.

Bedevilerin iyileri de var ama çoğu fırsatçıdır diyor Tevbe sûresinin 98 ve 99, Yusuf sûresinin 18 ilâ 20. âyetleri. Yusuf 18-20 ile konumuzun ne alakası var? Hz. Yusuf’u kuyudan çıkaran kervan bedevi kervanıydı. Amâlika, bedevi Araplara Hz. Yusuf döneminde verilen isimdir. Ne demişlerdi onu bulduklarında? ‘Götürür satarız, üç beş kuruş eder.’ Bedevinin derdi bu. Yani akıllarına şu gelmedi: Burada bir insan bulduk, hem de bir çocuk. “Çocuğun ailesini arayıp bulalım da verip sevindirelim.” diye bir şey gelmedi akıllarına. Akıllarına gelen tek şey ne oldu? “Derâhime ma’dûde; sayılı dirhemler.” Dolayısıyla akıllarına ilk gelen onu satmak oldu. İşte onun için suçlulara yardım ve yataklık yaparlar (Ahzâb 33:20). Bedevi insanın tipik özelliği bu, gerçekten de suçlulara yardım ve yataklık yaparlar. Gördük, görüyoruz biz bunu. Siyerde görüyoruz, Siretü’l-Kur’an’da görüyoruz. Yahudiler ne zaman Allah Resûlü ile çatışmaya başladılar, o zaman Müşrikler onlara yardım ve yataklık yapmaya başladılar.

Bedeviler yalancı ve uydurmacıdırlar (Fetih 48:11, Hucurat 49:14, Yusuf 12:111). Yalancı ve uydurmacıdır çöl insanı, bedevi. Niye yalancıdır? Niye uydurmacıdır? Zira hakikatle sorunu vardır. Yani bütün bunların nedenine geleceğim. Bedevi küçük hesapçıdır, yağmacıdır diyor Fetih sûresinin 16. âyeti. Bedevi, çöl insanı, küçük hesapçıdır, yağmacıdır.

Şimdi bütün bunların arka planına bakacağız. Çölü öğrenmeden bunları öğrenemeyiz. Çölün tabiatını öğrenmeden bedevinin tabiatını çözemeyiz. Onun için coğrafya ile insan arasında sıkı bir ilişki vardır. Bu ilişkiye İbn-i Haldun Mukaddime’sinde çok ilginç sayfalar ayırmıştır. Ama İbn-i Haldun’dan yüzlerce, hatta belki 1000 yıl önce eski Yunan’da da bunu tespit edip söyleyen filozoflar olmuştur.

Bu bir hakikattir; insanı yoğuran şeylerden biri de çevredir; yedikleriniz, yaşadığınız coğrafya, iklim.

Bedevi insanının bu temel tanımlarında coğrafyanın rolü nedir?

Kur’an’ın bedeviyi tanımlarken kullandığı bu vasıflarda çölün rolü nedir?

Bu resimde Arabistan Çölü’nü görüyorsunuz. Bu çöl dünyanın büyük çöllerinden biri. En büyük çöl burada, Büyük Sahra. Ve hemen yanında Arabistan Çölü. Bu çölün ilginç özellikleri var. Çöl deyip geçmemek lazım. Çöl bir hayat tarzı sunuyor. Çölde belirsizlik vardır. Hiçbir şey belli değildir. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Her an bir tehlike çıkabilir kumun altından. Bir zehirli yılan veya bir zehirli kertenkele veya bir zehirli böcek… Onun için bir bedevi bir yere gittiğinde ilk yaptığı şey dört kazık çakıp üzerine bir bez bağlayıp bebeğini onun üzerine oturtmasıdır. İlk yaptığı şey budur. Çünkü başına ne geleceğini bilemez. Çöl belirsizdir. Çölde her şey uçta yaşanır. Gündüz çok sıcaktır, ölümüne sıcaktır. Gece de soğuktur. Gündüzle gece arasındaki farkı bilen bedevi bu farktan su bile imal edebilir. Dolayısıyla uçlarda yaşanır her şey.

Çöl

Çöl, aynı zamanda korkunç bir ölüm yatağıdır. Neden? Kur’an’ın kullandığı “hidâyet ve dalalet” kelimeleri var ya… Hidâyet; yolu bulmaktır, dalalet ise yolu kaybetmektir. Çölde, “hidâyet hayat”, “dalalet ölüm”dür. Niye? Çölde yolunuzu kaybettiniz mi öldünüz demektir. Yolunuzu buldunuz mu yaşadınız demektir. Kur’an çöl insanının dilindeki bu kelimeleri alır ve akideye taşır. İçine akide, iman yerleştirir. Ve bunları anlamlarını tazeleyerek yepyeni iki kelime olarak Mümin insanın önüne koyar.

Çöl, kendisinde yaşayan insanı yalanlara sürükler. Çöl, karadaki denizdir. Çölde her şey uçlarda yaşanır. Çöl ölüm, su yolu ve su hayattır. Çöl insanında, bedevide korku en baskın duygudur. Niye korku en baskın duygudur? Zira çöl korkulacak bir yerdir. Hiçbir şey yoktur. Çölde her şey yürür. Bugün burada gördüğünüz bir tepeyi yarın burada göremeyebilirsiniz. Ortalama bir rüzgârda 300 metrelik bir tepe bir günde 1 metre ilerler. Tepe yürür mü? Dağ yürür mü? Çölde yürür. Onun için çölde bir belge, bir iz bırakamazsınız. Bıraktığınız her şeyi yutar, yer. Onun için çöl insanı belge bilmez. “Âyet” belge demektir. Kur’an, çöl insanında, bedevide belge/delil zihniyetini yerleştirmek için çalışır.

En baskın duygu korkudur demiştim. Kur’an bunda bir devrim yaptı: ‘Korkulan Allah’ değil, ‘sevilen Allah’. Neden? Korktuğunuz Allah’a korktuğunuz için inanırsınız. O zaman korkmadığınızda inanmazsınız. Ama Kur’an ne yaptı? Tabiri caizse Rabbimizin kartvizitine iki ismini yazdı: Er- Rahman, er-Rahim: Sonsuz rahmet sahibi, sonsuz merhamet sahibi, özünde merhametli, işinde merhametli. İşte bu bir devrimdi. Çöl insanının zihnindeki ‘Tanrı’ kavramı korkuya dayalıydı. Ona emin olmak için yani korktuğu için tapıyordu. Zaten onun birine saygı duymasını ve saygı göstermesini sağlamak için onu korkutmak lazımdı. Onun için bedevinin zihninde korkutan güçlüdür, güçlü, korkutandır. Kim ne kadar korkutursa o kadar güçlü olur.

Maalesef bedevinin zihninde Kur’an’ın yaptığı bu devrime karşı, rivâyet edebiyatıyla ve diğerleriyle karşı devrim yapıldı. Kur’an ‘korkulan Allah’ın yerine “Vedûd” ismiyle ‘sevilen Allah’ inancını getirdi. Kur’an “hawf; basit korku” yerine “haşyet”i getirdi. Haşyet bildiğimiz anlamda bir korku değil,  ‘sevenin sevgisini kaybetme korkusu’ demektir. ‘Ya sevdiğim kırılırsa, ya sevdiğimin sevgisini yitirirsem’ korkusudur. Haşyet budur. Allah’ın sevgisini yitirme korkusudur. Yoksa yılandan korkmaya haşyet denmez. Haşyet, ‘ürperti’ olarak karşılanmalı Türkçede, korku olarak değil. Yani sevdiğiniz karşısında saygıya kapılmak, o kadar saygıya kapılmak ki “tadarru’an”, “alçala alçala” bir saygı duymak. Önce el pençe divan durmak. Yetmedi ya Rabbi deyip rükûa gitmek, bu da yetmedi ya Rabbi deyip secdeye gitmek… Yani “Ya Rabbi sana olan sevgimi, Senin karşında iddiasızlığımı göstererek, tevazua bürünerek gösteriyorum” demektir. Kur’an çöl insanının korkuya tapan tabiatına bir müdahalede bulundu ve ona dedi ki; “Allah sevilen bir Allah’tır”. Fakat Kur’an’ın yaptığı bu devrime bir karşı devrim yapıldı.

Yine çöl insanının en büyük özelliklerinden biri, güce çok takılmasıdır.

Çöl insanı güce tapardı.

Güçlü, kendine taptırırdı. Ya kula kul olurdu ya da kulu kendine kul ederdi! Ortası yok. Üçüncü şık yok. Ya kula kul olur ya da kulları kendine kul eder. Kur’an “merhametli ilah” inancıyla bir devrim yaptı. Çöl insanı, çöl kumu zihniyetiyle düşünürdü. Çöl kumu zihniyeti nasıldır? Rüzgâr eser kumu savurur. Kumun kumla ilişkisi nedir? Kumun kumla bağı olmaz. Kum kuma bağlanır mı? Hayır. Karbonun diğer elementlere bağlandığı gibi bağlanmaz. Onun için bağ oluşturmaz kum, serbesttir, bağımsızdır. Onun için de yasası yoktur. Çöl insanı da, bedevi de tıpkı kumlar gibi düşünür. Sebep sonuç ilişkisi yoktur çöl insanının kafasında. Bedevi sebep sonuç ilişkisi kurmaz. Onun için devenin hörgücünün içinde ne var ona bakmamıştır. Sebep sonuç ilişkisi kurmaz. Sebep sonuç ilişkisi kurmadığı içindir ki hidâyette değildir. Bunun için şirkin içinde yüzmektedir.

Kur’an devrim yaptı, rüzgârla bulut arasındaki ilişkiyi gösterdi. Bulutları rüzgârın sürüklediğini gösterdi. Yağmurun habercisi olan rüzgâra atıf yaptı, yağmurla bulut arasındaki ilişkiyi gösterdi. Yine toprakla taş arasındaki ilişkiyi gösterdi. Hatırlayın âyetleri; kuruduktan sonra yeryüzünü, toprağı yeniden canlandıran O’dur. Topraktaki yeniden yeşillenme ve canlılıkla yağmur arasında ilişkiyi gösterdi. Bu, Kur’an’ın sebep sonuç ilişkisinin meşhur bir örneğidir dostlar. Ve birçok olayda bunu gösterir Kur’an: “Şunu yaparsanız şöyle olur der. Mesela Lein şekertum leezîdennekum: “Eğer şükrederseniz size (nimetimi) artırırım.” (İbrahim 14:7). Yani şükür sebep, arttırma sonuç.

Kur’an, ‘sebeple sonuç arasında ilişki kurun’ diyor. Evet, daha ne diyor Ra’d sûresinin 11. âyeti? “İnnallâhe lâ yuğayyiru mâ biqawmin hattâ yuğayyirû mâ bienfusihim: Bir toplumun bireyleri kendilerini değiştirmedikçe Allah o toplumun bütünlüğünü değiştirmez.” (13:11). Sebep-sonuç. Sebep bireyin kendisini değiştirmesi, sonuç da Allah’ın o toplumu topyekûn değiştirmesi. Yani sen sebebin faili ol, sebebi yerine getir, Allah da sonucu yerine getirsin.

Bu anlamda Kur’an’da bir dolu örnek vardır. Onun için sebep sonuç ilişkisi kuramazdı çöl insanı. Bu yoktur zihninde. O nedenle uydurur, sürekli uydurur. Daima mucize uydurur çöl insanı. Ve uydurduğuna da inanmaya kalkar, uydurduğunun putunu yapar. Aslında putlarının bir kısmı hiç görmedikleri meleklerin putuydu. Melekleri gördüler de ondan mı yaptılar putlarını? Hayır, hiç görmediği cinlerin putuydu yaptıkları. Bedeviler bir olayı sebep sonuç ilişkisi içinde değerlendirmezlerdi. Kur’an bir devrim yaptı. Ne yaptı? Sebep sonuç ilişkisine dikkat çekti. Ve ‘belge getirin’ dedi. ‘Belgeli düşünün’ dedi:

“Qul hâtû burhânekum in kuntum sâdiqîn: Eğer doğru söylüyorsanız söylediğinizin belgesini getirin.” (Neml 27:64 vd.). Eğer belgesini getirmeye kalkarlarsa düşüneceklerdi: “Benim bu söylediğim şeyin belgesi nedir? Benim bu inandığım şeyin delili nedir? Bugün putlarda güç vehmediyorum. Peki, bunun belgesi ne, delili ne? Şirk koşuyorum, Allah’a ait birtakım nitelikleri Allah dışındaki varlıklara yakıştırıyorum, bunun belgesi nedir, delili nedir?”

İşte çöl insanının bu zaafına Kur’an neşter vurdu ve dedi ki; “Sebep sonuç ilişkisi Allah’ın yasasıdır, sünnetullahtır.” Soyutlama yok çöl insanında. Aslında şöyle geriden baktığınızda; ‘çöl insanını iyi soyutlar. Çünkü eşya yok, renklilik yok, tek düze bir hayat, şöyle yatınca da sonsuz yıldızlı bir otele dönüşüyor. Dolayısıyla çöl insanı iyi düşünür.’ diye düşünüyorsunuz. Hayır, değil. Put demek böyle bir şey zaten, soyutlama yok. Yani ille de putunu öpecek. Protezini öpecek. Olmaz öpmezse. Protez bulup öpecek, hırka bulup öpecek, saç kılı bulup öpecek, ille de öpecek bedevi. Öpmezse olmaz, tanrısını öpmezse olmaz. Öpmediği tanrıya inanmayan bir bedevi var. Onun için soyutlama yeteneğinde bir devrim yaptı Kur’an. Ne yaptı?

Kur’an ‘aşkın Allah’ inancını getirdi: “We lem yekun lehû kufuwen ehad: Ve hiçbir şey O’na asla denk ve benzer olmamıştır.” (İhlas 112/4). “Leyse kemislihî şey’un: Hiçbir şey O’na benzemez.” (Şûrâ 42:11). O, hiçbir şeye benzemez, hiçbir şey O’nun eşi, dengi, benzeri olamaz. Kur’an bunun üzerinde durdu. Soyutla, soyutlamayı öğren dedi. Yani illa inanman için tutman, koklaman, öpmen gerekmiyor. Zaten tuttuğun, kokladığın, öptüğün zaman, ona tapamaman lazım. Tanrı olamaz o!” dedi. Devrim yaptı ama Kur’an’ın devrimine biz ne yaptık? Bir karşı devrimle devirdik! Ve yine öptüğümüz tanrılar ve fetişler icat ettik, öptüğümüz kutsallar ilan ettik. Maalesef Kur’an’ın devrimini tersine çevirdik.

Yine bedevinin başka bir özelliği de neydi? Yamuk gerçeklik algısı. Çölü aklınızdan çıkarmayın. Çölde bedevi yürür, kervanla yürür. Yürürken susar çünkü çölde su yok. En değerli şey su. Suyun damlası değerli. Ve susayınca serap görür. Nedir serap? Aslında serap çöldeki hava akımının insan beyninde suya benzeyen o şeklini ‘su gördüm’ zannetmesi… Dolayısıyla su gördüm zannederek atlar ona ama elini uzattığında -âyette söylendiği gibi- eline seraptan başka bir şey gelmez (Nur 24:39). Nedir bu? Gerçeklik algısını yitirmiştir.

Bazen de ne olurmuş biliyor musunuz? Gerçek su görürmüş, onu serap zannedermiş. Yalancı çoban hikâyesini biliyorsunuz. O kadar çok aldanıyor ki, o kadar çok serabı su zannediyor ki gerçek suyu gördüğünde de serap zannediyor. Artık inanmamaya başlıyor. Aklınıza birileri geliyor değil mi? Örneği bugüne taşıyorsunuz değil mi?

Onun için bedevinin gerçeklik algısı yamuluyor. Yamulunca ne oluyor? İşte orada devrim yapıyor Kur’an. Kur’an diyor ki; “hakikat diye bir şey var”, “hakka tap”. Biz Allah’a “Cenâb-ı Hak” diyoruz değil mi? O “cenâb” lafını atın. Bu bidat lafı atın artık. Allah’ın adı olarak “Hak” diyoruz. “Gerçek” demek. Evet, gerçek. Gerçeği aramayı biz vahiyden öğrendik. Vahiy baştan sona bize gerçeği aramanın yollarını öğretir. Onun için işte bu devrimi yaptı. Peki daha sonra biz ne yaptık? Karşı devrimi yaptık. Gerçeğin üstünü kapattık. Maalesef gerçeği başka sahte yalanlarla çarpıttık!

Yine bedevinin başka bir özelliği var. ‘Hayat uçlarda yaşanır’ demiştim değil mi? Cahiliye Arap şiirinin iki özelliği nedir? Hiciv ve medih. Yergi ve övgü. Hicviye ve methiye. Çok ilginç. Onun için krallar şair kiralarlarmış. Hani avukat tutma gibi bir şey bu. Şair kiralamak. Niye? Methiye. Çünkü; “Bir şair bir kral hakkında hiciv yazacağına o kral yeryüzünün en ağır ordusuyla savaşmayı tercih eder.” diyen Arap kralları var. Yani “falanca şairin benim hakkımda hiciv yazmasındansa ben falanca pehlivanla, katille güreşmeyi, düello yapmayı tercih ederim” diyen krallar var. Dolayısıyla uçlarda yaşanıyor. Günümüzde de öyle değil mi? Yani yaşadığımız coğrafyada duygularımız hep uçlarda değil mi? Sevdik mi ölümüne seviyoruz, sevmedik mi de öldüresiye nefret ediyoruz. Bu değil midir uçlarda olmak?

Kur’an bu coğrafyayı hâlâ adam edememiş, dengeye getirememiş. Halen bedevi zihniyetiyle düşünüyoruz. Onun için bu coğrafyada duygularımız hep uçlardadır. Sevdik mi hatasını görmeyiz, yerdik mi de savâbını görmeyiz. Niye böyle? Bedevi zihniyeti de ondan. Kur’an devrim yaptı, dengeye çağırdı, dengeli bir ümmet olmamızı istedi (Bakara 2:143). Bunu istedi bizden, ama olmadı. Evet, çölle çöl insanı arasındaki ilişkileri kısaca izah etmeye çalıştım.

Burada resimde gördüğünüz gibi deve kervanı çok ilginçtir. Bakınız, birerli kol sistemi. Askerlik yapanlar bilirler. Ama bu 7 milyon yıllık bir sistem. Primatlardan itibaren gelir bu sistem. En önde alfa erkek vardır. Onun gittiği yerden gidilir, onun bastığı yere basılır, hiç kimse o izden sapmaz. Peki ya o ölüme gidiyorsa? Arkadakiler de ölüme giderler. Van’da yaşanan koyun felaketini hatırlıyorsunuz değil mi? En öndeki koyun uçurumdan atlayınca arkadakiler de atlamış. Alfa koyunu, yani koyunların şeyhi atlayınca arkadakiler de hep beraber atlamışlar gördüğünüz gibi.

Efelâ yenzurûne ile’l-ibili keyfe hulikat? Bakmazlar mı deveye, nasıl yaratılmış?” (Ğâşiye 88:17). Aslında devenin yaratılışına bakmamızı isteyen Kur’an, bize yaratılışa bakmamızı söylüyor demektir. Yaratılış Ankebut sûresinin 20. âyetinde öyle söylüyordu; “Her şeyin yaratılışına”… Neden? Çünkü yaratılış sebeptir. O yaratılışı bir sebep olarak görüp doğru okursanız, “Bu davranış o yaratılışın neresinde? Bu davranış ile yaratılış arasındaki sebep-sonuç ilişkisi nedir?” diye sorarsanız. O zaman fıtratı merak edersiniz. Devenin bir fıtratı var, insanın bir fıtratı var, toprağın bir fıtratı var, yerin-göğün bir fıtratı var, suyun bir fıtratı var. Fıtratını çözerseniz onu doğru yerde kullanırsınız. Demirin fıtratını öğrenen; demirin kaç derecede eriyeceğini, nasıl çelik olacağını, içine neyi, hangi alaşımı katarsak neye dönüşeceğini daha iyi bilir, değil mi?

Metalurji aslında bunun ilmi değil midir? Bir şeyin fıtratını bildiğinizde o şeyi tam kapasite kullanabilirsiniz. Mesela deve ve hurma. Yukarıda demiştim ki, aslında deve bedevinin bir parçası değil bedevi devenin bir parçası. Aralarında simyatik bir ilişki var. Nedir simyatik ilişki? İkisinin de karşılıklı birbirine bağımlı olduğu ilişki… Bedevi devesiz yapamaz, deve de bedevisiz yapamaz. Devenin bölgeye 5000 yıl önce Afrika’dan geldiği düşünülüyor. Ama ilginç bir hayvan. Ayakları kuma batmayacak şekilde gelişmiş. Dudakları dikenli bitkilerden akasyagillerden zarar görmez. Selem ağacı vardır çölde… Mekke-Medine arasında eğer kara yolunda gitmişseniz şöyle başınızı döndürdüğünüzde gördüğünüz dikenli, üst kısmı yapraklı -çünkü alttakileri keçiler ve develer yemiştir- bitkilerdir selem ağacı. O ağacın dikenleri 8-10 santim uzunluğundadır. Bedevi öteden beri o dikenleri kürdan olarak kullanır. Ama o dikeni açtığında altından kırmızımsı bir sıvı akar. O sıvı Arap Yarımadası’nda müthiş bir ticari meta idi. Birçok özelliği var o sıvının. Boyama özelliğinden, şifa özelliğine varana kadar. İşte onun yapraklarını yemek için dudakları en uygun hayvandır deve. Kirpiklerini gördünüz mü devenin? Çölde fırtına estiğinde, çöl kumuna hiçbir şey dayanamaz. Hiçbir şey. Biliyorsunuz Âd kavminin helaki çöldeki bir fırtına, bir çöl fırtınası ile olmuştu. Âd kavmi Hadramevt bölgesinde yaşıyordu. Yeryüzünün en ünlü bağları, İrem bağları buradaydı. Cennet gibi bir arazi… Fakat Rubülhali Çölü’nden gelen kumlar burayı cehenneme çevirdi ve burada helak oldular.

Burası Yemen, Sebe Melikesi’nin ülkesi… Kur’an’da Sebe sûresinin atıf yaptığı bölge… Burası Necran. Ashâb-ı Uhdûd’un ateş hendeklerinde yakıldığı yer. Bu coğrafyayı iyi bilmek lazım. Zira Kur’an coğrafyası büyük oranda buradan oluşuyor. Burası Filistin. Burası Sina Yarımadası, Hz. Musa’nın vahiy aldığı yer. Burası Hz. İsa’nın vahiy aldığı yer. Allah Resûlü buraya kadar geldi. Mute buradaydı, Ürdün’ün sınırına çok yakın bir bölgede. Dolayısıyla bu bölgeyi bilmeden siyeri bilemezsiniz. İrem bağları bir çöl rüzgârı ile gitmişti. Çöl her zaman çöl müydü? Değildi. Çöl her zaman çöl değildi. Bazen yemyeşil oldu. Büyük Sahra’da yapılan çalışmalar, buranın 5500 yıl önce çölleştiğini göstermiştir. 5500 yıl öncesine kadar Büyük Sahra ormanlarla dolu bir arazi imiş. Dünyanın en büyük çölünün bu gördüğünüz fotoğrafı şahsi koleksiyonumdan. Sadık Bey dostumla beraber gittiğimizde Fas’taki Fas Dağları’nın zirvesine kadar çıkmıştım. Afrika Kıtası’nın iki zirvesi vardır. Biri Klimanjaro, biri de Atlas Dağları. 100 milyon ilâ 600 milyon yıl önceki canlı deniz fosilleri bu Büyük Sahra Çölü’nden çıkmıştır. Bunların hepsi çölde bulunmuştur. Bu o çölde bulunan mineraller. Ki zemzemin içinde en çok bulunan minerallerden burada olanlar var. Çok ilginçtir, bölgede Flo, Florit, Florin minerali elde edilir. Bunların hepsi de çölde çıkmıştır ve birkaçı hariç hepsi de köpekbalığı dişleridir. Peki köpek balığı çölde ne gezer? Arabistan Yarımadası Afrika’dan 20 milyon yıl evvel kırılmıştı. 20 milyon yıl evvel kırıldığında hâlâ bir tarafı denizdi. Çölde 20 bin yıllık bir döngü olduğunu saptamış bilim adamları. Yani muson rüzgârları 20 bin yılda bir kuzeye doğru geliyor, çöllere de geliyor… Muson yağmurları çölleri cennete çeviriyor. Buralar, 15 bin yıl sonra Arabistan çölü de dâhil yemyeşil bir cennete dönüşecek demektir.

Hurma

Çölün Efendisi. Hurma olmasa Arap çölde yaşayamazdı. Hurma öyle bir ilginç ağaç ki başını kesince ölür. Hurma beyni yiyen var mı aranızda? Hurmanın beyni de mi varmış? Evet var, ben Bağdat’ta yedim. Hurma çok ilginçtir, yanlarından yavru çıkarır. Erkekli dişilidir. Bir hurma o bölgede insan ne zaman akıl baliğ oluyorsa o zaman, oyaşta ürün vermeye başlar. Hurmanın çıkardığı yavruyu, çıkaran hurmanın göreceği yere dikerler. Göreceği yere dikmeden tam verim alamıyorlar. Hurmanın tohum vermesi için erkeğinin kılıf içinde tozlarını getirip içine koyuyorlar böyle. Hurmanın gerçekten bedevi için değerini ancak bir bedevi tarif edebilir. Bu anlamda deve ve hurma olmadan bir bedeviyi düşünemezsiniz. Onun için Siretü’l-Kur’an’da, devenin ve hurmanın her zaman görünmesi doğaldır, normaldir.

Arapların tarih içerisindeki tasnifi ile dersimizi yavaş yavaş kapatalım inşâAllah.

Araplar ikiye ayrılır

Bâide Arapları, Bâkiye Arapları… Bâide Arapları üçe ayrılır; Âd, Semûd, Medyen. Tarihte helake uğradığı için artık nesli kalmamış kavimler. Medyen hariç tabii. Medyen muhtemelen diğer kavimlere karıştı ama Âd ve Semûd helake uğradı.

Bâkiye Arapları ise kendi içinde ikiye ayrılır: Arabu’l-Musta’ribe. Peygamberimiz bu Araplardandır. Adnaniler yani Kuzey Arapları. Arabu’l-‘Âribe, Kahtaniler. Bu da Güney Arapları, Yemen Arapları. Bir mantığı tanıyın diye size ekrandan bir şey izletmek istiyorum…

“Devletimiz bir fikirden doğdu. Fikirler asla unutulmaz.” diyen İbn Rüşd’ü süren adam bu. “İbn Rüşd’ün tüm kitaplarını yaktıracağım. Endülüs benim. İbn Rüşd’ü gönderin, Şeyh Riyad’ı buyur edin.” diyor. İbn Rüşd’ü sürgüne gönderen adamdır bu. Bu adamın kim olduğunu hiç duydunuz mu? Ben duymadım. İbn Rüşd’ün hayatını ezbere anlatırım size. Ama bu adamı duymadım. Bu adam İbn Rüşd’ün kitaplarını yaktıran, onu sürgüne gönderen, onun adını yok edeceğim, sileceğim diyen adam. İbn Rüşd’ü öldürmek isteyen, sonunda yalvar yakar sürgüne razı edilen, “İbn Rüşd’ün kitaplarını yakacağım” diye bangır bangır bağıran adam. Hatta, “onun kitaplarını kâfirler okuyor” diyor. Bu iftihar etmemiz gereken bir şey değil mi? Bir mümin bir Müslüman düşünür, bir Müslüman bilim adamı var, kitaplarını gayrimüslimler okuyor. Bu iftihar edilecek bir şey değil mi? İbn Rüşd’ün suçlarından biri buymuş, kitaplarını gayrimüslimlerin okumasıymış. Bu bir filmdir aslında, izlemenizi öneririm.

Eserlerim, makalelerim, derslerim, tefsir derslerim, Esmau’l-Husna derslerim ve tüm kitaplarım yağmalanıyor. Makaleler gördüm, makalelerimden aşırılmış… Doktora tezleri gördüm, kitaplarımdan aşırılmış. Hatta makalemi çalmışlar altına Halil Cibran yazmışlar. Makalemi çalmışlar altına Ali Şeriati yazmışlar. Sözlerimi çalmışlar altına Mevlana yazmışlar. Çalmayın alın, ama helal ederek, alın adımı verin. Bugün bana karşı bir propaganda yürütülüyor. Bir diri diri gömme projesi yürütülüyor. Bu projenin parçası olmayın. Adımı vermeden çalarsanız eğer hem bir hakka giriyorsunuz, hem bu projeye bilmeden ortak oluyorsunuz. Bugünkü duyurum bu…

Qul sîrû fi’l-ardi fenzurû keyfe bede’e’l-halqa bu dersin berceste âyeti. Ankebut sûresinin bu 20. âyetini sizlere emanet ediyorum. Önümüzdeki derse kadar bu âyetin hafızalarınızda ve gönlünüzde kazanmasını tavsiye ediyorum. “Gezin dolaşın yeryüzünü, yaratılışı nasıl başlamış görün.”

Müjdeli duyurumuz var: Siretü’l-Kur’an İngilizce ve Arapça alt yazılı versiyonuyla geliyor.

Teşekkürüm var. Bu organizasyonda gönüllü olarak yer alan herkese, tüm kadroya teşekkür ediyorum. Gerçekten koskoca bir ekip hizmet veriyor. Gönüllüler var bu hizmet veren arkadaşların içinde… Onlara huzurunuzda teşekkür ediyorum.

Bir de duyuru yapmak istiyorum. Bu derslerin diğer dillere de çevrilmesini isteyen dostlar varsa, “benim imkânım var, ben bu derslerin Fransızcaya, Almancaya, Çinceye, Japoncaya, Boşnakçaya, Kürtçeye ve diğer dillere çevrilmesini de istiyorum ve bunu da ben üstleniyorum veya biz üstleniyoruz” diyen dostlar varsa buyursunlar. Ekiple ilişki kursunlar ve inşâAllah onlarda bu derslerin bir fazla insana ulaşması için vesile olsunlar.

Ekranda gördüğünüz nedir dostlar? – Âyettir. Evet, artık öğrendiniz. Bu bir âyet. Bu âyetin ismi Yalı Çapkını. Biliyorsunuz İstanbul’da bol olan kuşlardan biri. Bu bir Yalı Çapkını fotoğrafı. Emek nedir onu söyleyeceğim ben. Bu fotoğrafı elde etmek için fotoğrafçı (Alan McFadyen) 6 yıl, 4200 saat, 720 bin kare fotoğraf çekmiş. Bu kadar netlikte, bu kalitede fotoğrafı elde etmek için bu kadar emek vermiş. Sizi emeğe saygıya davet ediyorum. Allah deyince aklıma emek geliyor. Lütfen emeği yüceltin. Emeğin yücelmediği yerde torpille baş edemezsiniz, faizle baş edemezsiniz, rantçılıkla baş edemezsiniz, beleşçilikle baş edemezsiniz… Avantacılar ortalığı kaplar, emektarlar ve emekçiler ise ortalıktan çekilir.

O zaman ne olur biliyor musunuz? Avantacılar sadece dünyada emeğinizi çalmaya kalkmaz, onunla yetinmez, cennetinizi bile çalmaya kalkarlar. Onu da avantaya getirmeyi kalkarlar. Onun için emeği yüceltin ki Allah da sizi yüceltsin.

Ders takipçilerinin dikkatine!

Hepinize beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum. Gönlünüze, akleden kalbinize afiyet olsun. Siretü’l-Kur’an aklınızda ve hayatınızda makes bulsun. Sağlıcakla kalın…

Yorum Yaz